Arama noktalarındaki terör

İnsan devlet için değil, devlet insan için olmalıdır.

 

Görevlerini ifa eden, topluma güvenlik, huzur ve refah sağlayan devletler olduğu gibi, toplumu kategorize edip, Makyavelist bir anlayışla bölüp çatıştıran, ezen ve bireylerin hak ve özgürlüklerini açıkça ihlal eden devletler de vardır. 

 

İlkinde insan, ikincisinde devlet önemlidir.

 

İlki sosyal devlet, ikicisi faşist devlet modelidir.

 

Hangisinde yaşamak isterdiniz?

 

Tabi ki sosyal devlet dediğinizi duyar gibiyim.

 

Çünkü, sosyal devlet, en insancıl ve en mantıklı devlet modeli olarak kabul edilmektedir. Bazı kaynaklar, “kapitalizmin yumuşatılmış bir hali olarak” tanımlamakla birlikte sosyalizasyon hizmetlerinin devlet eliyle gerçekleştirilmesi sonucu bu sistemde halk mutludur.

 

Anadolu"nun batı illerinde bu modelin kısmi etkisini bir nebze de olsa görebilirsiniz, ama, eğer yolunuz doğuya, yani Kürt coğrafyasına düşerse, bırakın sosyal devleti, sanki farklı bir devlete gitmiş gibi his edersiniz kendinizi.

 

Daha önceki yazımda belirttiğim gibi Fırat"tan doğuya gri rengin hakimiyeti hissedilir ve her yerleşim biriminin girişinde pasaportunuz, pardon kimliğiniz sorgulanır. Her defasında sanki bir başka devletin topraklarına ayak basıyor gibi muameleye tabi tutuluyor insan. Özel aracınızla yolculuk yapıyorsanız eğer, aracınızın triptiğini, pardon ruhsatını da ilgililere verip kayıttan geçirmelisiniz. Karşılaştığınız muamele insanın yüreğini sıkıyor ve bu yüzdendir ki, doğu insanının yüzü gülümsemeyi unutmuş, korku endişe ve mutsuzluk tüm iyi niyetleri bertaraf etmiştir.

 

2002 yılındaki ziyaretimde Amerika"dan gelen kardeşimle beraber Gever"den Hekkari"ye gitmek istemiştik. Hekkari"de okuduğumuz liseli yıllara özlem duymuş ve eski dostları ziyaret etmeyi ummuştuk. Sümbül"ün dibindeki arama noktasına vardığımızda polislerce durdurulduk ve kimliklerimiz incelenmek üzere bizden alınarak mevcut binaya götürüldü. Bekleme faslı uzun sürmüştü. Yarım saate kadar kimlikler gelmeyince Hekkari"ye gitmekten vaz geçtiğimizi bildirerek, kimliklerimizi geri istedik, itiraz etmediler ve kimliklerimizi alarak Gever"e geri dönmüştük.

 

Yine Gever"de kardeşim polise kimliğini uzattığı zaman polis önce şaşırmış ve sonra  kendisine: “Hem Yüksekovalısın, hem profesör, hem de Amerika"da yaşıyorsun, inanamıyorum!!!” demişti.

 

Aradan altı yıl geçti, bu sefer bir şeylerin düzelmiş olabileceğini umarken durumun daha da kötü olduğunu fark ettim. 

Teoride sosyal devlet olma iddiası olan ama, pratikte faşist uygulamalarıyla vatandaşlarına eziyet eden bir sistem, resmi söylemleri dayatarak sosyal devlet olmayı becerebilir mi acaba? 

 

Bu ülkenin bir parçası olan Kürt coğrafyasındaki her arama noktası ve her yerleşim biriminde  savaş figürleri görmek ve havasını solumak olağan hale gelmiştir. Çünkü bu hal yaklaşık 30 yıldan beridir devam etmektedir. Ama ilk defa halk ile devletin buralarda bu denli ayrıştığını ve yabancılaştığını fark ettim. Ve anladım ki, bölünme fiilen gerçekleşmiştir.

 

Newroz olayları sırasında dışarıdan getirilen kolluk kuvvetlerinin yörede estirdiği resmi terör, mağduriyet ve dışlanmışlık psikozuna giren halkın devletten kopmasını pekiştirmiştir. Dolayısıyla bu sefer bölünme daha ciddi boyutta ve daha net gözüküyordu. Militer kafalı toplum mühendisleri bu bölünmeyi bilinçli olarak mı yapıyorlar, yoksa toplumsal sorunları şiddet faktörüyle mi çözebileceklerini sanmaktadırlar?

 

Çok ilginç olan bir başka durum da; babam yaşındaki kişilerin  artık, “Allah devlete zeval vermesin” söylemini terk etmiş olmaları ve onun yerine “Allahım bizi zulmünden kurtar”  duasına sarılmalarıdır. Eskiler ümmetçi bir anlayışla devleti kutsuyor ve “Allah zeval vermesin” duasıyla devlete olan bağlılıklarını dile getirirlerdi. Ancak artık devletin Müslüman kimliğine olan inanç, yerini devletin ırkçı ve zalim olduğu inancına bırakarak, zulme karşı  halka dayanışma fikrini benimsetmiş ve kitle olaylarında yediden yetmişe herkesin sokağa dökülmesini sağlamıştır.

 

Yer yer cemaatler vasıtasıyla halkın arasına girip din vasıtasıyla Kürt özgürlük ve demokrasi hareketini kırmaya çalışan grupların varlığından bahsedildi. Özellikle ekonomik durumu iyi olmayan aile ve kişilerin, bu gruplar tarafından maddi yönden bağımlı hale getirilerek ajanlık faaliyetlerinde kullanıldıkları anlatıldı.

 

Bir başka önemli sorun da; gençlerin yine bazı karanlık güçler tarafından uyuşturucu ve diğer kötü alışkanlıklara yönlendirildiği ve bu nedenle uyuşturucu kullanımının hızla yaygınlaştırıldığıdır.

 

Anadolu"nun Doğu ucunda bulunan Kürt coğrafyasında durum böyleyken acaba, İran Kürdistan"ında durum neydi?

 

Bu soruma cevap aramak için İran"a gitmeye karar verdim.

 

Geverliler, çarşıya gider gibi İran"a günü birlik gidip gelirler. Bu kadar kolaysa niye gitmeyelim, diyerek yola koyulduk. Gümrük kapısına vardığımda alanda beklemekte olan bir sürü iş aracı gördüm. Meğerse her gün aynı yoğunluk varmış ve bu araçlarla her gün Urumiye"den Gever"e mal ve insan taşınırmış. Mal dediğim, gündelik ihtiyaçlar. Çünkü burada her şey daha ucuz ve Van"a nazaran daha yakın olması tercih sebebi olmaktadır. Ayrıca Van"a giderken en az beş yerde kimlik ve araç kontrolü yapılmaktadır. Oysa İran"a giderken Gümrük kapısı dahil toplam iki yerde aranıyorsunuz.

 

Türkiye"ye geri dönünceye kadar kendimi daha rahat hissettim. Polis ve asker korkusu yaşamadım orada ve köşe başlarında polis ya da panzer görmedim. Kısacası, hayatın genel görünümü sivil bir karakter taşıyordu. Ancak, Anadolu"dan Kürt coğrafyasına doğru yolculuk yapmak, İran"a gitmekten daha zor ve eziyet vericidir. Her arama noktası bir gümrük kapısı gibi sizi inceler ve kayda geçirir. Gördüğünüz psikolojik işkencenin yanı sıra zamanınız da heba olur. “Biraz önce aradılar, niye tekrar arıyorsunuz?” deme hakkınız da yoktur. Sorabilirsiniz ama sonucu kestiremezsiniz !!!

 

Dönüşü de  ayrı bir eziyettir.

 

Dönerken yaşadığınız eziyet on kat artmaktadır. Bagajınız en az on yerde açılır, bakılır. Otobüsle yolculuk yapıyorsanız vay halinize!!! Herkesin bagajı açılacak, kimlikler kayda geçirilecek ve on noktada Türkiye Cumhuriyeti sınırlarına giriş çıkış yapacaksınız.

 

Her arama noktası en az yarım saat beklemek demektir.

 

Merak ettim hep;  güvenlik amaçlı mı, yoksa psikolojik savaşın gereği midir? Sanırım, güvenlik amaçlı değil, çünkü sandalı olan Üsküdar"a rahat geçiyor :))))

 

88 yıllık Cumhuriyetin henüz kendi içinde normal düzeni sağlayamadığını görünce  cumhuriyete olan inancınız da zedeleniyor. Kurulan düzende herkesin inançları ve değerleri sistem tarafından belirlendiği için bu değerlerin benimsenmesi beklenmekte ve red edenler önce toplum dışı sayılıp kamu hizmetlerinden yararlanması engellenmekte,  sonra da cezalandırılmaktadır.

 

Sistemin kimlikleri ve değer yargılarını belirlediği bir toplumda adaletten bahsedilir mi?

 

“Adalet mülkün temelidir.”

 

Herkesin eşit bir şekilde adalete ulaşabilmesi, demokrasinin ve günümüz toplumunun temel yapı taşlarındandır. Kişilerin günlük hayatındaki bütün ilişkilerini etkileyen hukuk kuralları, toplumun her kesimi için uygulanabilir olmalıdır.

 

Devletin dinozorları her dem Türkiye"nin hukuk devleti olduğundan dem vururlar. Ancak, adalete gerçek anlamda erişim sağlanamazsa, hukuk, yerine getirilemeyen bir vaatten ibaret olur. Oysa Adalete erişim, sosyal devlet politikalarının içinde yer alır; dolayısıyla adalete erişim, sosyal devletin bir gereğidir. Yukarıda bahsettiğim gibi, sosyal devlet, zayıf kesimler lehine toplumsal değişimi hedefleyen haklarla şekillenmiştir.

 

Adaleti sağlamadan egemenlik sağlamak imkansızdır. 

 

Egemenlik sınırlarınızı çizebilirsiniz ancak, o sınırlar içinde adalet yoksa siz de huzuru bulamazsınız.

 

Huzur bozanın huzuru olmaz.

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
32 Yorum