Cumhuriyet ve Kürt Sorunu -III-

Cumhuriyetin ilanından sonra işleyen inkar, imha ve asimilasyon politikasıyla birlikte büyük oranda Kürt milli duygularının 1960’lara kadar bastırıldığını söyleyebiliriz.

Her ne kadar 1946’da çok partili sisteme geçilmesi biraz daha nefes aldırsa da Kürtlere, devlet nezdinde inkar ve asimilasyon devam etmekteydi. 1960’lara gelindiğinde daha özgür bir ortamın oluşması, sosyo-ekonomik gelişmeler, Kürtlerin biraz daha rahatlamasını sağlar. Özellikle okuma olanağı bulan Kürt gençlerinin politize olmaya başlaması sonucunda Kürtlerin daha aktif hale gelmeye başladığını görmekteyiz. Her ne kadar bu dönemde yine inkar ve imha politikası yürürlükte olsa da Kürtlerce kültür, dil alanında da kıpırdama olmuştur.

Bu anlamda çıkarılan Deng, Roja Newe gibi dergiler önemlidir; fakat bu dergiler de kapatılmıştır. Bunun yanında bu dönemde kurulan Türkiye İşçi Partisi (TİP), Kürtlerin kendilerine yer edindikleri bir parti olması itibariyle önemlidir. Ki TİP’e Musa Anter, Yaşar Kaya, Methi Zena gibi Kürt aydınları üyeydi. TİP vasıtasıyla Kürt sorunu dolaylı olarak gündemleştirilmekteydi; fakat bu, daha çok sosyalist bir çizgide ilerlerken bu genel olarak “Doğu meselesi” olarak adlandırılmaktaydı. TİP’in bunu tüzüğüne de koyması ve mitinglerde bunu savunması onun da sonunu getirir. 1971 askeri darbesinden sonra TİP de kapatılır. Bundan sonra süreçte 1973’te demokrasiye geçildiğinde CHP’nin başına geçen Bülent Ecevit, doğu meselesini çözeceğini söylerse de bunu unutur. Böylece Kürtler büyük oranda Türk siyasal sürecinden soyutlanır.

1980’lere kadar kendini sol kesim içinde ifade etmeye çalışan Kürt hareketinde kırılma noktası 12 Eylül 1980 askeri darbesidir. Bütün demokratik istemlerin şiddetle karşılık bulduğu, aydın kesimin hapishanelere aylarca tıkıldığı, insanların idam edildiği bu dönemde en büyük baskıyı da yine Kürtler görmüşlerdir. Adeta bütün gücünü Kürtleri ezmek, sindirmek üzerine kullanan cunta, aynı zamanda Kürt bilincini de bilemiştir. Bu paragrafı geçmeden önce Diyarbakır Cezaevi’nde yaşananları da düşünmeliyiz. Burada binlerce Kürt, hiçbir insan vicdanın kabul edemeyeceği işkencelere maruz kalmıştır.

İşkence ve baskının yanında 1980’li yıllarda Kürtlerin Türklüğünü kanıtlamaya yönelik propaganda kitaplarının artması da dikkat çekicidir. Hiçbir bilimsel ilkenin ölçüt alınmadığı bu çalışmalarda temel amaç Kürtleri, Türk olduklarına inandırmaktı. Bu kitaplardan birkaçını incelediğimde anladığım şey, alakalı-alakasız kelime benzerliklerinde her şeyin Türk-Türkçe olarak kabul edilmesi. Dilbilim ilkeleriyle uyuşmayan bu yaklaşımlarda, dillerin kelime alışverişi adeta reddedilmekte. Belki diğer yazılarda bu kitapları da ayrı bir başlık altında ele alabiliriz. Ama yazı dizisinin ilk yazısında belirttiğim gibi amacımız olay ve olguları detaylandırmak değil. Amacımız sadece genel bir çerçeve çizmek.

Bu dönemde ABD tarafından Türkiye üst düzeyde desteklenmiştir. Türkiye’nin Kürtlere karşı kullandığı silahların menşei de ABD’dir. Bunu Noam Chomsky Amerikan Müdahaleciliği adlı kitabında şöyle dile getirir: “…Türkiye üzerinde biraz duralım. Önde gelen bir ABD karakolu olarak, soğuk savaşın başlangıcından bu yana önemli düzeyde askeri yardım aldı. Ancak silah teslimatları soğuk savaşla bir bağlantısı olmaksızın, 1984’te hızla artmaya başladı. Aslında bu yıl, Türkiye’nin büyük ölçüde Kürtlerin yaşadığı Güneydoğu’da büyük ölçekli karşı ayaklanma başlattığı yıldı. Silah teslimatları bütün 1950-1983 (mali yıllar) döneminin toplamını aştı ve ağır silahlar(savaş uçakları, tanklar vs . ) dahil, Türkiye’nin askeri donanımının yaklaşık %80’inine ulaşarak 1997’de doruğa çıktı (sayfa 92).”

90’lı yıllara gelindiğinde artık bölge, ateşten bir gömlek olmuştu. Olağanüstü Hal Bölgesi ilan edilen illerde baskının çetrefilleştiğini hâlâ tanıklarından dinleyebiliyoruz. OHAL uygulaması, özellikle devlet eliyle valilere geniş yetkiler tanıyordu. Bu yüzden olsa gerek ki trafik ışıklarının renkleri ile PKK örgütünün renkleri aynı diye trafik ışıklarının kaldırılmasını isteyen valiler bile çıkmıştı. Kürtlerin çocuklarına Kürtçe isim vermeleri yasaktı. Ki bu yasak, günümüzde bile hala kısmen var.

90’lı yıllar, Kürt köylerinin boşaltıldığı ve Kürtlerin batıya tehcire zorlandığı yıllar olarak değerlendirebilir. Noam Chomsky bu yılları  “Türkiye’nin Kürtleri şiddetle bastırması yıllardır büyük bir skandaldı. Bu skandal 1990’larda zirveye ulaştı. Göstergelerden birisi, Türk ordusu kırsal bölgeleri yakıp yıktıkça, 1990-1994 arasında bir milyondan fazla Kürdün buralardan gayrı resmi başkenti Diyarbakır’a kaçışıdır. Türkiye’nin insan haklarından sorumlu devlet bakanına göre iki milyon kişi evsiz bırakıldı ve Bakan bunun kısmen  “devlet terörünün” sonucu olduğunu kabul etti. İşkence, binlerce köyün yıkılması, napalmlarla bombalamalar ve genellikle on binlerce olduğu tahmin edilen ,sayısı bilinmeyen savaş kayıplarının (hiç kimse ölenleri saymıyordu)yanı sıra,yalnızca Kürtlerin öldürüldüğü “esrarengiz cinayetler”(özel timlerin neden olduğu sanılmaktadır.) 1993 ve 1994’te  3.200’e ulaşmıştı (Amerikan Müdahaleciliği, sayfa 57)” sözleriyle ifade eder. Devamında ise Noam Chomsky yakılan 3.500 köyün yakılması ve milyonlarca Kürdün göçertilmesinden dolayı bunu bir “etnik temizlik” olarak değerlendirir.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
4 Yorum