Utanma tatile çıktı, mahcubiyet öldü

Alican Tuncay Çelik

Okul çıkışıydı. Eve gitmek için şehir içi dolmuşuna binmiştim. Araç hareket eder etmez şoförün, trafik kurallarına rahmet okuduğu hemen anlaşılıyordu. Makas atıyor, ani fren yapıyor, camdan sarkıp bağırarak yol istiyordu. Artık bunlara şaşırmıyoruz; çünkü trafikte bu davranışlar sıradanlaştı. Hatta yaya geçidinde yol verdi diye sevindiğim, teşekkür etmek için el salladığım zamanlar bile oldu. Oysa bu zaten olması gereken bir şey. Normal olanı lütuf gibi görmeye başladık.

Bir süre sonra dolmuşun içinde yüksek sesle küfür etmeye başladı. Sanki araçta biz yokmuşuz gibi, ağıza alınmayacak cinsiyetçi sözler savuruyordu. İçeride kadınlar, çocuklar, gençler ve bir kaç erkek vardı. Buna rağmen kimseyi umursamıyor, göz göze gelmiyor, bulunduğu alanı yalnızca kendine ait sanıyordu. Bu yaklaşık on dakika sürdü.

Ben bu duruma daha fazla dayanamayıp şoföre:
“Seninle aynı ortamda bulunduğum için kendimden utanıyorum. Dur, ineceğim,” dedim.

Aracı durdurdu. Ama özür dilemedi. Mahcup olmadı. Başını öne eğmedi. Hemen savunmaya geçti:
“Yol vermiyorlar.”
“Adam önüme kırdı.”
“Zaten herkes böyle.”
“Ben ne yapayım?”

Yanlış ortadaydı ama sorumluluk alan yoktu.

Evime yürüyerek giderken yolda olanları düşündüm. Eskiden insanlar hata yaptığında biraz durur, başını eğerdi. Şimdi kimse başını eğmiyor ve en ufak bir mahcubiyet duymuyor. Herkes hemen açıklama yapıyor. Özür dilemek yerine gerekçe sıralıyor.

Bu yüzden bunun sadece bir dolmuş hikâyesi olmadığını düşünüyorum. Bu bir toplumsal refleks meselesi. Ve o toplumsal refleks değişmiş gibi görünüyor.

Bugün neredeyse hepimizin her gün karşılaştığı bir tablo yok mu?

Trafikte kimse kimseye yol vermek istemiyor. Sinyal vereni sıkıştıran var. Ambulansa bile yol açmamak için direnen var. Kornaya basınca “pardon” diyen değil, camı açıp kavga eden var. Herkes aceleci, herkes gergin ve neredeyse herkes kendini haklı görüyor.

Ama mesele yalnızca trafik değil.

Sokakta en küçük bir tartışma bile bir anda büyüyebiliyor. Omuz çarptın diye yumruk atan var, uyardığında saldıran var. Kamusal alan, ortak bir yaşam alanı olmaktan çıkıp adeta bir güç gösterisine dönüşmüş durumda.

Toplu taşımada yaşlı, engelli ve hamilelere yer vermemek sıradanlaştı. Uyardığında “Sana mı kaldı?” cevabı geliyor. Market sırasında öne geçen biri, yakalandığında utanmak yerine tartışmayı seçiyor. Çöpünü yere atan, uyarılınca “Belediye temizlesin” diyerek sorumluluğu üzerinden atıyor.

Aile içinde tablo farklı mı?

Maalesef değil.

Aile içi şiddet haberleri artık kimseyi şaşırtmıyor. Bir baba çocuğunu dövüyor ve “Sinirlendim” diyebiliyor. Bir erkek eşine şiddet uygulayıp “Beni tahrik etti” ya da “Kocasıyım, hem severim hem döverim” sözlerinin arkasına sığınabiliyor. Öfke neredeyse başlı başına bir gerekçeye dönüşmüş durumda. “Sinirliydim” cümlesi, her şeyi açıklayan bir mazeret gibi kullanılıyor artık.

Bazı okullarda öğrenciler öğretmenine bağırabiliyor, öğretmen öğrenciyi aşağılayabiliyor. İş yerlerinde insanlar başkasının emeğini sahiplenebiliyor ya da emek sömürüsü yapabiliyor. Haksızlık yapıldığında özür gelmiyor; üstüne bir de “Sen fazla hassassın” denilerek sorun küçümseniyor.

Nezaket zayıflık gibi görülüyor.
Saygı, ancak çıkar varsa gösterilen bir davranışa dönüşüyor.
Bencillik ise “kendini bilmek” diye sunuluyor.
Birinin sözünü kesmek normalleşmiş durumda.
Hakaret “samimiyet” sayılıyor.
Bağırmak “güçlü karakter” olarak görülüyor.
Özür dilemek ise neredeyse “eziklik” gibi etiketleniyor.

Ve en kötüsü ne biliyor musunuz?
Biz bütün bunlara yavaş yavaş alışıyoruz.

İlk başta bizi rahatsız eden davranışlar zamanla gözümüze daha az batmaya başlıyor. “Olur böyle şeyler” diyoruz. “Boş ver” diyoruz. Yanlış tekrarlandıkça sıradanlaşıyor, sıradanlaştıkça meşrulaşıyor. Tepki vermemek bir tercih değil, alışkanlık hâline geliyor. “Burası böyle” cümlesi, hem savunmamız hem de teslimiyetimiz oluyor.

Bazen kendi kendime soruyorum:

Bir toplum gerçekten ne zaman zayıflar?

Ekonomik krizle mi?

Siyasi gerilimle mi?

Yoksa insanların artık utanmamasıyla mı?

Tarihe baktığımızda utanmanın küçümsenen bir duygu olmadığını görüyoruz.

Tarihsel olarak Kürt toplumunda toplumsal düzen, aşiret yapısı ve örf hukukuna dayanırdı ve en etkili denetim aracı utandırmak ve mahcubiyet yaratmaktı. Yanlış yapan kişi yalnızca kendisini değil, ailesini ve aşiretini temsil ettiği için hatalar bireysel olmaktan çıkar, toplumsal bir sorumluluk hâline gelirdi. Köy meclislerinde veya kanaat önderlerinin huzurunda hesap vermek, özür dilemek ve barış istemek, kişiyi cezalandırmaktan çok mahcup ederek yanlışı kabul ettirmek amacı taşırdı. Amaç, bireyin içsel olarak hatasını fark etmesini sağlamak ve toplumsal düzeni korumaktı; çünkü yüz yüze ilişkilerin hâkim olduğu bir yapıda utanç ve mahcubiyet, topluluk tarafından uygulanan en etkili öğretici ve denetleyici mekanizmaydı.

Antik Atina’da bir yurttaşın adı bir çömlek parçasına yazıldığında bu sadece siyasi bir karar değildi. O kişi toplum önünde güven kaybediyordu. Sürgün elbette ağırdı ama asıl ağır olan, insanların bakışlarıydı. Onur kamusal bir değerdi. Güven kaybı, görünmez ama derin bir cezaydı.

Anadolu’daki Ahilik geleneğinde de benzer bir anlayış vardı. Bir esnafın “pabucu dama atıldığında” kimse bağırmazdı, kimse kavga etmezdi. Ama herkes görürdü. Bu sadece ticari bir yaptırım değildi; bir mahcubiyet ilanıydı. Mesele cezalandırmak değil, “Bu bana yakışmadı” diyebilmeyi mümkün kılmaktı.

Sovyetler Birliği döneminde insanların isimlerinin duvar gazetelerine asılarak eleştirilmesi bir tür kamusal utanç yöntemiydi. Ancak yukarıdan dayatılan utanç çoğu zaman korku üretir, insanı susturur ama gerçekten değiştirmezdi. Oysa kalıcı değişim, başkalarının baskısıyla değil, kişinin kendi vicdanıyla yüzleşmesiyle başlar. Unutulmamalıdır ki kolorku geçici itaat sağlar vicdan ise gerçek ahlâkî sorumluluk doğurur.

Karl Marx’ın “Utanmak devrimci bir duygudur” sözü de tam burada anlam kazanıyor. Çünkü utanmak, mevcut duruma razı olmamaktır. “Böyle olmamalı” diyebilmektir. İnsan kendinden rahatsız olduğunda değişmeye başlar. Hiç rahatsız olmayan ise hiçbir şeyi dönüştüremez.

Bugüne döndüğümüzde manzara pek iç açıcı değil.

Bir siyasetçi hakkında yolsuzluk iddiası ortaya atılıyor, “kumpas” diyor; bir şirket çevreyi kirletiyor, “algı operasyonu” diyor; bir akademisyen intihal yapıyor, “beni çekemiyorlar” diyor; bir fenomen bağışları açıklayamıyor, “yanlış anlaşıldım” diyor. Cümleler değişse de tavır değişmiyor ve hata abul edilmiyor, sorumluluk alınmıyor, bunun yerine mağduriyet üretiliyor. Özür gelmiyor, hesap verilmiyor; yanlış yapmak neredeyse sorun olmaktan çıkmış, asıl mesele yakalanmamak ya da krizi iyi yönetmek olmuş durumda. İmajı kurtarmaya yönelik açıklamalar var ama içten bir mahcubiyet yok; utanç artık yapılan yanlıştan değil, ortaya çıkmasından doğuyor ve bu savunma dili normalleştikçe toplumsal çürüme sessizce büyüyor.

Aslında dolmuştaki şoförle ülke gündemindeki bir figür arasında düşündüğümüz kadar büyük bir fark yok. Ölçek farklı olabilir ama refleks aynı: inkâr etmek, savunmaya geçmek, suçu başkasına atmak.

Eksik olan şey ise hep aynı: utanma duygusu ve mahcubiyetin yokluğu.

Çünkü insan gerçekten utanabildiğinde durur.
Durduğunda düşünür.
Düşündüğünde değişme ihtimali doğar.

Utanmayan ise sadece kendini haklı çıkarmaya çalışır. Bu tavır yaygınlaştığında mesele bireysel olmaktan çıkar, toplumsal bir alışkanlığa dönüşür.

Beni korkutan şey insanların hata yapması değil. İnsan hata yapar; bu doğamızın bir parçasıdır. Ama hatadan rahatsız olmamak, içimizin hiç sızlamaması asıl tehlikedir.

Yollar yapılabilir.
Binalar yükselebilir.
Teknoloji gelişebilir.

Ama insan küçülürse, bütün bunların anlamı azalır. Çünkü medeniyet betonla değil, vicdanla ve evrensel ahlâkî normlarla ayakta durur.

Şimdi kendime sorarken, size de sormak istiyorum:

Son ne zaman gerçekten utandık?
Son ne zaman içimiz sıkıştı ve “Bu bana yakışmadı” dedik?
Birini kırdığımızda, haksızlık yaptığımızda, öfkemize yenildiğimizde… durup sorumluluk aldık mı?

Unutulmamalıdır ki bir toplum bir günde çürümez; çöküş sessiz başlar. Bir özrün söylenmediği yerde, bir yanlışın savunulduğu anda, içimiz sızlaması gerekirken sustuğumuz o kısa anlarda… Mahcubiyet öldüğünde kaybettiğimiz şey yalnızca utanma duygusu değil, sınırlarımızdır. Çünkü “Bu bana yakışmadı” diyen iç ses sustuğunda geriye sadece haklılık kalır; herkes haklıdır, kimse sorumlu değildir. Oysa yüzün kızarması, başın eğilmesi zayıflık değil, insan kalabildiğimizin işaretidir. Utanabilen değişebilir; utanmayan ise yalnızca savunur. Yanlış büyür, vicdan küçülür ve bir gün kimsenin “Ben hata yaptım” demediğini fark ederiz. İşte asıl çöküş tam da o zaman başlar...

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.