İçerde kalan yazılar: Kış çayı

İrfan Sarı

Batı yönünden esen rüzgâr, Avlunun en tepesindeki jiletli tellere takılan beyaz naylon poşeti durmadan havalandırıyordu. Bazen sıkıştığı köşelerde çıkardığı uğultu-ıslık bazen de tellerde duran naylon poşetin çıkardığı hışırtı sesi baskın oluyordu. Çatıyı da gezerek geçerken, Mozart’a benzemese de kendi orkestrasını iyi yönetiyordu rüzgâr.

Gökyüzü ise masmavi hakimiyetin atlasına umut serpmişti. İnsanı içine alıp çeken mavinin çatıya rast gelen güneyinde pamuk pamuk bir top bulutunu önüne katmış sürüklüyordu. Doğu yönüne doğru başlayan bu yolculuğun üst bölgesinde mavi giderek berraklaşıyordu. Sabahattin Ali’nin, “Görmek istersen denizi/Yukarıya çevir yüzü” mısraı çalındı kulağıma her nedense. Bulutun, rüzgârın önüne düşüp sürüklenişi hâlâ sürüyordu muhtemelen on-on beş dakika süren bu kovalamacada bazen, bulutta parçalar ayrılır gibi olsa da rüzgâr hemen etrafını sarıyor ve sürmeye devam ediyordu. Mavi ve Beyaz’ın bu muazzam uyumunda, rüzgâr da haylaz çocuklar gibi koşuşturup bu manzaraya ayrı bir ayrıntılar katıyordu. Büyük ve toplu bulut sürüklenişi biterken, küçük, biraz da cılız bir bulut parçası daha da göründü, aynı yöne giden bu yolculuk kısacık bir gösteriden sonra, büyük buluta yetişme telaşı içinde hemencecik kayboldu.

Pürüzsüz mavinin serili olduğu gök, bir bulut geçidine fırsat vermiş ve bende bu görüntü ile geçidi koğuşun penceresinden çıplak gözle çekiyorum manzarayı. Koğuş penceresinin kadrajına yansıyan bu anı belli ki bundan sonraki zamanlarda da yakalayıp yazıya dökmek mümkün olabilecek.

Her ne kadar böylesi büyüleyici renkler ve sesler gösterilerini sürdürse de hava sertti. Üşümemek için (bu beton demir karışımı yapının içinde) sıkıca giyinmiş döküm peteğe gömülmüşüz.

Doğanın bu muhteşem gösterisi, rüzgârın bir bulutu yerinden sürükleyip başka bir yere götürmesine olanak verdikten sonra: Usulca güneş belirdi. Aslında rüzgâr, bulutu yerinden zorla sürüyordu. Çokta takılmadan bu detaya hemen güneşin düştüğü noktaya siper olmak üzere hareketlendik. Keza güneş bu sürprizi bu cezaevine geldiğimizden beri yapmamıştı. Mühendis her kimse, bu yapıyı güneşten sakınabilmek için bütün hasımane hünerini dökmüştü. Sanki bu yapıya güneş girmesin diye özel bir staj, özel bir eğitim almış.

Güneş doğuşundan epey bir zaman sonra, geldiği bu seviyede dahi koğuşa doğrudan yansımıyor, verevine çarpıyordu. Yani cama değdiği yerden yanlamasına yansıyordu. Değdiği duvarın dibinde basamaklar vardı, adeta duvarların içine sığındık. Güneşi sırtımıza aldık ve bugün erken gelen gazeteleri okumaya başladık. Gerçekten de soğuktu ve güneşin çelimsiz ısısının merhametinde okumaya başladığımız gazetelerin başlıkları hiç iç açıcı değildi. Soğuktu. Havadisler savaş tamtamlığı yürüten emperyallerin taktiklerini konu etmişti. Çoğu analiz bölgedeki savaş senaryolarının yarını için umut vermiyordu. 2019’dan kalmış bu savaş yelpazesi 2020’de ateşi iyice gürleştirmiş, her bir yeri diken üstüne getirmişti. Dünyanın en uzak yerlerinden Ortadoğu’nun orta yerine gelmiş, savaşı koordine görevi almış bu güçlerin yanında durmaktan başka şansı olmayan yerel güçler de var. Ortadoğu’da sömürülecek kaynaklar, kan, gözyaşı, sürgün, talanla birlikte katmerlenerek büyüyordu. Tabi bu savaş gündemlerinin arasında, doğal olarak ülke içindeki ekonomik açmazı, daralmayı ve diğer siyasal gelişmeleri perdelemiş – görünmez yapmıştı. İşçilerin cılız sesi ve ekonomik buhran içindeki ailelerin intihar haberleri de vardı bazı haber başlıklarında. İşçilerin teri, emekleri üç kuruşa hesaplayan ve devletin kanatları altına girmiş patronlara para kazandırmaya devam ettikçe, bizim sırtımıza vursun diye sığındığımız güneşi görmeleri pek olası görünmüyor. Hani onlara dair güneşin doğuşunu görmek muazzam olacak, bundan şüphe duymak yok.

Gerek sendikaların hallerinden memnun tavırları gerekse grev yasakları mevcut sömürünün sürmesini muhtemel kılıyor. Oradan kadın cinayetlerine uzanıyor haber başlıkları. Her gün kadın cinayetleri haberleri duyuluyor zaten. Ayrıca taciz ve tecavüz almış başını gidiyor. Yasal düzenlemelerde artık tecavüzcüsü ile evlenmeyi, küçük yaşta evliliği işaret ediyor. Bu bağnaz ve ilkel dürtü o kadar cesaretlenmiş ki artık yasallaşmayı zorlamaktadır. Bu gidişin önü alınır mı bilinmez ama hükmünü korkmadan sürdürmeye devam edeceğine şahitlik edeceğiz görünen…

Dünyanın bir başka banliyösünde, bir milyon iki yüz elli bin canlının yok olduğu orman yangınları göze çarpıyor. Aylardır süren yangınlar, orman habitatını ve canlı varlığını bu düzeyle yok ederken, yine başka bir banliyöde develeri tüfekle öldüreceklerini açıklayan bir haber çarpıyor göze. Develerin öldürülmesine gerekçe ise “Develerin tükettiği fazla su” olarak gösteriliyor.

Bunları okurken güneş kısa misafirliğini sonlandırmıştı. Mesele çift cam ve demir parmaklıkların arasından sızıp içeri girmekten ibaret değildi elbette, ışıklarını içeri göndermesi mücadelenin nelere kadir olduğunu ve sonuç alabildiğinin bir mesajı gibiydi. Biz de bu dört duvar arasındaki mesajımızı almıştık güneşten.

Mavi gökyüzü ise bize bakan tarafıyla berraklığını, parlaklığını sürdürmeye devam ettiriyordu. Temposundan hiç taviz vermeyen rüzgârın naylon poşetle olan vuruşması bıraktığımız yerden devam ediyordu. Jiletli tellere takıldığı yerden mücadelesini sürdüren naylon poşetin hışırtıları koğuşun bu yerinden rahatlıkla duyuluyordu. Avluda ise durum sakin görünüyordu. Belli ki rüzgâr aşağı inmeye cesaret edemiyordu. Ne var ki, etkisi altına aldığı hava tabakası buz kesmiş ve ciğerlerimize işliyordu. Birkaç voltadan sonra yeniden döküm kalorifer peteğinin önündeki sandalyelerimize oturduk. Ilıktı. Bu gün nispeten iyiydi geçen günlere göre. Soğuk havanın hâkimiyetini memleketin havasıyla kıyaslar konuşmalarımız başladı. Epeyce uzak şehrimizin kar yağışları sonrasında hâkim olan don ve sis burada da vardı. Hatta geçen ay tekli koğuşun avlu kapısı birkaç gün açılmamıştı yoğun sis tabakasından dolayı. Kışın en belirgin hüküm sürdüğü Ocak ayının başındayız ne de olsa, her mevsim kendine mahsus işçiliğini bırakıp gidecek, giderken de bıraktığı izlerin anısını konuşmak, yormak da bizlere kalacaktı.

Derken mazgal büyük gürültüsünü bıraktı ve açıldı. Pazartesiden sipariş ettiğimiz “Dış Kantin” malzemeleri gelmişti. Kantin fişini imzalayıp siparişlerimizi aldık. “Dış kantin” hapishane içinde bulunan kantinin içinde bulunmayan yaş sebze-meyve, tatlı gibi ihtiyaçların karşılandığı işin ismiydi. “Dış kantin” sayesinde lüks AVM’lere gitmeden, paramızı kendi namı hesabımıza yolluyor ve alışveriş yapmayı sağlamış oluyorduk böylece. Şu garip dünyanın barbar kapitalizm serüveni içinde daha neler öğreneceğiz kim bilir? Malzememiz 1 kilograma denk gelen, yani dünyada İsrail tohumu olarak bilinen 10 küçük domates, 1 kilograma eşit gelen tek dalı ve yapraklarıyla 4 tane portakal, 500 grama denk gelen 4 adet limon, 1 kilograma denk düşen 6 kuru soğan ve gür yapraklı, uzun saplı 2 deste maydanozdan oluşuyordu. Ayrıca siparişlerimiz arasında 500 gram baklava siparişi vermiştik ama bilmediğimiz bir sebepten ötürü getirilmemişti. Bu Neviden yaptığımız ilk alışverişimiz sonucunda gelen ürünleri daha uzun yaşasınlar diye merdiven altındaki boşluğa bırakıp, yaşam alanımızda vakit geçirdiğimiz döküm peteğin kıyısına iliştik. Burada en belirgin olan tutsaklık ve düzenli yemek dağıtımıdır. Fakat akşam yemekleri erkene denk geliyor; yani saat 16.00’da yemek gelmiş oluyor düzenli olarak. Daha sonra, geceye hatta öbür sabaha kadar mide de istirahate çekilir.

Kim bilir bu gün yeni gelen siparişlere kendimizi şımartıp ödüllendirebiliriz belki! Nitekim Cihan başkan semaverin içine bir baş soğan atmış ve soğan haşlanıp keskin kokusu yayılmaya başlayınca anladım ki, ziyafet başladı bile. Biraz irice soğan haşlanıp, semaverden çıkınca bu yerde doğal antibiyotik vazifesini bundan sonra alacağa benziyordu. Kokusu ve rengi ile de bu işe aday olduğunu da gösteriyordu haşlanmış soğan. Döner ekmeği ile yapacağımız sandviçi konuşup, hayal ettik. Belki ilerleyen bir günün akşamı ya da gecesine böylesi bir sandviç mevzusunu da gerçekleştirmiş olacağız. Ana esas sürpriz tekrar semaver kaynayıp, kokular yeniden yayılınca ortaya çıktı. Birkaç gün önceden kalan birkaç elma dilimi, yarım havuç, üç dilim turp, birkaç dal maydanoz, yarım limon ve toz karabiber göbekli semaverde uzunca kaynadıktan sonra, suyu demliğe aktarıldı. Yaklaşık yarım saat dinlendikten sonra, yani demini aldıktan sonra çaya dönüşmüştü. Tamamen imkânların ve koşulların yarattığı bir sonuç olarak içtiğimiz bu karışımın adı “kış çayı” olarak tespit edilip kayıtlara geçmiş oldu.

Psikolojik midir yoksa gerçekten de içindeki katkılardan mıdır bilemiyorum ama o gece kesintisiz bir uyku çektiğimizi de şuraya iliştirip yazıyı bitireyim.

13.01.2020
Elazığ

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.