Oldu da bitti maşallah!

İskender Kahraman

Bir zamanlar Frankenstein (Frankeştayin) diye bir tıp öğrencisi vardı.

Bu parlak çocuk tüm olanakları ve kendi dehasını kullanarak özene bezene bir ‘üst insan’ yaratmaya çalışıyordu.

Amacı ise hastalıklara son verip ölümsüzlüğü başarmaktı…

Fakat yaşamın sırrını çözen bu zat, ‘üst insan’ yerine iki buçuk metre boyunda ucube bir şey yaratmıştı.

Yarattığı şeyden de hoşlanmayan Frankenstein, onu kendi haline bırakmıştı.

Ama ‘beni, sen yarattın, bana bir eş ver, sorunlarımı gider’ diye başkaldırmıştı yarattık.

Frankenstein isteklerini göz ardı edip kaçıyordu ondan.

Ama O, sahibini tanıyordu. Ve sahibinin peşini bırakmıyordu.

Her yerde onu kovalayıp ondan hesap soruyordu. Ta ki sahibini yok edene kadar.

Şimdi Türkiye’nin geçmişi de bir kâbus gibi, bir canavar gibi Türkiye’ye yapışmış durumda. Peşini bırakmıyor, beni sen yaratın diyor…

Türkiye, yönünü nereye çevirse, hangi tarafa adım atsa tıpkı Frankenstein gibi kendi yarattığı canavarlarla karşılaşıyor.

Ermeniler, Rumlar, Asurîler Kürtler…

Ve sahibini tanıyor bunlar.

Şimdi Türkiye kendi yaratığı canavarlarını yenemiyor. Artık onlar, Türkiye’yi yemeye başladı. Bundan kaçış da yok.

Bilindiği gibi 80 yılı aşkın bir süredir Türkiye Kürtlerin tüm haklarını gasp etmiş durumda.

İçerdeki Kürtlerin haklarını gasp etmekle kalmadı. Dünyanın herhangi bir yerindeki diğer Kürtlere de engel olmaya çalıştı, çalışıyor.

Kızıl Kürdistan’a, İran’dakilere, Irak'takilere, Suriye'dekilere, Avrupa’dakilere…

Hatırlanacağı gibi bir zamanlar ‘Irak’ta bir oldubittiyi asla kabul etmeyiz, orada bir Kürt oluşumu savaş sebebimizdir’ gibi cümleler söyleniyordu. Şimdi ise Suriye parçası (Rojava) için söyleniyor bu sözler.

Ama tüm dünya şahit ki ‘oldu da bitti maşallah!’

Çünkü Irak’ta oldu, Suriye’de oldu. Şimdi ise Irak’taki parça daha da genişliyor. Sırada İran ve Türkiye var.

Şimdi, Türkiye’nin bir taraftan Lice'de, Gever’de ya da Kürt şehirlerinin çoğunda demokratik taleplerde bulunan sivil insanları ceberut devlet aygıtıyla tarayıp katlettiğini; diğer taraftan tüm dünyanın gözü önünde IŞİD, EL NUSRA gibi çetelere devletin şefkat eli uzatılıp her türlü desteği verdiğini kör sağır herkes biliyor.

Bu örgütlerin temellerinin İstanbul’da atıldığını ve palazlandığı da biliyor,  toplantılarını Türk MİT’inin korumasında, Adana’da, Antep’te yaptıklarını da…

Zaten Rojava’daki Kürt karşıtı her türlü oluşuma Türk devletinin tüm imkânları seferber ettiği gerek BM gerekse dünya kamuoyu tarafından kabul görüyor. Bunu Türk yetkiler de kabul etti.

IŞİD, EL NUSRA gibi örgütler Rojava’da tüm dünyanın gözü önünde kıtır kıtır Kürtlerin kız çocuklarının kafalarını kesiyordu.

Allahuekber diyerek sokak ortasında kadınlara tecavüz edip kafalarını kesiyordu. Ama Türk dışişleri bakanı gururla ‘onlar bizim dostlarımızdır ve dostlarımız böyle şeyler yapmaz’ diyordu.

Hali hazırda bu gibi çeteler Türk sınırlarını ve devletini tepe tepe kullanıyorlar.

Ama şöyle bir gerçek de var ki boynuz kulağı geçmiş durumda artık. Bunların hepsi Türkiye'nin elinden kayıp gitti ve Türkiye’nin başına bela oldu.

Yani Türkiye, Katar, Suudi Arabistan el ele verip bu canavarları da yaratılar. Şimdi ise üstesinden gelemiyorlar.

Malik’inin, İran’ın ya da Türkiye'nin, bunların kökünü kazıyacağız diyerek bol keseden atmalarına da bakmayın. Bunları, özellikle Irak’tan söküp atmak onların harcı değildir.

Anlaşılacağı gibi Türk devleti sözde‘derin strateji’iyle dünya güçlerinin defalarca tecrübe edip zararlı çıktığı yöntemi yeni yetme yeşil-emperyalist dürtülerle denedi, aynı şekilde bataklığa batıyor. 

Önceki bayrak olayları gibi devletin eski muhbiri olduğu söylenen bir çocuğun bayrağı indirmesiyle tüm ülkeyi seferber eden devlet erkânı kendi yaratığı bir canavarın konsolosluğu işgal etmesiyle çaresiz kalmış durumda olması buna iyi bir örnektir.

Başbakanından, yazarına sıradan vatandaşından aydınına kadar ‘indirin (öldürün) o çocuğu’ dediği bir ülkenin içerisinde bulunduğu rezalet ve cehalet de başka bir araştırma konusu.

Rus Başkanı Putin, ‘Türkiye cihatçı çetelere destek vermekle cebinde akrep taşıyor; cebinde akrep taşıyan sonuçlarına da katlanır’ demişti.

Ve şimdi akrebin zehri Türkiye’ye akmaya başladı.

Yukarıda da yazdığım gibi Türkiye, kuşkusuz bu örgütleri Kürtleri engellemek için kurup destekledi. Ama bunlar Kürt yürüyüşünü durduramadı; tersine hak yerini buldu ve Kürtlerin büyümesine sebep oldu.

Bilindiği gibi IŞİD ve benzeri oluşumlar Rojava’da yenildiler. Kuşkusuz güneyde de yenilecekler.

Zaten bunlar, kime saldıracaklarını biliyor. Yani, bunların başka bir stratejisi yoktur, bunlar sadece savaşır, öldürür-ölür sanılmasın.

Aksine, IŞİD nereye girip girmeyeceğini, nereyi tutması gerektiğini, nereden çekilmesi gerektiğini, petrol hatlarını, santralleri, barajları, su kaynaklarını, hangi örgütü-devleti ne zaman karşına alacağını biliyor.

Çoğu Saddam’ın eski kadroları olan Komutanlarının, ‘biz Kürdistan’a saldırmayacağız demeleri’ buna işarettir.

Sonurç olarak, Türkiye kendi tavında kör, sağır, dilsiz iç kamuoyuna dönük milliyetçi üstünlük davulunu çala dursun. 21. yüzyılın rüzgârı tüm haşmetiyle Kürtlerden yana esiyor şimdi.

Gerçi bakış pencereleri son derece dar olan ve komşunun dilini, ne yiyip içtiğini dahi bilmeyen gerek Kürt, gerekse Türk aydınları Irak’taki kaos durumunu Kürtlerin aleyhine yorumluyorlar.

Belki, yakın zamanda yapılan ve kayıtları internete düşen Türk Dışişleri toplantısında “MİT Başkanı Hakan Fidan’ın, ‘gerekirse IŞİD eliyle Süleyman Şah türbesine 8 füze attırırız bu da bizim oraya müdahale bahanemizi doğurur’ sözlerinden dolayı böyle düşünüyorlar. Fakat böyle bir durum yoktur.

Boşluğu doldurma zamanıdır. Bu boşluğu da Kürtlerden başka kimse dolduramaz. Her kim o boşluğu şimdi doldursa orada kalıcı olacaktır.

Tartışmalı bölgelerin teker teker Kürtlerin eline geçmesiyle bu durum daha iyi anlaşılacaktır.

Irak Anayasası'nın 140. Maddesine göre Kürdistana ait olan fakat şimdi tartışmalı hale gelmiş olan yerlere gayrimeşru grupların saldırısı Kürtlere zaten meşru müdahale fırsatını doğurmuştur.

Şu bilinmeli ki fırsatlar kaosta oluşur. Ve şimdi Kürtler için tarihi bir fırsat daha doğmuştur.

Konjüktür ve rüzgâr da Kürtlerden yana. Yani Musul, Kerkük ve diğer tartışmalı bölgelere müdahale etmenin tam zamanı.

Gerçi romantik önerge, yönergelerle uğraşan ve Türklerden çok Musul’un Türk konsolosluğunun derdine düşen Türkiye’nin Kürt sivil siyasetinin harcı değildir; fakat güneyli Kürtler ve PKK bu kaosu yönetebilecek durumdadır.

Zaten gerek PEŞMERGE ve gerekse PKK-YPG- gereğini yapıyor.

Yorum Yap
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar (7)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.