Bunları yazarken, yaşadığım çağda dünyanın herhangi bir yerinde ortaya çıkan şiddet ve zulüm karşısında insanların hızla taraflara ayrılmasından duyduğum rahatsızlığı dile getirmek istiyorum. Bu rahatsızlık anlık bir duyguya ya da geçici bir öfkeye değil; yıllar içinde birikmiş, içimde ağırlaşmış insani bir sorumluluğa dayanıyor. Bunları yazmamın nedeni bir tarafı savunmak ya da hedef göstermek değildir, bu yazdıklarım siyasi bir metin değildir ve herhangi bir ideolojinin, devletin, grubun, inancın ya da kimliğin savunusu amacıyla da kaleme almadım. Yalnızca insan olmanın, tanık olmanın ve susmamayı seçmemin bir ifadesidir. Adı bir gün tamamen unutulacak sıradan bir insan olarak, insan onurunu savunan ve şiddete, zulme, katliamlara karşı sessiz kalmayan milyonlarca insanla aynı yerden konuşmak için yazıyorum. Söyleyeceklerim kimseyi suçlamak ya da rahatlatmak için değil, herkesin kendi vicdanıyla yüzleşmesi içindir. Çünkü en tehlikelisi, insan öldürmekten çok bazı kesimlerin buna alışması ya da bunu meşrulaştırmaya çalışmasıdır. Benim bu sessiz serzenişim, insan kalmanın hala mümkün olup olmadığını hatırlatma çabasıdır. “Ben insanım ve vicdan sahibiyim” diyen herkesin, dünyanın herhangi bir yerinde yaşanan şiddet ve ölüm karşısında taraf tutmadan, insan onuruyla tutarlı bir rahatsızlık ve tepki göstermesi gerektiğine inanıyorum.
Böylesi bir çağda bu kadar çok ölüme ve açık zulme tanıklık etmek, insanı yalnızca duygulanmaya değil, düşünmeye de zorlar. Mesele sadece üzülmek değildir, görüp bildiğimiz halde neden bu kadar sessiz kalındığını, çaresizliğin ve şiddetin nasıl bu kadar kolay sıradanlaştırılığını sorgulamaktır. İzlemekle yetinmenin, sesimizin bir yere ulaşmadığını bilmenin yarattığı ağırlık ise bu vicdan muhasebesini daha da derinleştiryor.
Belki de en sarsıcı olan, bunca şiddet ve katliama rağmen insanların hâlâ ortak bir insanlık paydasında buluşamamasıdır. Her olayda saflar hızla belirleniyor; ölümler kimliklere göre tartılıyor, acılar ayrıştırılıyor. Kimin nerede durduğu, hangi dili konuştuğu ya da hangi inanca ait olduğu, yaşananın “vahşet” mi, “kaçınılmaz” mı yoksa “reva” mı sayılacağını belirliyor. Şiddetin ve ölümün kendisi kadar rahatsız edici olan ise bu seçici duyarlılıktır. Çünkü insan, başkasının acısına gerekçe aramaya başladığı anda, vicdanını fark etmeden aşındırır ve zamanla onu yitirir.
Ben, şiddet, zulüm ve katliam karşısında seçici bir duyarlılığı değil; insanlıktan, iyilikten ve evrensel barıştan yana ahlaki bir duruşu savunuyorum. Kimseyi kin ve nefrete çağırmıyor, hiçbir halkı, dini ya da topluluğu hedef almıyorum. Kimliklerden ve ideolojilerden önce insan hayatını merkeze alan bu bakışla şunu söylüyorum: Acı karşısında taraf seçmek zulmü azaltmaz, aksine onu normalleştirir. İnsan hayatının değerini tartışmaya açan her tarafgirlik ise bizi ortak ve geri dönülmez bir felakete biraz daha sürükler.
Bir insanın şiddete maruz kalmasını ya da katledilmesini, kim tarafından ve hangi gerekçeyle olursa olsun kabul edilemez buluyorum. İnsan hayatının, ait olduğu kimliğe göre değer kazanmasını ya da değer kazanmasını da kesin bir dille reddediyorum.
Bu metin bir propaganda metni değildir; slogan üretmek ya da taraf belirlemek için de yazmadım. Bu, bir çağrıdan çok açık bir vicdan muhasebesidir. İnsanlığın artık kendisiyle yüzleşme zorunluluğunun ertelenemez hâle geldiğine dair inancımın ifadesidir. Çünkü görmezden gelinen her katliam, üzeri örtülen her suç ve ertelenen her adalet duygusu zamanla birikir. Ve biriken şey, er ya da geç herkesin karşısına çıkar. O gün geldiğinde ne ideolojiler, ne dinler ne de aidiyetler insanı bu yükten koruyabilir.
Son çeyrek yüzyıldır Suriye’den Irak’a, Sudan’dan Filistin ve İran’a; Orta Doğu’nun tamamından Ukrayna’ya, Rusya’ya ve dünyanın başka köşelerine bakıyorum. Coğrafyalar değişiyor, taraflar değişiyor ama manzara değişmiyor: İnsan, kendi elleriyle insanlığı yok ediyor. Evlerde, sokaklarda, hastanelerde ve okullarda ölüm giderek sıradanlaşıyor. Çocuklar, kadınlar ve siviller bombalarla, kurşunlarla öldürülüyor. Hayatta kalanlar ise açlığa, yoksulluğa ve umutsuzluğa terk ediliyor.
Buna tanıklık etmek, vicdan sahibi herkes gibi beni de derinden rahatsız ediyor. Çünkü bu denli yoğun şiddet ve acı, insanı ya içten içe kırıyor ya da daha tehlikelisi, onu zamanla duyarsızlaştırıyor. Ben insanlığın buna alışmasını istemiyorum. Öldürmenin ve vahşetin normalleştirilmesini, hatta yüceltilmesini, insanlığın son yüzyılda yakalandığı en ağır psikolojik hastalıklardan biri olarak görüyorum artık.
Rahatsızım.
Çünkü insanlar ölürken, biz önce ölenin kimliğine bakıyoruz. Bir çocuk öldüğünde hemen soruluyor: Hangi milletten, hangi inançtan, hangi taraftan? “Bizden” değilse acı sessizleşiyor; “bizden” ise yüksek sesle yas tutuluyor. Ölüm, kime ait olduğuna göre ya insani bir yıkım sayılıyor ya da soğuk bir istatistiğe indirgeniyor. Bazı ölümler günlerce konuşuluyor, manşetlere taşınıyor. Bazıları ise tek bir cümleye sıkıştırılıyor: “Bugün şu kadar kişi hayatını kaybetti.” Ardından yeni bir haber, yeni bir gündem geliyor. O sayının ardında bir yüz, bir hayat, bir aile olduğunu görmemeyi tercih ediyoruz. Çünkü görmek zor; çünkü görmek sorumluluk yüklüyor bize.
Aynı seçicilik, savaşlarda tecavüze uğrayan kadınlar söz konusu olduğunda da karşımıza çıkıyor. Cinsel şiddetin kendisi değil, kadının dili, dini, milliyeti ya da hangi tarafta olduğu tartışılıyor. Tecavüz ve infaz, “kimden” geldiğine göre ya güçlü biçimde kınanıyor ya da sessizliğe terk ediliyor. Kadın bedeni savaşta bir araca dönüştürülüyor; bu suç, “kaos”, “kontrolsüzlük” ya da “savaşın doğası” gibi sözlerle örtülmeye çalışılıyor. Oysa bunun hiçbir gerekçesi yoktur. Acı seçici hâle geldiğinde adalet zedelenir, vicdan aşınır. Çünkü ölüm kimlik sormaz; bir çocuğun cansız bedeni ya da katledilen bir kadının hayatı, dünyanın neresinde olursa olsun aynı ağırlığı taşır.
Üstelik aynı görüntü bir yerde “vahşet” olarak adlandırılırken, başka bir yerde “kaçınılmaz bedel” diye sunulabiliyor. Aynı enkaz, aynı ağlayan anne, aynı parçalanmış beden… Bir coğrafyada insanlık suçu sayılan şey, başka bir coğrafyada “güvenlik”, “denge” ya da “meşru müdafaa” gibi kavramlarla meşrulaştırılıyor. Tam da bu noktada vicdan devreden çıkıyor. Çünkü bir ölüm gerekçelerle anlatılmaya başlandığında, artık o ölümün hesabı sorulmayacaktır demektir.
Kitle iletişim araçları ve medyaya bakıldığında ise hiçbir katliamın artık çıplak hâliyle bırakılmadığı görülüyor. Katliamlar “operasyon”, sivillerin ölümü “yan etki”, kuşatma ve açlık “zorunlu tedbir”, infazlar ise “düzen sağlama” gibi ifadelerle anlatılıyor. Böylece insanlığa karşı işlenen suçlar kelimelerin ardına gizleniyor; şiddet, dili değiştirilerek sıradanlaştırılıyor ve bize olağan bir gerçeklik gibi sunuluyor.
Rahatsızım.
Çünkü ölen insanların bedenleri, acıyla yüzleşmemize izin verilmeden sosyal medyada birer “içeriğe" dönüştürülüyor. Yapay zekayla canlandırılıyor, filtreleniyor, müzikle süsleniyor ve aynı görüntüler defalarca dolaşıma sokuluyor. Bu tekrarın içinde şiddetin gerçeği silikleşiyor; ölüm, yaşanmış bir trajedi olmaktan çıkıp tüketilen bir görsele dönüşüyor. Bir bedenin ardındaki hayat, yarım kalan hikaye, geride kalanların yükü görünmez hâle geliyor. Etkileşim arttıkça duyarlılık azalıyor, paylaşım çoğaldıkça vicdan köreliyor ve şiddet rahatsız edici olmaktan çıkıp alışıldık bir şeye dönüşüyor.
Belki de en yaralayıcı olan budur. Bir çocuğun cansız bedeni, bir kadının yaşadığı vahşet, bir ailenin yıkımı birkaç saniyelik videolar, beğeniler ve yorumlar arasında tüketiliyor. Şiddet estetikleştiriliyor, ölüm yüceltiliyor, vahşet sıradanlaştırılıyor. Bu, insanlık için bombalardan daha ağır bir yıkımdır; çünkü burada yalnızca bedenler değil, toplumsal vicdan da aşınıyor. Bu aşınma, son yıllarda dünyanın farklı yerlerinde aynı suçların tekrar tekrar işlenmesine zemin hazırlıyor. İnsan hayatı ideolojilere, bayraklara, inançlara, etnik kimliklere ve siyasi çıkarlara feda ediliyor. Bu artık tekil ya da istisnai olaylar değil; olağan kabul edilen, alışılmış bir düzene dönüşmüş durumda. Haritalar, taraflar, kullanılan kavramlar ve gerekçeler değişiyor ama geride kalan tablo ise hep aynı: İnsan ya katlediliyor ya da sefalete sürükleniyor. Ve geri de Ölen siviller, yıkılan şehirler, travmayla büyüyen çocuklar ve susturulmuş bir vicdan kalıyor.
Suriye’de, Irak’ta , Gazze’de, İran ve Sudan' da yaşananlar birbirinden kopuk, tesadüfi ya da yalnızca yerel sorunlar değildir. Farklı coğrafyalarda ve farklı aktörler tarafından yürütülüyor gibi görünseler de, hepsi aynı zihniyetin ürünüdür. İnsan hayatını çıkarların, kimliklerin, ideolojilerin ve güç hesaplarının gerisine iten bir düzenin sonucu bunlar.
Suriye’de yıllardır yaşananları “karmaşık bir iç savaş” diye açıklamak mümkün değildir. Halep’ten İdlib’e, Rakka’dan Kobani’ye, Haseki’den Deyrizor’a kadar yaşananlar, sivilleri hedef alan planlı ve ideolojik bir yıkımdır. Emperyalist güçlerin müdahaleleri yalnızca siyasi dengeleri değil, insanların birlikte yaşama fikrini de parçaladı. Toplumun gözleri önünde infaz edilen gençler, çocuklarıyla birlikte yakılan anneler, tecavüze uğrayıp öldürülen kadınlar ve korku salmak için kameralar önünde kafaları kesilen insanlar; bunlar savaşın kaçınılmaz sonucu değil tam tersi şiddettin bilinçli birer tercihidir.
Bu vahşet ortamında bazı silahlı gruplar ise, “Allahu Ekber” ifadesini insanları yok etmenin aracı haline getirdi. Oysa bu söz, insanı yüceltmek için konulmuş bir inanç ifadesidir. İslam’la hiçbir ahlaki veya düşünsel bağı olmayan bu gruplar, dini kendi işledikleri suçun ve vahşetin dili haline dönüştürdü. Burada özellikle net olmak gerekir, Avrupa’da “İslamofobi” olarak adlandırılan korku ve önyargıların kaynağı İslam’ın kendisi değildir kesinlikle. Bu korku, İslam dinini temsil ettiğini iddia eden silahlı grupların şiddet eylemlerinden ve bu grupları besleyen siyasi çıkar odaklarından kaynaklanmaktadır.
Tecavüzü, infazı ve çocuk katlini yalnızca “radikal İslamcı” etiketiyle açıklamak gerçeği gizlemekten başka bir şey değildir. Mesele birkaç kişinin sapkınlığı değil; kutsal olanın, bilinçli biçimde bazı zalim silahlı gruplar tarafından şiddetin aracı hâline getirilmesidir. Ali Şeriati’nin isabetle ifade ettiği gibi, adaletin ve merhametin olmadığı yerde ibadet yalnızca biçimsel bir ritüele dönüşür; anlamını, ruhunu ve değerini yitirir. Zulmün hüküm sürdüğü, kul hakkının yok sayıldığı bir zeminde yapılan ibadet, Allah katında karşılık üretmez. Çünkü adalet yoksa inanç istismar edilir; merhamet yoksa en kutsal sözler bile şiddetin kalkanına dönüşür.
Oysa Kur’an-ı Kerim, Maide Suresi’nin 32. ayetinde bu hakikati açıkça ortaya koyar: “Kim bir cana kıyarsa, bütün insanları öldürmüş gibidir.” İslam düşüncesinde zulüm, en ağır ahlaki suçtur. Biz İslam’ı büyüklerimizden, İslam felsefesinden ve âlimlerden böyle öğrendik. Öldüren kim olursa olsun lanetlidir; hiçbir ideoloji, hiçbir devlet ve hiçbir gerekçe masum bir canın yok edilmesini meşru kılamaz.
Irak’ta yaşananlar da aynı ahlaki çöküşün başka bir örneğidir. Emperyalist güçlerin destekleyerek iktidara taşıdığı Saddam Hüseyin’in Kürt ile Türkmen halklarına ve Şii Araplara yönelik ağır zulmü ve yapılan katliamlar yıllarca görmezden gelindi. Kimyasal saldırılar, toplu infazlar ve sistematik baskılar, çıkar ilişkileri sürdüğü sürece sessizlikle karşılandı. Ancak siyasi dengeler değişip çıkarlar ters düştüğünde, bu kez “kitle imha silahları” yalanı devreye sokuldu. Başlatılan savaş, yalnızca şehirleri değil; bir toplumun hafızasını, güven duygusunu ve geleceğe dair umudunu da yok etti. Yüz binlerce insan hayatını kaybetti, milyonlarcası yerinden edildi. Bu ölümler çoğu zaman resmi kayıtlara “yan etki” olarak geçti. İnsan hayatı rakamlara indirgenerek sorumluluk sistemli biçimde örtüldü. Oysa bu yıkım ne bir hata ne de kaçınılmaz bir sonuçtu; emperyalist devletlerin bilinçli tercihlerle yaratılmıştı.
Bugün Gazze’de yaşananlara baktığımızda, aynı ahlaki çöküşün devamıdır. Tarihinde Nazi katliamına ve ağır zulme maruz kalmış, Musevi inancına sahip bir halkın adına iktidar olan İsrail yönetimi tarafından hastaneler, okullar ve mülteci kampları bombalandı. Burada eleştirdiğim Musevi inancı ya da Yahudi halkı değil; sivilleri hedef alan, kuşatmayı, açlığı ve susuzluğu bilinçli birer silah hâline getiren siyasi ve askeri iktidardır. Tarihsel acıların yeni zulümlere gerekçe yapılması, yıkımın nasıl süreklilik kazandığını açıkça göstermektedir. Sivil alanlar korunması gereken yerler olmaktan çıkarılıp doğrudan hedef hâline getirilmiş; kuşatma altındaki yaşam yavaş ve sistematik biçimde tüketilmiştir. Enkazdan çıkarılan çocuk bedenleri “güvenlik” söyleminin ardına gizlenirken, masum ölümler askeri ve siyasi gerekçelerle meşrulaştırılmaya çalışılmaktadır. Oysa Tevrat’ın açık buyruğu olan “Öldürmeyeceksin” ilkesi bu tabloda yok sayılmaktadır. Hiçbir güvenlik ya da savunma iddiası, çocukların öldürülmesini, hastanelerin bombalanmasını ve sivillerin açlığa mahkum edilmesini meşru kılamaz. Masumların canı, hiçbir siyasi çıkarın ve hiçbir kutsal iddianın pazarlık konusu olamaz.
Sudan’da insanlar aynı anda hem açlıkla hem kurşunlarla sınanıyor. Silahlı çatışmalar sürerken yaşamın en temel koşulları bilinçli biçimde ortadan kaldırılıyor; köyler yakılıyor, tarlalar talan ediliyor, su kaynakları kesiliyor ve insanların sığınabileceği hiçbir alan bırakılmıyor. Kadınlar kaçırılıyor, bedenleri savaşın aracına dönüştürülüyor; çocuklar açlıktan ya da kurşunlarla ölüyor, okul yok, güvenlik yok, gelecek yok. İnsani yardımlar ya engelleniyor ya da ihtiyacın büyüklüğü karşısında sembolik kalıyor. Dünya ise çoğu zaman izliyor ama görmüyor; Sudan “uzak” ya da “önceliksiz” denilerek unutuluyor. Oysa acının mesafesi yoktur ve Sudan’daki bu sessizlik, küresel vicdanın ne kadar ağır bir sınavdan geçtiğinide bize gösteriyor.
İran’da gençler sokak ortasında vuruluyor. Bir slogan attıkları, itiraz ettikleri, boyun eğmedikleri için Molla rejimi tarafından dünyadan yalıtılmış bir şekilde, bilinçli ve doğrudan hedef alınarak kurşunlarla katlediliyor. Bu şiddet yalnızca bedenleri hedef almıyor; duyguları, hafızayı ve insanın yas tutma hakkını da denetim altına almaya çalışıyor. Anneler, çocuklarının mezarları başında bile susturuluyor; adalet istemek, acıyı dile getirmek “tehdit” sayılıyor.
Daha özgür, daha adil ve insan onuruna yakışır bir yaşam talep eden yirmili yaşlardaki gençler öldürülürken, hukuk adalet üretmek için değil korku yaymak için işletiliyor. İdamlar, suçu cezalandırmanın değil, itirazı bastırmanın aracına dönüşüyor. Böyle bir düzende sorun “iç güvenlik” değildir; yaşamın değerini itaate indirgeyen bu şiddet düzeninin kendisidir. Ve ne yazık ki bu düzen, dünyanın sessizliğiyle beslenerek güçleniyor.
Bu vahşet yalnızca Orta Doğu’ya özgü değildir. Avrupa’da, Rusya–Ukrayna savaşı “egemenlik” gerekçesiyle yıllardır süren bir yıkıma dönüşmüş durumda. Şehirler bombalanıyor, apartmanlar yerle bir ediliyor, sivil yerleşimler hedef alınıyor. Tren istasyonlarında çocuklarını kucaklayarak kaçan insanlar, savaşın “kaçınılmaz bedeli” olarak görülüyor. Milyonlarca kişi evini terk etmek zorunda kalıyor; yaşlılar, hastalar ve siviller enkaz altında can verirken bu ölümler çoğu zaman “savaşın doğası” denilerek geçiştiriliyor.Oysa bir ölümü kaçınılmaz saymak, onu durdurmak için sorumluluk almamayı kabullenmektir. Sorumluluk terk edildiğinde geriye kalan, tekrar eden yıkım ve sessizliğe alışmış bir dünyadır.
Ama hangi egemenlik, çocukların enkaz altında ölmesini meşru kılabilir? Bu soru, insanın zihninden de kolayca silinmiyor.
Bu savaşta “stratejik hedef” ve “askeri zorunluluk” gibi kavramlarla yıkım normalleştirildi. Oysa bombalanan her bina yalnızca betonun değil, bir hayatın ve bir geleceğin çöküşüydü. Haritalar üzerinde alınan kararların bedelini yine cephede olmayanlar ödedi. Devletlerin güç hesapları arasında, yöneticilerin inandıklarını iddia ettikleri kutsal değerler de sessizce geri plana itildi. İncil’in “Komşunu kendin gibi sev” çağrısı tam da böyle anlar içindir. Ancak insan hayatı bir kez daha siyasetin gerisine bırakıldı; kutsal olan, çıkarların gölgesinde görmezden gelindi.
Dünyanın neresinde olursa olsun sonuç değişmiyor. Gerekçeler değişiyor, coğrafyalar değişiyor; masumların ölümü değişmiyor. Kimi zaman buna “güvenlik”, kimi zaman “egemenlik”, kimi zaman da “kaçınılmaz bedel” deniyor. Kelimeler farklılaşıyor ama yaşanan acı hep aynı kalıyor. Bu yüzden üstüne basa basa "SEÇİCİ DUYARLILIK", vicdanın en tehlikeli hâlidir diyorum. Çünkü kimin acısına üzüleceğine, kimin acısını görmezden geleceğine karar veren bir vicdan, insanlığın ortak zeminini çoktan kaybetmiştir.
Sessizlik masum değildir. Sessizlik, zulmün alanını genişletir. Her suskunluk bir sonrakini mümkün kılar; her gerekçe, bir sonraki ölümü biraz daha kabul edilebilir hâle getirir. Ölüm ve şiddet gerekçelerle anlatılmaya başlandığında artık sorgulanan şey şiddetin kendisi değil, hangi ad altında sunulduğudur. Böylece suç kelimelerin arkasına gizlenir, insan hayatı dokunulmaz bir değer olmaktan çıkar ve savunmasız bırakılır.
Oysa gerçek nettir. Gerekçesi ne olursa olsun, masum bir insanın öldürülmesi suçtur. Dili değiştirmek bu gerçeği hafifletmez; yalnızca vicdanı uyuşturur. İnsanlık, acıya alıştığı anda tükenmeye başlar. Bu noktada insan kendine şu soruyu sormak zorundadır: Eğer öldürülen “bizden” değilse susabiliyorsak, gerçekten adaletten, evrensel ahlaktan, eşitlikten, özgürlükten ve merhametten söz edebilir miyiz?
Unutulmamalıdır ki bir çocuk enkaz altında kaldığında, bir kadın cinsel şiddete uğrayıp öldürüldüğünde, siviller topluca hedef alındığında hâlâ gerekçe arıyorsak, sorun yalnızca şiddet değildir. Sorun, son yıllarda insanlığın içine sürüklendiği derin bir vicdan çöküşüdür.
Bu nedenle açık olmak gerekir. Öldüren kim olursa olsun lanetlidir. Bunun hiçbir istisnası yoktur. Hangi ideolojinin, hangi dinin, hangi kimliğin ya da hangi gerekçenin arkasına saklanırsa saklansın; ister asker densin, ister direnişçi, ister militan, ister cihatçı… Sivilleri hedef alan herkes aynı suçun failidir. Katliamın tarafı olmaz. Tecavüzün gerekçesi olmaz. Çocuk ölümünün mazereti olmaz. Bunlar “kaçınılmaz” değildir; açıkça suçtur, açıkça vahşettir. Çünkü ölümün bir ahlakı yoktur.
Ve ölüm ile şiddet karşısında tarafgirlik yapmayı sürdürenlere, bütün samimiyetimle şu soruyu soruyorum: Bir annenin enkazın altından çıkardığı çocuğunun cansız bedenini hangi kutsal, hangi ideoloji, hangi devlet ya da hangi gerekçe temizleyebilir?
İnsan olmak taraf seçmek değildir; insan olmak, yaşamdan yana durabilmektir. “Bizden değil” denilenin hayatını da kendi hayatımız kadar değerli görebilmektir. İnsan olmak yalnızca nefes almakla sınırlı değildir; bilmek gerekir ki, insan olmak, yaşamı savunma sorumluluğunu taşımak, adaleti dünyanın neresinde olursa olsun, kimliğe, aidiyete veya çıkara göre eğip bükmeden savunabilmektir. Şiddeti gerekçelendirmemek ve ölümü sıradan bir gündelik yaşam diline teslim etmemek, belki de elimizde kalan son insani eşiğimizdir.
Tarihe bakıldığında, güç hesapları, büyük söylemler ve meşrulaştırıcı diller er ya da geç dağılsa da geriye çoğu zaman utançla örülmüş bir suskunluk kalır. Günün sonunda ne sloganlar, ne gerekçeler, ne de ideolojiler ayakta kalır; hepsi silinir. Geriye yalnızca insan ve vicdanı kalır. Vicdan ise, yalnızca yaptıklarımızı değil, yapmadıklarımızı da kayda geçirir ve bizi tek bir soruyla yüzleştirir : İnsanlar öldürülürken biz ne yaptık? Sustuk mu, izledik mi, yoksa insanlıktan yana durabildik mi?
Seçici duyarlılık tam da burada insan vicdanını ele verir. Dünyanın herhangi bir yerinde zulme yüksek sesle itiraz edenler, belirli bir kimlik ya da coğrafya söz konusu olduğunda sessizleşiyorsa; hatta insanı bir dürtüyle “öldürmeyin” dedikten sonra korkuyla geri adım atıp daha sert ve dışlayıcı bir dile savruluyorsa, bu yalnızca korkunun değil, açık bir ahlaki tutarsızlığın göstergesidir. İnsan, hakikati ve evrensel ahlakı kimliğe ya da coğrafyaya göre tartmaya başladığında, vicdanıyla arasına mesafe koyar ve insani değerlerden uzaklaşır.
Mesele kimlik veya coğrafya değil sadece insan hayatına aynı değeri verip vermediğimizdir. Toplum olarak, herkes için savunduğumuzu iddia ettiğimiz eşitlik, yaşama hakkı ve adaletin, konu zorlaştığında neden geri çekildiğiyle yüzleşmek zorundayız. Bu yüzleşme olmadan ne duruş samimi olur ne de vicdan ayakta kalabilir. Çünkü şiddete ve ölüme karşı duyarlılık seçilerek gösterildiğinde vicdan işlevini yitirir. Aynı acıya farklı ölçüler uyguladığımızda, hangi değeri savunduğumuzu net olarak belirleyemeyiz.
Acının ırkı, dili, dini veya milliyeti yoktur; bunu artık kabul etmeliyiz. Bir çocuğun ölümü, bir annenin feryadı ya da bir insanın katledilişi coğrafyaya göre anlam değiştirmez; her yerde aynı ağırlığı taşır.
Ve işte tam da bu yüzden, kendimize net ve dürüst bir cümle kurmak zorundayız:
Vicdanın coğrafyası yoktur!