Mevsim narçiçeği açmıştı

İrfan Sarı

Habur ya da diğer adıyla Halil İbrahim sınır kapısı Türkiye ve Kürdistan baharına ev sahipliği yapmaya dursun…

Biz yolumuza devam edelim…

Dohuk platosu uzadıkça uzuyordu. Ufuk çizgisine değin bir tek yükselti yok neredeyse. İçerilere doğru gittikçe yeşil bir dünya eşlik ediyor düşlerimize..

Bir otobüs yolculuğu bu…

Tıklım tıkış farklılıklar ve bir yolculuk…

Avurtlarımızda bin yıllık çizgiler… Avuçlarımızda paslı nasır… Göğsümüzde esmer bir ay ışığı… Yol uzun ve yeşil. Yer yer Saddam mezaliminden kalma karakol ışıkları da eşlik ediyor bu yolculuğa.

Kent devrimini başlatmış ama bitmemiş hala.

İlk defa Kürdistan’la açık görüş yapanlar ve evvelden bu görüşmeleri sürdürenler var aramızda. Yer imlerini tanıyanlar bilgelikle tarif ediyorlar.

Şahsen ben en çok kentin hoşuma giden iklimini ekmek arası yapar gibi iştahla beynime alıyorum.

Bir bilseniz özgürlüğün özgüveniyle büyüyen kentler federe Kürdistan’a ne çok yaraşıyor, şaşırırsınız…

Başkent Hewler’e varışımız gecenin yarısına denk geldi. Yolculuğun yorgunluğu ile koğuş sistemini andıran adı ilginç bir otelde uykuya çekildik.

Çünkü sabah ile Süleymaniye’ye doğru yola koyulacağız.

Hewler bana hep petrol kokusunu hatırlatır. Dümdüz bir ova ama yine de petrol kokusu yükselir topraktan. Şimdilerde bu başkent sınırsız bir şekilde büyüyor. Plazalar, AVM’ler, modern siteler ile büyüdükçe büyüyor. Planlı büyüyen bu başkent 30, 60, 90'lık daire biçimindeki ana caddelerin etrafına kuruluyor.

Planlandığı gibi sabah erkenden otobüsümüzle yolculuğumuza başlıyoruz.

Güvenlik gerekçeli oluşturulan peşmerge karakolları çarpıyor gözlerimize. Ayrıca doğal gaz sızıntılarının çıkardığı alevlere bakınca “petrol kokuyor” demelerim güçleniyor. Ancak ilginç olanı deli fişek Kürdistan dağlarından akıp giden tatlı sular gibi bu gazda boşu boşuna yanıp duruyor. Galiba devlet olmanın eksik kalmış yönleri deyiveriyorum sessizce.



Süleymaniye’ye vardığımızda daha derli toplu, daha tertipli bir şehir ile karşılaşıyoruz. Bilen arkadaşlar bu kentin entelektüel bir kimliğinin olduğunu söylüyorlar. Süleymaniye üniversitesinin bu entelektüel kimlikteki rolünün tartışma götürmediği bir gerçek. İşyerlerinin vitrini, yapıların dış görünümü, cadde bu şehrin doygun ve birikiminin resmi olarak çıkıyor öne.

Geldiğimiz kentlerin düz platolarının işlenmediğini görünce üzülmüştüm. Dohuk savaştan sonra istirahata çekilmiş ve tüketim kültürüne bürünmüş olarak görünüyordu. Hewler için “toprak işlemek zor” dediler çünkü aşırı sıcakta bitkiler erken yanıp, sararıyormuş. Fakat kaldığımız diğer günlerde edindiğim izlenime göre Başkentin ayrıcalıkları halkın önemli bir kesimini tembel etmiş gibi görünüyordu.

Buna rağmen Süleymaniye toprakları ekiliydi.

Kerkük’ten geçerken otobüsümüz durduruldu. Özel birlikler ve özel donanımlı askerlerin kontrolü çok bariz görünüyordu. Fotoğraf çeken grubumuza çıkışacak kadar sıkı bir denetim vardı. Bu şehir kimleri kendine aşık etmedi ki?

Kerkük’ten sonra yolun iki yakası nar ağaçları ile dopdoluydu, belli ki burada güneş ve su çalım çalımdı. Yeşil bitki örtüsü, masmavi gökyüzü, o gökyüzüne dadanan yağmur bulutları arasında açan kıpkızıl narçiçekleri…

Her adımda bir parçamı, bir duygumu bıraktım. Toplayamadım kendimi sonra.

İşte tam o ara burnuma elma kokusu geldi. Anladım ki Kürtleri zehirli gazla toplu olarak öldürdükleri kente gelmiştik.

O soykırım denemeleri yapılan şehrin üstünü örten yeşil örtünün dibinden yükselen elma kokusu hiç bitmeyecekmiş gibi dolaşıyordu havayı.

Kendi kendime “şimdi bir mucize olsa, tanrı uyandırsa ölen çocukları, anneleri, babaları ve onların yerine beni öldürse” yok demezdim.

Dünden beri geldiğimiz platonun bittiği yer gibiydi burası, az ötede dağlar vardı… Yamacın dibine kurulan şehre atılan bombalar ve gazdan kaçmak için dağlara yönelmişler ancak elma kokusunu andıran gaz rüzgarla işbirliği yapıp peşlerine düşmüş ve yakaladığı yerde zehirleyip uyumalarına ve bir daha uyanmamalarına neden olmuş.

Kaçan çocuklar, dağların öte yakasındaki İran’a sığınıyor ve kayboluyorlar. Kim kaldı? Kim öldü ailelerinden belli değil. Trajedinin bir başka boyutuydu bu…



Halepçe müzesindeki manzara, insanlık suçunun manzarasıydı. Kümes hayvanları, evcil hayvanlar, babalar, anneler, çocuklar kimyasal silahın kurbanları olmuştu… Kanatlanıp uçan kuşların bile bu barbarlıktan kaçamadığı ve yere doğru hızla ölü bedenleriyle düştüğünü öğreniyoruz.

Kendi değişiyle “mucize eseri kurtuldum” diyen o delikanlı olup biteni anlatınca gözyaşları sel oldu. “Kefene sarıldıktan sonra canlanmış ve kefen içindeyken gelen gazetecilerin birine durumu anlatmış bu delikanlı”



Hüzün vardı her yerde... Yolda tanık olduğumuz yeşilin üstünü kireç tozu gibi beyaz bir tabaka örtmüş o gün. Kimyasal patlamanın yarattığı elma kokusu ve o beyaz örtü unutulmamış… Geriye beş binden fazla ölü on binden fazla yaralı ve sayısız kayıp kalmış.

Temsili anıt mezarlık o mezalimin başka yüzü…

Ölmüş kuşların kanatları ve insanların mezar taşları hangi kiralık insanın yüreğine sığabilir ki?

Ve dönüyoruz, yolun iki yakasında kıpkızıl narçiçekleri. Yüreğimizde bir iklimin yeşil hatıraları, kalbimizde sönmeyecek bir katliamın çığlığı.

Yorum Yap
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar (5)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.