Başkale ile Hakkâri arasında uzanan o sert dağlara her baktığımda insanın içine garip bir duygu çöküyor. Sanki bu coğrafya sadece taşlardan, sınır çizgilerinden ya da eski köylerden ibaret değil… Sanki her vadinin altında unutulmuş bir halkın sesi, her rüzgârın içinde yarım kalmış bir hikâye dolaşıyor.
Geçenlerde bizim evdeki eski dokuma kilim yastıkları kaldırırken babamın yıllar önce anlattığı bir hikâye geldi aklıma: Yakubê Cihû…
Babam bana demişti, o eski kilimlerin kök boyalarını Hakkâri ve Başkale’nin köy köy, ilçe ilçe dolaşan Yakubê Cihû getirirdi. Sadece bir tüccar değil, aynı zamanda bizim dedeyle de güçlü bir arkadaşlık bağı kurmuş eski dostlardan biriydi. Dedemin yakın arkadaşıydı. O dönemler ailemiz Başkale’de yaşarken kurulan dostluklar, uzun yıllar gücünü korumuştu.
Tabii hayat herkesi olduğu yerde bırakmıyordu. Bizimkiler de çeşitli nedenlerden dolayı 1930’lu yıllarda Başkale’den Yüksekova’ya göç etmek zorunda kalmıştı. Ama bazı bağlar vardır; mesafe büyüse de kopmaz. Başkale’de kurulan o eski ilişkiler de işte tam olarak böyleydi. Yakubê Cihû ile aile büyüklerimizin bağı yıllarca devam etmişti. Ta ki o ve bölgedeki diğer Yahudi ailelerin, yeni kurulan İsrail Devleti’ne göç ettiği 1960’lı yıllara kadar…
Babamın anlattığı Yakubê Cihû hikâyesi aslında çocukluk hafızamda yer eden küçük bir anıdan ibaretti. Uzun yıllar boyunca üzerinde derinlemesine düşünmedim belki ama o hikâye zihnimin bir köşesinde hep yaşamaya devam etti. İnsan bazen çocukken duyduğu bazı isimlerin neden aklında kaldığını yıllar sonra anlıyor. Çünkü bazı hikâyeler yalnızca bir kişiyi değil, kaybolmuş bir dünyanın izlerini de taşır beraberinde işte Yakubê Cihû'nün hikayesi de böyle bir anlam buldu bende.
Yıllar sonra Ankara’da, değerli bir hocamla yaptığım bir sohbet sırasında, bugün İsrail’de yaşayan Hakkâri ve Başkale kökenli Yahudiler üzerine konuşma fırsatı bulmuştum. İşte tam da bu sohbet üzerine zihnimde derin bir merak oluşmuştu. Bir zamanlar aynı sokakları paylaştığımız, aynı çarşılardan geçtiğimiz, aynı dağların gölgesinde büyüyen insanların hikâyeleri nasıl oldu da bu kadar görünmez hâle geldi? Ve o günden itibaren bende oluşan bu soru beni bu hikâyeleri araştırmaya yönlendirmişti. Ama ne yazık ki sanki bu hikâyeler zamanın tozlu raflarında sessizce unutulmaya bırakılmış gibiydi.
Ama şu da bir gerçektir ki; bazen bir halk fiziksel olarak uzaklaşsa bile dili, hatırası ve bıraktığı kültürel iz, doğduğu coğrafyada yıllar boyunca dilden dile yaşamaya devam eder.
O günden sonra Hakkâri ve Başkale Yahudileri üzerine ciddi şekilde düşünmeye ve araştırmalar yapmaya başladım. Fakat bu alanda ne yazık ki yeterince kaynak yoktu. Olanların önemli bir kısmı ya dağınıktı ya da yüzeysel bilgilerden oluşuyordu. Bu nedenle sağlıklı ve bütünlüklü bir araştırma yapmak kolay değildi. Ben de fırsat buldukça kendi imkânlarımla kaynak toplamaya, yapılan akademik çalışmaları incelemeye ve ulaştığım bilgileri not etmeye başladım. Zamanla bu mesele benim için yalnızca tarihî bir merak olmaktan çıktı; bölgenin kaybolan kültürel hafızasını anlamaya dönüştü tabii.
Yıllar sonra Van’da öğretmenlik yaptığım dönemde ise bu konuda sözlü anlatımlar dinleme fırsatı buldum bazı ortamlarda. Özellikle aslen Başkaleli olan Van İl Millî Eğitim Müdür Yardımcısı Sayın Burhan Kırıcı, hem bazı kaynaklara ulaşmam konusunda bana yardımcı olmuş hem de bölgedeki Yahudi topluluklarına dair önemli bilgiler paylaşmıştı. Onun anlattıkları, çocukluğumdan beri zihnimde duran o eski hikâyelerin daha da derinleşmesini sağladı. Çünkü bazen bir toplumun gerçek hafızasının arşivlerde değil, insanların dilinde saklı olduğunu fark etmiştim.
Topladığım bütün kaynakları, sözlü anlatımları ve tarihî verileri uzun uzun inceledikten sonra Hakkâri ve Başkale Yahudileri üzerine bu yazıyı yazmaya karar verdim. Çünkü bu hikâye yalnızca Yahudilerin hikâyesi değil; aynı zamanda Hakkâri’nin, Başkale’nin, Yüksekova’nın, Şırnak’ın ve bu coğrafyada yüzyıllarca iç içe yaşamış halkların ortak kültürel hafızasını, günümüz siyasi ilişkilerden bağımsız bir şekilde anlama isteğimdi.
Belki çoğumuz bu insanları ilk defa duyacağız. Belki de bugüne kadar onlar hakkında bildiklerimiz kulaktan dolma birkaç cümleyi hiç aşmadı. Ama bir zamanlar bu dağların arasında yaşayan; Kürtçe konuşan, aynı pazarlarda alışveriş yapan, aynı acıları ve aynı yalnızlığı paylaşan insanların izlerini yeniden hatırlamak gerektiğine inanıyorum.
Ben de bu yazıda elimden geldiğince, hatıraların, sözlü anlatımların ve tarihî kaynakların ışığında Hakkâri ve Başkale Yahudilerinin bilinmeyen hikâyesini siz değerli okuyucularla paylaşmaya çalıştım.
Çünkü insan bazen bir halkı araştırırken, aslında kendi geçmişinin kaybolmuş parçalarıyla da karşılaşıyor. Günümüzde duyduğu bir tınının, bir halayın ya da bir söylemin kökenine indikçe; yaşadığı coğrafyanın o çok katmanlı kültürel yapısını kavramanın verdiği tarifsiz duyguyu hissedebilir belki.
Evet, bir zamanlar bu coğrafyada gerçekten yaşamış böyle bir topluluk vardı; Hakkâri dağlarında ve Başkale çevresinde yaşayan, günlük hayatta çoğu zaman Kürtçe konuşan insanlar… Evlerinde İbranice dualar okunurken, sokakta Kürtçe selamlar veriliyordu. Hatta ilginçtir ki bölgeyi gezen bazı yabancı seyyahlar, bu topluluğu “Musevi inancına sahip Kürtler” olarak tanımlıyordu.
Bu ifade aslında tek başına çok şey anlatıyor bize. Çünkü bu insanlar sadece Yahudi değildi; aynı zamanda bu coğrafyanın insanıydı. Dağların insanıydı. Sınırların insanıydı. Bu insanlar kısa süreli misafirler değildi; yüzyıllar boyunca bu dağların iklimine, kültürüne ve günlük hayatına karışmış, burada kök salmışlardı. Kışın sertliğini de yayla yollarını da bilirlerdi. Düğünlerde Kürt ezgileri dinler, pazarlarda Kürtçe konuşur, hayatı çevrelerindeki diğer halklarla birlikte paylaşarak yaşıyorlardı.
Yazımın odak noktası olan bu Yahudi topluluğu, baktığım kaynaklarda genellikle “Kürdistan Yahudileri” ya da “Mizrahi Yahudileri” olarak bilinen kadim bir cemaatin parçasıydı. Tarihsel kaynaklar ve bölgesel sözlü gelenekler, bu topluluğun kökenini Asur ve Babil sürgünleri dönemine, özellikle MÖ 6. yüzyılda Babil Hükümdarı Nebukadnezar tarafından gerçekleştirilen Kudüs sürgününe kadar dayandırmaktadır. Kudüs sürgününden sonra zamanla Mezopotamya’dan kuzeye doğru yayılan Yahudi topluluklarının bu dağlık bölgelere yerleştiği düşünülüyor.
Bu topluluk özellikle Hakkâri Sancağı’na bağlı Başkale (Elbak/Albak) başta olmak üzere Gever (Yüksekova), Çukurca, İmadiye, Şırnak ve Kalanis (Yeşildere köyü) gibi yerleşimlerde yaşamıştı. 19. yüzyıl sonlarına ait Osmanlı kayıtlarına göre sadece Başkale’de yaklaşık 150 hane Yahudi nüfusu bulunuyordu. Birinci Dünya Savaşı öncesine gelindiğinde ise tüm bölge genelinde Yahudi nüfusunun yaklaşık 2.000 kişiye kadar ulaştığı tahmin ediliyor.
Kendi aralarında Neo-Aramice’nin bir lehçesi olan “Lişan Didan” dilini konuşuyorlardı. Günlük yaşamda ise Kürtçe oldukça yaygındı. Bölgedeki Kürtler, Süryaniler, Ermeniler ve diğer topluluklarla yüzyıllar boyunca iç içe yaşamış; ticaretle, zanaatla uğraşarak bölgenin ekonomik hayatında önemli bir yer edinmişlerdi. Hatta bugün çoğumuzun dedelerinden ve ninelerinden kalan bazı kilim ve halılardaki boyaların ardında da bu Yahudi ustaların emeği olduğunu unutmamak gerekir.
Sosyal yaşamları da büyük ölçüde çevredeki Kürt topluluklarına benziyordu. Kadınlar dokuma yapar, süt ürünleri üretir, ev işlerini yürütürdü. Erkekler ise çoğunlukla hayvancılık, deri işleri, kuyumculuk, demircilik ve ticaretle uğraşıyordu.
Özellikle Başkale hattı çok önemliydi. Çünkü İran’a açılan eski ticaret yollarının üzerindeydi. Yahudi tüccarlar bazen günlerce at sırtında yolculuk yapardı. Yanlarında kumaş, kök boya, deri ya da değerli taşlar taşınırdı. Babamın anlattığı Yakubê Cihû de işte bu eski dünyanın son temsilcilerinden biriydi belki de.
Kürt aşiretleriyle Yahudi toplulukları arasında da çeşitli ilişkiler vardı. Kimi zaman ticaret ortaklığı, kimi zaman koruma ilişkileri kuruluyordu. Çünkü devletin ulaşamadığı dağlık bölgelerde hayat çoğu zaman aşiret düzeni üzerinden şekilleniyordu.
Bazı Yahudi aileler belirli aşiretlerin himayesinde yaşıyor, karşılığında ticaret ağlarını yönetiyor ya da zanaatkârlık hizmeti sunuyordu. Bu nedenle küçük bir topluluk olmalarına rağmen bölgenin ekonomik ve sosyal hayatında önemli bir yere sahiptiler.
Ama sonra dünya değişmeye başladı ve bu coğrafyada büyük bir kırılma yaşandı. Osmanlı Devleti’nin bölgede güç kaybetmesi, savaşların yaklaşması ve dış güçlerin bölge üzerindeki etkisi burada yaşayan halklar arasındaki dengeleri derinden sarstı.
19. yüzyılın sonlarından itibaren bölgede faaliyet gösteren bazı yabancı misyonerler ve büyük devletlerin politikaları, zaten hassas olan yapıyı daha da karmaşık hâle getirdi. Bu süreçte yaşanan isyanlar, karşılıklı çatışmalar ve güvensizlik ortamı; yüzyıllardır aynı coğrafyada yaşayan Kürtler, Ermeniler, Nasturiler ve Yahudiler arasındaki ilişkileri de ağır biçimde etkiledi.
Ardından I. Dünya Savaşı geldi. Savaşın yarattığı yıkım, göçler ve karşılıklı acılarla birlikte bölge geri dönülmez bir değişimin içine girdi. Sonrasında imparatorluklar çöktü, yeni sınırlar çizildi ve yüzyıllardır aynı coğrafyayı paylaşan halklar farklı devletlerin içinde kaldı.
I. Dünya Savaşı’ndan sonra Ortadoğu’nun eski çok kültürlü yapısı yavaş yavaş parçalanmaya başladı ve bölgede yeni devletler kurulmaya başladı.
Osmanlı Devleti’nin yıkılmasının ardından kurulan Türkiye Cumhuriyeti, bölgede yeniden düzen ve otorite kurmaya çalışırken; burada yaşayan Yahudi toplulukları da yeni devletin vatandaşları olarak yaşamlarını sürdürmeye devam etti belli bir süreye kadar.
Ancak 20. yüzyıl boyunca savaşlar, ekonomik zorluklar, göçler ve bölgedeki siyasi değişimler nedeniyle nüfus giderek azalmaya başladı. 1948’de İsrail Devleti’nin kurulmasının ardından Hakkâri ve Başkale çevresindeki Yahudilerin büyük bir kısmı İsrail’e göç etti. Bu göçlerin önemli bölümü 1950’li yıllarda gerçekleşti.
Kimi gönüllü olarak gitti, kimi şartların ağırlığıyla gitmek zorunda kaldı. Rivayetlere göre bazı aileler, bir gün geri dönebileceklerini düşünerek evlerinin anahtarlarını bile yanlarında götürdü hatta. Çünkü insan, doğduğu yere yalnızca ayaklarıyla değil, hafızasıyla da bağlı olduğunu unutmamak gerekir.
Belki de en acı tarafı buydu…
Bir zamanlar aynı çarşılarda yürüyen, aynı dağların gölgesinde yaşayan insanlar, zamanla birbirinden tamamen koptu. Aynı coğrafya kaldı ama insanlar dağıldı. Aynı taşlar yerinde durdu ama hikâyeler başka yerlere savruldu.
Ve geriye, rüzgârın dağlara taşıdığı tek bir şey kaldı:
Bir zamanlar burada birlikte yaşanmış hayatların sessiz hatırası bize kaldı…
Kesin nüfus verileri kaynaklara göre değişiklik gösterse de, araştırmacılar 1960’ların sonlarına gelindiğinde bölgede yaşayan Yahudi nüfusunun neredeyse tamamen bittiğini belirtmektedir.
Bugün geriye fiziksel izleri büyük ölçüde silinmiş olsa da, bu topluluğun bir zamanlar burada yaşadığı gerçeği bölgenin kültürel hafızasında hâlâ yerini korur.
Belki de bu coğrafyanın en eski hikâyesi tam olarak buydu: farklılıkların çatışmadan çok yan yana var olabildiği, karmaşık ama bir o kadar da renkli bir kültürel dokuyu birlikte var edip bize miras bırakmalarıydı.
Ama bugün bazı insanlar bunu anlamakta zorlanıyor. Çünkü modern dünya herkesi keskin kimliklerin içine sıkıştırmış durumda. Oysa eski zamanlarda insanlar birbirine benzemeden de birlikte yaşayabiliyordu. Hakkâri ve Başkale Yahudileri bunun en ilginç örneklerinden biriydi, tarihe baktığımızda.
Tabii insan bütün tarihsel verileri okuduktan sonra bazen bunu düşünmeden edemiyor da…
Belki Yakubê Cihû sabah erkenden bir köy yoluna düşüyor, kış bastırmadan Hakkâri’nin başka bir köyüne ulaşmaya çalışıyordu. Belki bir Kürt dengbêjin söylediği stranı dinliyordu yol üstünde. Belki akşam olduğunda bir dost evinde misafir ediliyordu. Çünkü o dönemlerde dostluklar bugünkü kadar kırılgan değildi.
Bence bazı halklar bir anda yok olmuyor. Sessizce eksiliyorlar. Daha önce eksilenler gibi..
Önce birkaç aile göç ediyor.
Sonra bazı köyler boşalıyor.
Sonra çocuklar geri dönmüyor.
Ve bir gün bakıyorsun ki geriye sadece birkaç hatıra kalmış.
Bu hikâye sadece Yahudilerin hikâyesi değildir, kesinlikle. Bu hikâye aynı zamanda Ortadoğu’da yaşayan halkların birlikte yaşama inancının yavaş yavaş kaybolan hikâyesidir. Çünkü bu coğrafyada hiçbir halk aslında tamamen kaybolmuyor… Sadece hikâyesi unutuluyor.