Bugün masamızda tüten bir bardak çayın kokusunda, üzerimize geçirdiğimiz temiz bir kıyafetin dokusunda ya da akşam önümüze konan sıcak bir kap yemeğin lezzetinde kimin imzası var? Çoğumuz bu konforu hayatın doğal bir akışı, kendiliğinden işleyen bir mekanizma sanıyoruz. Oysa ardında, modern dünyanın görmezden gelmekte direndiği devasa bir güç barındırır: Toplumun "ev hanımı" ya da "ev kızı" diyerek parantez içine aldığı annelerimizin, eşlerimizin ve ablalarımızın o sessiz emeği.
Bizim toplumumuzda "emek" denilince akla nedense hep fabrikadaki işçi, ofisteki memur ya da şantiyedeki usta gelir. Evin sınırları içine hapsedilen o muazzam mesai ise ne yazık ki modern dünyanın "güç" tanımları arasında kendine yer bulamaz. Günümüz şartlarında evdeki o devasa gücü unutuyoruz. Ya da dışarıda kendimiz çok yorulduğumuz için, onların yorgunluklarını görmezden gelmeyi seçiyoruz. "Ev işi işte, en fazla ne kadar vakit alabilir?" sığlığıyla hareket ediyoruz.
Oysa dışarıda çalışan bir erkek için mesai saati bellidir; en ağır, en kötü çalışma koşullarını düşünsek bile bu süre en fazla 13 saattir. Kart basılır, kapıdan çıkılır ve o mesai biter. Fakat dönüp eve baktığımızda, bu kronometre bir kadın için ne yazık ki hiç durmaz. Kadın dışarıda bir işte çalışsa bile, günün sonunda eve döndüğünde o mecburi ikinci dalga onu bekler. Çocuk bakımı, temizlik, çamaşır, yemek, ütü... Bu öyle amansız bir yükümlülüktür ki, kadın uyurken bile zihni durmaksızın çalışır; sürekli bir sonraki günün ev lojistiğini planlar. Çalışmayan, yani "ev hanımı" dediğimiz kadınların durumu da farklı değildir. Sabahın ilk ışıklarıyla başlayan bu maraton, gece herkes elini ayağını çekene kadar sürer. Saati yoktur bu görünmez mesleğin ve ne yazık ki bir maaşı da yoktur. Keşke olsa, değil mi? Oysa makro ekonomiye aslında en büyük sübvansiyonu, en büyük desteği bu görünmez eller sağlıyor.
Gelin, hep birlikte çoğumuzun göz ardı ettiği o emeğin çok gerçekçi bir matematiğini yapalım. Bugün evdeki o "doğal" kabul edilen işleri piyasa koşullarına vursak karşımıza nasıl bir fatura çıkar? Şöyle düşünün: Dışarıdan profesyonel bir destek almaya kalksanız, bugün sadece belirli aralıklarla yapılacak genel bir ev temizliği için çağıracağınız bir yardımcının günlük bedeli en az 2.000 TL. Bir ev hanımının evde her gün, hiç aksatmadan bu mesaiyi verdiğini hesaba katarsak, sadece temizlik hizmetinin aylık karşılığı tek başına 60.000 TL yapıyor. Dışarıdan söyleyeceğiniz en mütevazı yemeğin günlük kişi başı maliyeti 350 TL’den aya vurulduğunda 10.500 TL’yi buluyor. Üstelik bu hesaba çamaşır, ütü, çocuk bakımı dahil bile değil! "Evde oturuyor, en fazla ne yapıyor olabilir ki?" denilen o karşılıksız emek, piyasa değerine döküldüğünde ayda 70.500 TL’yi aşan devasa bir ekonomik katma değere dönüşüyor.
Üstelik bu kadınlar sadece bedensel emekleriyle değil, zekalarıyla da birer gizli iktisatçı, evin içindeki o sessiz bakanlardır. Çoğu evde, mutfak için kendilerine bırakılan o kısıtlı harçlıklar bile kadının elinde adeta berekete dönüşür. Pazar pazar, market market gezip en uygununu arayarak, kendi boğazından, kendi ihtiyaçlarından kısarak o harçlıktan sessiz sedasız bir bütçe artırırlar. Sonra bir bakarsınız, o artırılan kuruşlar gün gelir evin başka bir acil ihtiyacını kapatmış, eve bambaşka bir katkı olarak geri dönmüş. Kadın, yokluktan bir ev ekonomisi var eder.
Elbette, "Canım bu işleri yapmakta ne var, ben hem dışarıda çalışırım hem kendime bakarım" diyerek bu yükü hafife alanlar da çıkacaktır. Yapılır elbette, yapılmaz değil; fakat tam da bu noktada kadınların bu psikolojik ve fiziksel yükü nasıl tek başına sırtlandığını görmek, hakkını teslim etmek gerekir. Bir de hem okuyan, hem kariyer basamaklarını tırmanan, hem de ev hayatının tüm yükümlülüklerini omuzlayan; onca zorluğa rağmen hayatta bir yerlere gelmeye çalışan genç kızlarımızı ve ev hanımlarını gördükçe, onların birer "süper güç" olduğuna inanmaya başladım. Çünkü marifet, her şeyin önünüze hazır geldiği bir kolaylıkta başarı yakalamak değil; onca zorluğa, onca yüke rağmen çaba sarf etmek ve direnebilmektir. Ve ne mutlu ki, birçoğumuzun evinde bu süper güçlerden var.
Fakat ne acı ki birçoğumuz onlara hâlâ evde oturan, pek derdi tasası olmayan, hayatı kolay bireyler olarak bakıyoruz. İş sadece evin düzenini çekip çevirmekle de bitmiyor. Çoğu kadın evde kendi küçük üretimini kurarak, ev ekonomisine katkıda bulunmaya çalışarak iki kat emek veriyor. İmkanı olan dışarıda bir iş bulup çalışırken, olmayan evinde örgü örerek, yemek yaparak o bütçeye can suyu olmaya çalışıyor. Hatta imkânsızlıklar içinde, coğrafyamızın o sarp dağlarında şifalı otlar toplamak uğruna canını hiçe sayanlar var. Daha çok yakın zamanda, sırf aile bütçesine üç beş kuruş katkı sağlamak için dağda bayırda ot toplarken kaza geçiren, hayatını kaybeden kadınlarımızın acısı hepimizin malumu, hepimizin içindeki bir yaradır.
Zorlaşan hayat koşulları hepimizi emek vermeye, üretmeye zorluyor, bu doğru; ama bu koşulların faturası ev hanımları için çok daha ağır, çok daha acımasız. Bu yüzden artık sosyal devletlerin bu sosyo-ekonomik gerçeği görmesi, ev içinde ömür tüketen bu kadınlara bir maaş bağlaması ve sosyal güvence sağlaması bir lütuf değil, geç kalınmış bir haktır.
Ancak bundan da aciliyetlisi, toplumsal zihniyetimizde köklü bir devrime ihtiyacımız var. Ev işinin, temizliğin ya da yemek yapmanın yalnızca "kadının fıtri görevi" olduğu yanılgısından acilen kurtulmak zorundayız. Ev, ortak bir yaşam alanıdır; o yaşamı ayakta tutan yükler de ortaklaşa sırtlanmalıdır. Unutmayalım ki; mutfaktan yükselen o çay kokusu kendiliğinden var olan bir mucize değil, bir kadının ömründen süzüp verdiği sessiz bir ikramdır. Onları "evde oturan, pek derdi olmayan" bireyler olarak görmeyi bıraktığımız gün, toplum olarak gerçekten bilinçlenmiş ve iyileşmeye başlamış olacağız.