Çevreye duyarsız Kürt siyaseti

Yaşam standardının kalitesini salt siyaset kültürünü geliştirerek ve siyaset yaparak gerçekleştiremeyiz.

 

Siyaset eğer, farklı zihinsel yapı ya da kitleleri, yapıcı ve yaratıcı yöntemlerle bir araya getirme, uzlaştırma ve daha katılımcı bir güçle sinerji yaratma sanatı ise; bunu yaşamın her alanına hakim kılmak zorunluluk arz eder.

 

Özgürlük ve demokrasi mücadelesinde çevresel değerlerin göz ardı edildiği bir süreçten geçtiğimizi, Nisan ayının ilk haftasında Kürt coğrafyasının  şeytan üçgeni denen bölgesine yaptığım gezi sırasında gördüm.

 

Van havaalanına indiğimde beni almaya gelen çok değerli bir dostumla şehir merkezine oradan da Gever"e  (Yüksekova) doğru yola koyulduk. 

 

Erek Dağının doruklarından yamaçlara doğru uzanan belekeviler içimi ürpertmişti... Eski kışları ve bu coğrafyada baharın anlamını hatırlatmıştı bana.

 

Gever'in –30'larda seyreden uzun kış mevsiminde ısınabilmek için sobanın yanından ayrılamazdık. Sıcak giysiler ve yanan sobalar tek koruyucumuzdu. Ancak baharın doyumsuz güzelliği hayallerimizi süslediği için, kışın acımasız soğuğuyla gündüzleri oyun oynardık.

 

Sabahtan akşama kadar kızak kayar akşam ıslanan ve soğuktan donup sertleşen paçalarımızı sobanın kıyısında ısınarak kuruturduk. Ertesi günler okuldan geri kalan zamanlarımız hep böyle geçerdi.

 

Buz patenini kara lastik ayakkabılarımızla donan dereler üzerinde öğrendik. Tepe takla düştüğümüz zaman, buza çarpmanın şiddetiyle yıldızlar belirirdi gözlerimizin önünde.

 

"Şeqe topanê,  pişkokanê ve gav gozel pindiranê" oynardık damlarda. Geceleri ise, ninelerimizin anlattığı masallar meşgul ederdi zihnimizi ve masal kahramanları olurduk uzun kış gecelerinin kuşattığı soğuklarda.

 

Rus gezgin Halfin derki; “Dünyada en çok masalları olan halk, Kürtlerdir.”  

 

Batı sinemasının yaptığı önemli filmlerin masallarımızdan esinlediği ve kaynağının Kürt kültürü olduğunu düşünüyorum. Filmlerin çoğunda ninemin masallarını dinler gibiyim. Biliyorum, şimdiki nineler masal anlatmıyor, sabahtan gece yarılarına kadar o kanal senin, bu kanal benim diyerek, beyinlerindeki saklı kültürleri ölüme terk ediyorlar. Büyüsüne kapıldıkları sihirli kutunun sistemin, asimilasyoncu ve inkarcı anlayışla hazırlattığı dizileri takip edip kendi kültürlerine yabancılaşıyorlar. Torunlarına verecek bir şeyleri olsa bile, çocuklar da çizgi film ve sistemin kitle iletişim politikalarından nasiplenip bir önceki kültüre yabancılaşmaktadırlar.

 

Yol aldıkça heyecanım artıyordu ve Gever Baharını tekrar yaşarım diye seviniyordum. Kafkaslar, Toroslar ve Zagrosların kafa kafaya verdiği, bu büyük buluşma sonucu oluşan Deşta Geverê... Her bahar çevre dağların berrak sularıyla hayat bulduğu memleketim, “Seni ne çok özlemişim.”

 

Kışın yağdığı için şikayet ettiğimiz karların eriyerek hayat verdiği bu yer, hala doğal yaşamı içinde barındırıyor muydu acaba? Biliyorum, her şey doğaldı bir zamanlar.

 

İlk dileğim, bir belekevinin yanında durmak, eriyen karların sularıyla ellerimi yıkamak ve yeşeren toparağa dokunmaktı. Topraktan fışkıran çimenlerin filizleriyle koklamaktı baharın kendine has kokusunu ve güneyden gelen kanatlı misafirlerinin şakıyan seslerini duymaktı.

 

Meğer hepsi hayal olmuş!

 

Ne Gever eski Gever"di, ne de dokunmak istediğim karlar eskisi kadar beyazdı. Çevre felaketi mi desem, yoksa daha yumuşak bir ifadeyle, görüntü kirliliği mi?

 

Yollar delik deşik, yol boyu dökülen kül torbalarının çirkin görüntüsü ve araçların tekerleklerinden yükselen toz bulutu, yüzeyde akan atık sular ve mantar gibi yerden biten biçimsiz binaların sıvasız ve boyasız görüntüleri...

 

Bütün bunları bir fotoğraf karesi içinde düşünün!

 

Van, Elbak, Hekkari, Gever ve Şemzinan sanki aynı tornadan çıkmış gibiydiler. Urmiye de farksız değildi buralardan. Gri rengin kasveti kaplamıştı bu kentleri. Bu renkler insanların üstüne bile sinmişti. Dirilen Dehaq"ın zulmü ve korkusuydu bu rengi hakim kılan. Ve sanki bu renkle, bu halk teslim alınmış ve yaşama küstürülmüştü. 

 

Sanki bu kentler bize emaneten verilmiş de bu yüzden ilgisiz kalmışız!

 

Hak ve adalet isterken çevresel değerlerimizi unutmuşuz meğerse. Özgürlük ve demokrasi mücadelesi çevresel değerlerin korunmasını unutturmuş bize, ya da arka plana atmışız bu hengamede.

 

Yaşam kalitesinin standardını salt özgürlük ve demokrasi mücadelesi yürüterek sağlayamayacağımızı öğreneceğiz ama, öğreninceye kadar da çok şey kaybettiğimizi fark edeceğiz.

 

Çevre ve turizm kültürü günümüzün yükselen değerleri arasında yer almış ve ülkelerin sosyo ekonomik yaşamlarına katkı sunarken, biz, sistemin dezenformasyonuyla hayatın diğer alanlarından uzaklaşıp sadece özgürlük ve demokrasi mücadelesini yürütmeye çalışmaktayız. Elbette, özgürlük ve demokrasi talebi vazgeçilmezimizdir ancak, bu gidişle özgürlük ve demokrasi hedefine vardığımızda da çevresel değerlerimizi kaybetmenin acısını yaşayacağız.

 

Çevre ve turizm kavramları bize lüks gelse bile, geç kalmadan bu değerlerin toplum hayatımızdaki yerlerini alması için, birşeyler yapmamız gerektiğini anlamalıyız.

 

Ne ilginçtir ki, bu felaketi gözlemlediğim süreçte Gever"in çarşısında çevresel değerlerin korunmasıyla ilgili bir bez döviz gözüme ilişmişti. Kaç kişi kafasını kaldırıp okudu veya dikkatte aldı, bilmiyorum ama, birileri dikkat çekmek istiyor gibiydi.

 

Kürt halkının özgürlük ve demokrasi hareketini her türlü baskıyla bastırmaya çalışan sistemin ilgili kurumu rutin işleyişi içinde yine Kürt halkına “çevreni koru” mesajını veriyordu. Ya da formalitesini yerine getiriyordu. Çünkü tüm dünya çevresel değerlerin tahrip edilmemesi için yoğun bir uğraş içinde, biz ise Sımb"ın ya da Cilo"nun karlı doruklarına aldanıp dünyanın hala eski dünya olduğunu düşünmeye devam etmekteyiz. Gözlemlerimi ve endişelerimi iletişim kurduğum çevremle ve ziyaret ettiğim kurumlarla paylaşmaya çalıştım.

 

Belediye Başkan Vekiliyle görüşürken; kendilerinin de yoğun bir temizlik çalışması başlattıklarını ancak kışın dar alana hapis olan halkın katı atıklarını zorunlu olarak ulaşabildikleri yol kenarlarına bırakmak zorunda kaldıklarını, karların erimesiyle de birden bire böyle bir sorunla yüzleştiklerini, kısıtlı imkanlarla sorunu çözmeye çaba sarf ettiklerini ancak, esas sorunun altyapı sorunu olduğunu, bunun da Zeydan döneminden beri süregeldiğini öğrenmiş oldum.

 

Geçmiş yerel yönetimlerin gelecek nesillere kötü bir miras bırakması sonucu Gever büyük bir mezbaha görünümünde çöplük olmaya devam etmektedir.

 

Belediye kurumunu rant ve egemenlik aracı gördüğümüz sürece, Gever çöplük olmaya devam edecektir.

 

Bu kısır döngüden geriye dönülmelidir. Bunun için sivil toplum kuruluşları ve imamların (!) çevresel değerlerin korunması ve geliştirilmesiyle ilgili acil eylem planları geliştirmeleri zorunluluk arz ediyor. 

 

Konuyla ilgili beyin fırtınası içindeyken, camiden yükselen ses dikkatimi çekmişti! Cuma günüydü. Eski yüzleri ve baba dostlarını görmek ve biraz da nostalji yapmak için eski camiye gittim.Caminin eskiyle alakası kalmamış ve değiştirilmişti. Özellikle kubbenin kirli yeşil boyalı görüntüsü huzur vereceğine kasvet ve huzursuzluk veriyordu.

 

Ne kadar da zevksiz bir seçim yapılmış, diye düşündüm. Cami görüntüsüyle cezbedici olmalı ve psikoterapik etki yapmalıydı. Görünen o ki, çevremizden eksik ettiğimiz özeni camimizden de eksiltmişiz meğer. Vaaz veren hocayı dinlerken şaşırmıştım.  Çünkü; Hoca da çevresel değerlerin korunması ile ilgili hutbeyi sunuyordu! Sanki birileri içimdeki haykırışı duymuş gibiydi. Saymadım ama, beş yüz, ya da altı yüz kişi vardı, herhalde. Hocayı kaç kişi dinliyor diye etrafa bakındım ama, çoğunluğu mistik duygulara kapılmış Allah"tan af mağfiret ve zenginlik diliyor gibiydiler. Konuya duyarsızlığı sezmiş ve biraz da üzülmüştüm. Bu ses tonu ve eylemsizlikle ne kadar ikna edici olunur ki?

 

İnsanlar korku, çıkar ve bilgi faktörüyle sevk ve idare edilir.  Geri kalmış toplumlarda ise bilgi faktörü, korku ve çıkar faktörü kullanılarak kişilere empoze edilir. Camide bilgi ve tanrı korkusu vardı ama, göğe açılan avuçlar boştu. Bu duyarsızlığın temel nedeni fakirlik miydi acaba?

 

O anda aklıma bir fıkra geldi:

 

Adamın biri Cuma namazına hazırlanmak için son parasıyla hamama girmiş ve göbek taşına uzanmış. Sıcaktan vücudu gevşerken midesi de açlıktan guruldamaya başlamıştı. Açlık hissi karşısında başını kaldırıp Allah"a yalvarmış: “Allah"ım, açlıktan takatim kesildi, bana birkaç kuruş ver de karnımı doyurayım, sonra da  hamam üstüme yıkılsın bu rahatlık içinde öleyim.”

 

Lafı bitirmemişti ki, bir gürültü ve sarsıntı başladı. Deprem olduğunu anlamış ve peştemalli haliyle dışarıya zor atmıştı kendisini.

 

Deprem sonrası camiye gitmiş ve kamete durup ellerini havaya kaldırmıştı ki yerde oturan kişinin: “Allahım bana bir teneke altın nasip et.” Duasıyla irkildi ve kametini bozarak adamın ensesine bir sille attı.

 

Adam şaşırarak: “ne yapıyorsun be adam?”dedi.

 

O da:  “Zavallı, birkaç kuruş istedim diye, hamamı üstüme yıktı, sen ise bir teneke altın istiyorsun...”

 

Muhtemelen ellerini göğe açıp dua edenlerin dilekleri de altın tenekeleriyle ilgiliydi! Öyle ya,  dünya fakirleşiyor ve gelecek endişesi sağ duyuyu alıp götürüyor. Zenginleşme isteğimiz çevre felaketleriyle ve son günlerde dünya gündemine yerleşen “gıda kriziyle” cevabını bulmuş ve dikkatimizi çekmiştir. Yakın gelecekte özgürlük hareketlerinin yerini de açlık savaşları alırsa şaşmamalıyız.

 

Binmişiz bir alamete, gidiyoruz kıyamete !

 

Fikret YAŞAR

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
36 Yorum