“Bu memlekette herkes bağırıyor, kimse bir şey anlatmıyor!”
Bu cümleyi duyduğumda içimden “tam isabet” dedim. Çünkü gerçekten de öyle. Sokakta, televizyonda, sosyal medyada, aile sofralarında… Herkes bir şey söylüyor ama neredeyse kimse bir şey anlatmıyor. Söylenenlerin çoğu, düşünülmüş bir fikrin ürünü değil; tasarlanmış bir duygunun yaygarası.
İşte bu noktada devreye manipülatörler giriyor. Onlar bağırışın en büyük ustaları. Çünkü bağırış, düşünmeyi engeller. Öfkeyi, korkuyu, ezikliği, gururu, “biz-onlar” ayrımını tetiklediği anda mantık devre dışı kalır. Manipülatör için en verimli zemin, tam da bu gürültüdür.
Manipülatör size asla “şu politika şöyle bir sonuç doğurur, veriler şöyle diyor” demez. Bunun yerine size bir düşman gösterir. Bir kahraman gösterir. Bir mağduriyet anlatır. Bir gurur hissi verir. Hepsi duygusal kısa yollar üzerinden çalışır. Çünkü mantık uzun yoldur, duygular ise anlıktır ve kolayca yönlendirilebilir.
Sosyal medyada gördüğümüz o keskin, iğneleyici, hakaret dolu paylaşımların çoğu, düşünce değil, manipülasyon aracıdır.
Amacı tartışmak değil, karşı tarafı “öteki” ilan ederek kendi kitlesini kenetlenmeye çağırmaktır. “Bakın onlar ne kadar kötü, biz ne kadar haklıyız” hissi, en eski ve en etkili manipülasyon tekniğidir. İnsan beyni buna bayılır; çünkü aidiyet ihtiyacı karşılanır, düşünme zahmetinden kurtulunur.
Siyasette, medyada ve hatta iş hayatında da aynı mekanizma işler. Gerçek sorunlar masaya yatırılmaz, çünkü gerçek sorunlar karmaşıktır ve çözüm üretmeyi gerektirir. Onun yerine suni gündemler, sembolik kavgalar, kişiselleştirilmiş saldırılar tercih edilir. Manipülatör bilir ki, insan bir kez öfkelendikten sonra gerçeği aramayı bırakır. Artık sadece “kendi tarafını” haklı çıkarmak ister.
En tehlikelisi de şu: Manipülatörler zamanla o kadar ustalaşır ki, kendilerini bile ikna ederler. Kendi yalanlarına inanmaya başlarlar. O zaman iş bitmiştir; çünkü artık samimi bir şekilde yalan söylemektedirler. Bu tür insanlar en zor teşhis edilenlerdir.
Peki, biz ne yapacağız?
Susmak da çözüm değil. Çünkü susanlar da manipülatörlerin değirmenine su taşır. Çözüm, bağırmadan konuşmayı öğrenmek. Soru sormayı, “neden?” demeyi, duyguya kapılmadan önce bir adım geri çekilmeyi alışkanlık haline getirmek. Bir iddiayı duyduğumuzda ilk tepkimiz “bu doğru mu?” değil de “bunu söyleyen kim, ne kazanmak istiyor?” sorusu olmalı.
Bu memlekette gerçekten bir şey anlatmak isteyenler var. Ama sesleri, bağıranların gürültüsü içinde kayboluyor. Onları duymak için önce kendi iç sesimizi susturmamız, sonra da manipülatörlerin yarattığı yapay fırtınaya karşı kulaklarımızı tıkamamız gerekiyor.
Çünkü susan çoğunluk değil, bağıran azınlıktır. Ama bağıranlar o kadar yüksek sesle bağırıyor ki, sessiz kalanların var olduğunu unutturuyorlar.
Büyük fotoğrafı manipüle ederek küçük detaylar üzerinden algı oluştururlar. Bu her zaman iktidarın işine yarar. Küçük zerreciklerle toplumu boğarlar ve gerçekte olup biteni unuttururlar.
Unutmayalım: Gerçek güç, bağırmakta değil, anlatabilmektedir.
Ve bu memleket, artık daha çok anlatmaya, daha az bağırmaya muhtaç.