İnsanlığımıza ne zaman rahmet okumaya başladık?

Tuncay Çelik

Hiç düşündünüz mü, bir sabah uyansak ve artık kimsenin ölmeyeceğini öğrensek ne olurdu?

İlk başta kulağa güzel geliyor, değil mi? Kaybetmekten korktuğumuz insanlar hep yanımızda olacak, kimseye son kez sarılmayacak, hiçbir vedanın ardından keşke demek zorunda kalmayacağız.

Ama biraz düşününce insanın aklına başka sorular da geliyor...

Babamı dört buçuk yıl önce kaybettim. Yoğun bakımdaydı ve 40 küsur gün orada kaldı. Her gün babamı görmeden edemeyen ben, o 40 gün boyunca aramızda sadece bir duvar olmasına rağmen bir saniye bile gidip onu görmedim. Daha doğrusu, son hâlini görmeye cesaret edemedim.

Ama ömrüm boyunca unutamayacağım son anlarına tanıklık ettim. Yoğun bakımı gören bir pencere vardı. Aramızda sadece 30 metre vardı. Bilinci tamamen kapalıydı. Kolunu yukarıya kaldırıyor, sonra tekrar göğsüne bırakıyordu. Ben ise babam uyanıyor diye o camın önünden mutluluk gözyaşları içinde uzaklaşmıştım. Meğer o an, farkında olmadan babamın son anlarına şahitlik ediyormuşum. Bir süre sonra hastane yönetimi bizi arayıp "Babanız vefat etti." dedi.

O an ne hissettiğimi anlatacak bir kelime, kuracak bir cümle bulamadım. Hâlâ da bulamıyorum ve büyük ihtimalle hiçbir zaman da bulamayacağım...

Uzun bir süre bu duyguyla yüzleşmekten kaçındım. Oysa ölümün insanda yarattığı o tuhaf, anlamlandırılması güç hissi sorgulayan ilk kişi ben değildim elbette. Kabil ile Habil'den bu yana insan, ölümün karşısında hep benzer duygularla yüzleşmişti. Gılgamış'ın dostu Enkidu'yu kaybettikten sonra ölümsüzlüğü arayışına sürüklenmesi de bu yüzleşmenin en eski örneklerinden biriydi mesela...

Ama insan ölümü çoğu zaman mezarlıkta soğuk mezar taşlarını görünce, sosyal medyada birinin vefat haberine denk gelince ya da bir caminin hoparlöründen sela sesi yükselince düşünüyor. O da bir anlığına... Sonra hemen "Tövbe tövbe, ölüm bizden uzak olsun." deyip konuyu kapatmaya çalışıyor.

Oysa hepimiz biliriz ki bir cenaze töreninde imam, mezarlıkta vefat eden kişinin tabutunun başına geçip "Ey şu anneden olma kızı ya da oğlu..." diye başlayan telkine başladığında orada bulunan herkesin içine tarifsiz bir his çöker. İnsanın kendini ister istemez sorguladığı, hayatın ve ölümün anlamını bir anlığına da olsa düşündüğü o anın ağırlığı bütün mezarlığa yayılır.

Ve evet, bütün merasimler ve dinî ritüeller bittikten sonra insanlar hayatın olağan akışına geri döner. Çünkü ölüm ne ilk kez yaşanıyor ne de son kez yaşanacak. İnsanlık, ilk insanlardan bu yana ölümün varlığını kabul ederek hayatını ona göre şekillendirmeye başlamıştı.

Bütün bu hislerin ağırlığıyla baş başa kaldığımda, babamın vefatından sonra uzun bir süre aklımın bir köşesinde aynı soru dönüp durdu: Ölüm bir kurtuluş muydu, yoksa her şeyin sonu mu?

Ayrıca birde dünyadan gelen ölüm haberleri, bizden çok uzakta yaşanan ve pek de iç açıcı olmayan olaylar da bu sorulara eklenince kendimi daha derin bir anlam arayışının içinde buldum. Ölümü yalnızca insanın başına gelen kaçınılmaz bir son olarak değil, hayatın kendisini sorgulamaya açan bir mesele olarak düşünmeye başladım.

Ta ki geçen yıl Van'da bir kitapçıda tesadüfen karşıma çıkan Portekizli yazar José Saramago'nun "Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş" kitabını okuyana kadar.

Saramago, kitabında bir ülkede ölümün ortadan kalkmasıyla yaşanabilecekleri anlatıyor bize. Ama okudukça meselenin yalnızca ölüm olmadığını, asıl meselenin nasıl bir dünya kurduğumuz ve bu dünyada insana ne kadar değer verdiğimiz olduğunu düşünmeye başlıyoruz. Çünkü ölüm ortadan kalkınca toplumun yapısı, ekonomik düzen, inançlar ve insan ilişkileri de sorgulanır hâle geliyor. Daha önce pek düşünmediğimiz birçok meseleyle karşı karşıya kalıyoruz. Kitabın bizi, biz yapan bütün değerleri sorgulamamıza neden olduğunu söylesem yanlış olmaz.

İnsan bunları düşününce biraz rahatsız oluyor hâliyle. Çünkü biz insanlar, bazen bir şeyin ne kadar değerli olduğunu, onun yokluğunda değil, yokluğunun bizi nasıl etkilediğinde anlıyoruz ne yazık ki...

Ama benim asıl takıldığım yer başkaydı tabii.

Bunu önce kendime, sonra size sormak istiyorum arkadaşlar.

Biz gerçekten yaşamayı mı seviyoruz, yoksa ölmekten mi korkuyoruz?

İkisi aynı şey değil bence. Yaşamayı sevmek, sadece kendi hayatına tutunmak olmasa gerek. Başkasının hayatını da en az kendi hayatın kadar değerli görebilmektir diye düşünüyorum. Peki, bunu ne kadar başarabiliyoruz? Hiç düşündünüz mü?

Gündelik hayatımızdan yola çıkarak bir düşünelim. Ve dürüst olalım, hepimiz ölmekten ve acı çekmekten korkarız. Kendimizi korumaya, başımıza kötü bir şey gelmesin diye önlem almaya çalışırız. Ama başkasının yaşamı söz konusu olduğunda aynı hassasiyeti ne yazık ki her zaman gösteremiyoruz. Hatta bazen kendi çıkarlarımızı başkasının hayatından daha önemli görebiliyor, bencilce davranabiliyoruz.

Toplumumuzda bunları görüyoruz, bazen de birebir tanıklık ediyoruz. İki aile dünya malı yüzünden birbirine saldırıyor, insanlar ölüyor ve mesele zamanla kan davasına dönüşüyor. Alacak verecek meselesi yüzünden insanlar birbirini öldürebiliyor. Bazen de trafikte kendi hâlinde yoluna devam eden bir insanın hayatı, bir başkasının dikkatsizliği yüzünden sona erebiliyor. Örnekleri çoğaltabiliriz tabii.

Peki, bütün bunlar bize neyi gösteriyor? Kendi hayatımızı bu kadar değerli görürken başkasının hayatını nasıl bu kadar kolay gözden çıkarabiliyoruz?

Bu sorular arasında gidip gelirken şunu da belirtmek isterim: Bu mesele yalnızca bizim toplumumuza özgü değil. Biraz daha uzağa baktığımızda, dünyanın farklı yerlerinde yaşananların da bizi aynı soruyla karşı karşıya bıraktığını görüyoruz.

Dünyanın bir yerinde insanlar hayatta kalabilmek için mücadele ederken başka bir yerinde insanlar başkalarının hayatı üzerine karar verebiliyor. Somali'de, Sudan'da, Suriye'de, Ukrayna'da, İran'da, Filistin'de ve daha ismini sayamadığımız nice yerde insanlar yaşam mücadelesi veriyor. Kimi dünya malı uğruna başkasının hayatına kıyarken kimi de yaşamını sürdürebilmek için en temel ihtiyaçlarına bile ulaşamıyor.

Birileri daha uzun yaşamanın yollarını ararken Afrika'da bir çocuk açlıkla mücadele ediyor. O çocuk hayata tutunmaya çalışırken biz kendi dünyamızda yaşamaya devam ediyor, bazen onun varlığından bile haberdar olmuyoruz.

Bütün bunların arasında hayatımızı sürdürüyoruz. Çünkü bize böyle bir hayat öğretildi ve çoğu zaman sorgulamadan yaşamaya devam ediyoruz. Bazen üzülüyor, bazen öfkeleniyor, bazen birkaç cümle kurup geçiyoruz. İnsanın en tuhaf özelliklerinden biri olan unutmak devreye giriyor ve dün bizi derinden etkileyen bir olay, bugün gündelik hayatın sıradan bir parçasına dönüşüyor.

Bu arada yanlış anlaşılmasın, demiyorum ki insan sürekli acı çeksin, her şeye isyan etsin ya da dünyanın bütün yükünü omuzlarında taşısın. Ama en azından bir durup düşünmekte fayda var diye düşünüyorum.

İşte beni asıl düşündüren başka bir şeyse tam da bu arkadaşlar.

Alışmak ya da en sade hâliyle kayıtsızlaşmak...

Peki, dünyada değişen şey acının kendisi mi, yoksa bizim ona karşı geliştirdiğimiz kayıtsızlık mı?

Belki de insanın en büyük tehlikesi ölmesi değil, yaşarken bazı şeyleri hissetmemeye başlamasıdır. Artık bunu ne yazık ki kabul etmeye başladım.

Saramago'nun kitabında ölüm bir anda ortadan kalkıyor olabilir. İlk bakışta bunun insanlık için büyük bir nimet olduğunu düşünebiliriz. Kim istemez ki sevdiklerini kaybetmemeyi, ölüm korkusu yaşamamayı? Ama kitap ilerledikçe işin o kadar basit olmadığını görüyoruz. Ölümün olmadığı bir dünyada da hastalıklar, çaresizlikler, çıkar ilişkileri ve insanın kendi düzeniyle ilgili sorunlar varlığını sürdürüyor. Çünkü bir şeyin ortadan kalkması, onun etrafında şekillenen bütün sorunların da ortadan kalkacağı anlamına gelmiyor.

Ayrıca insanları kimliklerine, ırklarına, dinlerine, dillerine; daha yerelde ise aşiretlerine veya ait oldukları topluluklara göre ayrıştırıp onlara düşmanca yaklaşmamak gerektiğini, sahip olduğumuz para ya da gücün bize her şeyi yapma hakkı vermediğini de çağrıştırıyor.

Daha uzun yaşamak, daha iyi bir insan olmak anlamına gelmiyor. Belki de bin yıl yaşasak bile birbirimize yaptığımız kötülüklerden vazgeçmeyeceğiz. Sanırım Saramago'nun kitabı bana en çok bunu düşündürdü: Ölüm ortadan kalksa bile insanın bencilliği, hırsı ve kayıtsızlığı ortadan kalkmayabilir.

Bilmiyorum arkadaşlar. Belki de bu kitabı okuduktan sonra insanın elinde kesin cevaplar kalmıyor.

Bütün bunları düşündükten sonra insan ister istemez kendine dönüyor. Ben nasıl bir insanım? Başkalarının acısı karşısında ne kadar duyarlıyım? Dünyada yaşanan kötülüklere üzülürken kendi hayatımda neyi değiştirebiliyorum? Birilerinin acısına alışırken vicdanımdan neleri eksiltiyorum?

Belki de önemli olan, bu soruları kendimize sormakla kalmayıp hayatımızda bir şeyleri değiştirebilmek. Bir başkasının yükünü hafifletmek, haksızlık karşısında sessiz kalmamak ve insanlara kim olduklarına bakmadan değer verebilmek... Belki de insan olmanın anlamı biraz da burada yatıyor.

Sonsuz bir sevgiyle kalın...

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.