Biliyorsunuz geçen hafta Yüksekova Devlet Hastanesi Önünde, Emek ve Demokrasi Platformu olarak “Anjiyo Ünitesi” yokluğu nedeniyle bir açıklama yapmıştık.
Ses verdi mi? Bilmiyoruz!
Bu vesile ile geçen yıl İstanbul’da hastane izlenimlerimi güncelleyip yazıya dönüştürdüm.
Geçen Sene İstanbul’un dev bir onkoloji hastanesinin acil servisinde karşılaştım o manzarayla. 62 yaşındaki bir amca, Van’dan kalkmış, otobüsle 24 saat yolda. Prostat kanseri teşhisi konmuş memleketindeki devlet hastanesinde, “Burada yapamayız, İstanbul’a sevk” demişler.
Yanında eşi, kucağında bir naylon poşet: içindeki üç günlük ekmek, peynir ve ilaç kutuları. “Oğlum, burada yatacak yer yok, otel 1500 lira, paramız yetmiyor. Hastanenin bahçesinde yatıyoruz, sabah doktor sırası için 4’te kalkıyoruz” dedi bana.
Bu sahne tek değil. Her gün yüzlerce onkoloji ve üroloji hastası, Diyarbakır’dan, Hakkâri’den, Şanlıurfa’dan, Mardin’den, Muş’tan…
Yani Kürt kentlerinden büyük şehirlere akıyor. Kanser, böbrek yetmezliği, mesane tümörü, prostat sorunları…
Bunların tamamı “merkezde tedavi olur” denilerek batıya sevk ediliyor. Çünkü Kürt kentlerinin çoğunda ne yeterince onkolog var, ne radyoterapi cihazı, ne de ileri ürolojik cerrahi. Sağlık Bakanlığı’nın “her ile bir kanser merkezi” vaadi kâğıt üstünde kaldı; gerçekte birkaç büyük ilde yoğunlaşıyor her şey.
Hastane kapısında başlayan işkence ise şöyle devam ediyor:
Sıra ve randevu cehennemi
MHRS’den “bir ay sonraya” randevu çıkıyor. Hasta İstanbul’a geliyor, otelde kalıyor (kalabiliyorsa), ama randevu günü “cihaz arızalı” ya da “doktor izinde” deniyor. Tekrar sıraya giriyor. Bir üroloji hastası bana anlattı: “Altı sefer geldim, hâlâ ameliyat olamadım. Her seferinde 4 bin lira yol parası.” Onkoloji hastaları için kemoterapi seansı bile 15-20 gün bekletiliyor. Kanser büyürken, hasta küçülüyor.
Barınma utancı
“Hasta konakları” denen yerler ya dolu ya da “sadece kemoterapi alanlara” ayrılmış. Geri kalanlar ya otellerde (gece 1200-2000 lira) ya da hastane koridorlarında, bahçelerde, cami avlularında yatıyor. Kürt kentlerinden gelenler özellikle dezavantajlı; dil bariyeri, “burada ne işiniz var” bakışları, çocuklarıyla birlikte sokaklarda kalan aileler… Bir kadın, “Beş çocuğumla birlikte Eminönü’nde banklarda uyuduk, sabah polisi ‘burası hastane değil’ diye kovdu” dedi. Sosyal hizmetler? Çoğu zaman “bütçemiz yok” cevabı veriyor.
Ekonomik kıyım
Seyahat masrafı, otel, yemek, refakatçi kaybı… Bir prostat kanseri ameliyatı için memleketinden ayrılan bir işçi, “Ayda 15 bin kazanıyordum, şimdi 45 gündür buradayım, işim gitti, birikim bitti” diyor. SGK bazı ilaçları karşılamıyor; yurtdışından getirilen hedefe yönelik ilaçlar 30-40 bin lira. Aileler evlerini, tarlalarını satıyor. Ölümden önce iflas ediyorlar.
Eleştirelim mi? Elbette.
Bu sistem, “sağlıkta eşitlik” diye diye merkeziyetçi bir canavar yarattı. Her şeyi İstanbul, Ankara, İzmir’e yığdı. Kürt kentlerinde bir onkoloji uzmanı bile yokken, “hasta sevk edelim” kolaycılığına sığındı.
Bakanlık “yeni hastaneler açtık” diye övünüyor; ama o hastanelerde ne radyasyon cihazı çalışıyor ne de ürolog. Sonra da “hastalar memnun” diye anket yapıyorlar.
Memnun olan kim?
Ankara’daki bürokratlar mı, yoksa Van’daki amca mı? Ya Yüksekova’daki hastalar, Şemdinli’deki peki Derecik ’teki?
Tabi ki; yereldeki hastanelerden “sevk”ler sağlık sistemindeki programsızlığın işaretidir. Devletin politikasızlığı bölgeler arası makasın açılmış halidir.
Düşünün Derecik hastayı Şemdinli’ye, Şemdinli Yüksekova’ya, Yüksekova Hakkari ya da Van’a “sevk” ediyorsa “bu paslaşmanın” dahilindeki hastanın sağlık sorunu ciddi derecede risktedir demektir.
Bu ülkede bir hasta, kanserle savaşırken bir de “nerede yatacağım, nasıl ulaşacağım, param yetecek mi” diye savaşmak zorunda kalmamalı. Sağlık bir hak olmalı, coğrafya cezası değil.
Van’dan gelen o naylon poşetli amcalara, eşlerine, çocuklarına bir kez daha bakın. Onlar sadece hasta değil; onlar sistemin başarısızlığının canlı kanıtı.
Ve unutmayın: Bir gün sıra size de gelebilir.
O zaman “neden Kürt kentlerinde tedavi yok” diye sormak için geç kalmış olmayın.