Kış yaz veya bahar
Hiç bir ölü yürüyerek girmez mezara
Sonbahar yapraklarını sürüyen rüzgar
Tabutu taşıyan bir kaç insan
Ölümün mevsimsiz adaleti
Kışın ayazında, yazın kavurucu sıcağında ya da baharın aldatıcı tazeliğinde… Hiçbir ölü yürüyerek girmez mezara. Sonbaharın yapraklarını savuran rüzgâr, bir tabutu taşıyan birkaç insanın omuzlarında ağırlaşır.
İnsan, doğduğu andan itibaren bir yanılsama içinde yaşar. “Benim zamanım var” der, planlar yapar, yarınlara erteler sevinçlerini, barışmalarını, “bir gün”leri. Kışın sobanın başında hayaller kurar, yazın denizin tuzunda kendini yenilenmiş hisseder yahut dağların serin esinlerinde baharda çiçek açan ağaçlara bakıp “henüz erken” diye düşünür. Oysa ölüm, kapıyı çaldığında takvimle, hava durumuyla, yaşla, sağlık raporuyla pazarlık etmez. Kapı açılır ve yürümeyen ayaklar, başkalarının omuzlarında son yolculuğuna çıkar.
Dörtlükteki “sonbahar” vurgusu özellikle çarpıcıdır benim açımdan. Sonbahar, hem çürümenin hem de olgunluğun mevsimidir. Yapraklar dökülürken rüzgâr onları sürükler; tıpkı hayatın biriktirdiği anıları, pişmanlıkları, yarım kalmış sözleri savurması gibi. Tabutu taşıyan “birkaç insan” ise yalnızlığın en keskin halidir. Ne kadar kalabalık bir hayatınız olursa olsun, o daracık çukura son adımı atanlar yalnızca birkaç tanıdıktan ibarettir. Gerisi geride kalır…
Türkiye’de yaşamın zorlu adaleti
Şu sıralar “Örgüt propagandası” adı altında hakkımda yeni bir dava açılmış. Talimatlı. Doğruyu yalın ve anlaşılır bir dille modern dünyanın dijital platformlarında, sosyal medya mecralarında paylaşıyorum evet. Evet, bu paylaşımlar “barış” kelimesinin üzerine kurulan cümlelerin uçuştuğu zamana denk düşüyor. Ülkeyi yöneten tüm kesimlerce “barış” ifadesi yoğunca kullanılıyor. Ama hakkımda buna rağmen dava açılıyor.
Açılsın elbette, açılmasın desem “açılımların” anlamı kalmaz.
Lampedusa’nın “Leopar” adlı romanında şöyle der: “eğer her şeyin olduğu gibi kalmasını istiyorsak, her şeyin değişmesi gerekir” bu cümle bu günün politikacısını ve feodal beylerinin hayalinin gerçeğini ortaya koyuyor. Yani, değişim. Aslında değişmemek için en etkili araçtır.
Değişimden söz ederken, değişmemek için yoğun çaba sarf ediyor ve devlet mekanizmasının tüm kollarını kullanıyorsunuz.
Bilen bilir, mangal gibi olmasa da yüreğime güveniyorum, gerçeğe son derece sadığım, evrensel değerlere ve halklara saygım var. Halkların kendi kaderini tayin etme hakkını elbette tavizsiz savunurum ve mücadelesini de veririm.
Hangi mecra olursa olsun bu mücadelede de geri durmam.
Yukarı da yazdığım dörtlük üzerinden yazımı kurgularken korkunun cesaret kavşağındaki buluşmasını anlaşılır kılmak istedim.
Belki de bu yüzden büyük şairler ve düşünürler ölümden bu kadar sık söz eder. Ölümü hatırlamak, hayata hakaret değil, hayata en derin saygıdır. Çünkü ölümün kesinliği, bugünü değerli kılar. Bir fincan çayın tadını, bir dost sohbetinin sıcaklığını, yaşlı bir anneye sarılmanın huzurunu, baharın ilk çiçeğine bakarken hissettiğimiz o minneti.
Kış, yaz veya bahar… Hangisi olursa olsun, sonbahar rüzgârı bir gün hepimizin yapraklarını savuracak. O gün geldiğinde tabutumuzu taşıyan birkaç insanın omuzlarında, geride bıraktıklarımızın ne kadar anlamlı olduğunu sorgulayacağız.
Belki o sorguyu bugün yaparsak, yarınlarımız biraz daha az pişmanlık, biraz daha fazla yaşanmışlıkla dolar.
Çünkü ölüm yürümeyi bilmez. Ama biz, yaşadığımız sürece yürümeyi, sevmeyi, affetmeyi, anlamayı hâlâ öğrenebiliriz.
Şayet “Yürüyerek mezara girmemizi bekliyorsanız” büyük yanılırsınız.Yaşamın hakkını verip, eğilip bükülmeden yaşamaya devem edip, yaşamın alnından öpmeye devam edeceğim.