Yüksekova'da kış nihayet geri çekilmeyi kabul etmişken, ovadan dağlara doğru yayılan o tanıdık çiçek kokuları yine kendini hissettirmeye başladı. Ben de çocukluğumdan beri her fırsatta bu ana tanıklık etmek için Ankara’dan, İzmir’den kalkıp buraya gelmişimdir. Çünkü burada yaşanan bahar, bana sadece doğayı değil, babamı hatırlatır hep.
Babam ve bu coğrafyada yaşayan insanlar için bahar hiçbir zaman romantik bir mevsim olmamış tam tersine doğrudan bir sorumluluğun başlangıcı olmuştur. Bahar kendini hissettirdiği anda kimse vakit kaybetmez; tarlaların su arkları açılır, toprak hazırlanır, ekim işleri gecikmeden tamamlanmaya çalışılır. Çünkü burada zamanla yarışılır.
Bu yapılanlar basit bir alışkanlık değildir, yılların öğrettiği bir zorunluluktur burada.
Doğayla inatlaşmanın bedelini herkes bilir. Bu yüzden alınan her tedbir, aslında hayatta kalmanın bir parçasıdır. Burada bahar, dinlenmenin değil, geleceği kurtarmanın adıdır desek daha yerinde olur.
Babam, babasını küçük yaşta kaybettiği için bu bilgileri dedesinden öğrenmişti. Toprağa nasıl yaklaşılacağını, emeğin ne demek olduğunu ondan görmüştü. Bu yüzden toprak ve doğayla kurduğu ilişki sadece bir iş değil, hayata tutunma şekliydi de.
Ben de babamın yanında, kimi zaman suyun başında, kimi zaman tarlanın içinde onunla birlikte çalışırken hayatın en sade ama en gerçek hâline tanıklık ederdim. O anlarda bazen babam bir "kilam" söylerdi, ben de ona hayranlıkla bakardım. Babam işini yaparken yalnızca çalışmazdı; yaşardı ayrıca. Toprakla kurduğu o bağda bir huzur vardı. Aynı zamanda bu coğrafyanın koşullarını kabul etmiş, hayatını ona göre kurmuştu.
Bana da hep, “Elîqo, işlerimizi zamanında yapmazsak bir sürü sorun yaşarız. Tarladaki ekinlere su gelmez kurur, ya da arkları açık tutmazsak çok su alır çürür her şey,” derdi. Ben o zamanlar çocuktum,12 yaşlarındaydım. Tedbirli olmayı ve doğayla uyum içinde yaşamayı babamın yanında böyle öğrendim vakti zamanında.
Çünkü babamın ve burada yaşayan herkesin bildiği tartışmasız bir gerçek vardı ki bu coğrafyanın gerçeğini çok iyi bilirdi. Bahar kısadır, yaz kısadır… Ardından sert ve acımasız bir kış gelir. Bu yüzden hazırlık bir tercih değil, bir zorunluluktur. Zamanında yapılmayan her işin bedelini doğa mutlaka ödetir bize. Babam da bunu bildiği için her baharı ciddiyetle karşılar, emeğini buna göre şekillendirirdi.
Tabii hayatın değişmeyen tek gerçeği olan “ölüm”, dört yıl önce babamı bu dünyadan alıp gidene kadar, ben her bahar Yüksekova'ya gelmeye devam ediyordum. Onun varlığıyla anlam kazanan bu gelişler, onun yokluğuyla birlikte bir anda ağırlaştı benim için. Babamın vefatından sonra Yüksekova'ya gelmek uzun süre içimden gelmedi. Çünkü her şey yarım kalmıştı benim için artık.
Her yol, her tarla, her rüzgâr, Cengiz Topel caddesinde ki Safalıllarda ki çay ocağı, Qehva Nasırı ve daha bir sürü yer bana onu hatırlatıyordu. Sanki attığım her adımda onun izi vardı ama kendisi yoktu. İçimde tamamlanmamış vedalar, söylenmemiş sözler birikmişti. Bahar geldiğinde doğa yeniden canlanıyor ama benim içimde bir şeyler eksik kalıyordu. Anılar sanki yeniden canlanıyor, gözümün önüne geliyor ama ben onlara dokunamıyordum. Ne geri dönebiliyordum ne de tamamen uzaklaşabiliyordum bunlardan.
Bu yıl ise kaçmayı değil, yüzleşmeyi seçtim. İçimde ne kaldıysa, ne yarım kaldıysa onunla birlikte Yüksekova'ya geldim. Uzun bir aradan sonra baharı burada, babamın bir zamanlar duyduğu o heyecanla karşılamak istedim. Belki aynı duyguyu bulamayacağımı biliyordum ama en azından onun izini sürmek, o hatıralarla barışmak istedim.
Ama ne yazık ki o heyecanı bulamadım.
Çünkü artık sadece bireysel bir eksiklik değil bu, zamanın ruhu değişmiş. Dünyada ve bölgemizde bitmek bilmeyen savaşlar, toplumun her kesimine yayılan şiddet, her gün biraz daha sıradanlaşan öfke… Okullarda yaşanan saldırılar, çocukların çocukları öldürdüğü bir çağın içine sıkışmışlık hissi… Yüksekova'da yaşayan insanların geçim sıkıntısı derken insan bazı şeyleri ne yazık göz ardı edemiyor. Bütün bunlar insanın içindeki o saf duyguyu kirletiyor bir yerden sonra. Baharın getirdiği umut, yerini derin bir ruhsal yorgunluğa bırakıyor bu şehirde. İnsan doğaya bakıyor, çevreye bakıyor ama içini ferahlatacak o hissi de bulamıyor bu şehirde.
Bahar mevsimi bende hep çocukluk anılarımla gelir. Ama Yüksekova'nın gerçeğini görünce insan ister istemez “başka bir bahara” deyip, en basit insani isteklerini bile ertelemek istiyor burada.
Çünkü buranın gerçeği çok açık.
Görmezden gelinmek istenen ama her gün gözümüzün içine sokulan bir gerçek bu.
Daha önce de defalarca yazdım.
Bu kentsel düzensizlik, bu ilgisizlik hâli hâlâ devam ediyor ne yazık ki.
Evet, küresel ısınmanın dünya üzerinde yarattığı etkilerle birlikte iklimsel dengesizlikler ne yazık ki artık afet sayılacak bir düzeye geldi. Aşırı yağışlar, toprağın suya doyması ve buna ek olarak yönetimsel plansızlık… Akarsu yataklarının değiştirilmesi ya da kapatılarak imara açılmasına göz yumulması derken, son iki haftadır Hakkâri ve ilçelerinde ciddi bir afet yaşanıyor.
Yollar çöküyor, mevcut kanallar yağan yağışları tahliye etmekte yetersiz kalıyor ve bu durum su taşkınlarına neden oluyor. Bunun sonucu olarak insanlar hem maddi hem de manevi kayıplar yaşıyor.
Yüksekova Ovası’nda yapılan yapılara imar izni verenler, her şeyden önce bunun vicdani muhakemesini yapmalıdır. Şehirde su tahliye kanallarının olmaması ya da yetersiz olması gerçeğini, “fazla yağış yağdı” diyerek doğaya yüklemek kabul edilecek bir durum değildir.
Geçen gün sırtında çocuğunu suların içinden taşımaya çalışan bir babanın çaresizliğinin asıl sebebi sadece aşırı yağış değildir. Asıl sebep; altyapı eksiklikleri, planlama yetersizliği ve kurumlar arası koordinasyon eksikliğidir.
Arkadaşlar, Yüksekova yeni keşfedilmiş bir şehir değil. Burada yaşayan herkes bilir ki kar yağışı mart ayından itibaren yerini yağmura bırakır. Bu bir sürpriz değildir. Tam da bu yüzden, yöneticilere babamın bahar geldiğinde yaptığı hazırlıkları anlatma ihtiyacı hissettim.
Sonbaharda su tahliye kanalları düzenli olarak denetlense, zamanında temizlenip kepçelerle açılsa, şehir bu şekilde su altında kalır mı? Su yolunu bulur, akar gider. İnsanlar da mağdur olmaz.
Bunlar ileri düzey düşünmeyi gerektiren konular da değil.
Bir yöneticinin sahayı bilmesi, hatta basit bir köy tecrübesine sahip olması bile çoğu zaman yeterlidir.
Eğer bu tecrübeye sahip değilse, herhangi bir köye gidip doğayla uyum içinde nasıl yaşandığını yerinde görmesi, kısa bir gözlem yapması bile birçok şeyi anlamasına yeterli olacaktır.
Hakkâri yolunda yaşanan çökme üzerine birçok kişi yazdı, konuştu; eleştiren de oldu, savunan da. Ama gerçek değişmiyor: Hakkâri coğrafyası, Rize’den sonra en fazla yağış alan bölgelerden biridir. Eğimli yapısı nedeniyle, toprağın durumu ve insan müdahalesine bağlı olarak heyelan ve toprak kaymaları zaten her zaman bir risktir.
Peki şu soruyu sormak gerekmez mi...
Daha kapsamlı zemin etütleri yapılmış olsaydı, bu yapılar bu şekilde inşa edilseydi, bugün aynı sonuçlarla karşılaşır mıydık?
Buradaki asıl sorun doğa değil.
Sorun, doğanın gerçeğini bilmeden ya da bilip görmezden gelerek yapılan plansız müdahalelerdir.
Sırf “bir şey yapılmış olsun” diye yapılan işler, hiçbir zaman uzun vadeli olmadı olmaz da.
Doğa ise bunu kabul etmez. Çok büyük bir güce bile ihtiyaç duymadan, zamanı geldiğinde kendi dengesini kurar ve yapılan hatalara müdahale eder.
Sonuç ne oluyor peki?
Milyarlarca liralık ekonomik kayıp,
boşa giden zaman, heba olan insan emeği…
Ve en önemlisi, aksayan bir yaşam.
Bütün bunlar yaşandıktan sonra yapılan tartışmaların da çok bir anlamı kalmıyor. Çünkü mesele, olduktan sonra konuşmak değil, olmadan önce doğruyu yapabilmektir arkadaşlar.
Bunun üzerine söylenecek çok şey var. Ama tek kelimeyle ifade etmek gerekirse; Yazık!
Burada yaşayan insanlara yazık.
Kamu malının bu şekilde heba edilmesine yazık.
Sırf birilerinin çıkarı uğruna, insanların emeği ve birikimi adeta çöpe gidiyor.
Bu durum ne ahlaki açıdan doğrudur, ne ekonomik olarak sürdürülebilir, ne de yönetim anlayışıyla bağdaşır.
Tek tesellimiz can kaybının olmaması oldu.
Bu da en azından bir nebze iyi olan tarafı.
Altyapı eksikliği dersin, yolların durumu dersin, kurumlar arası koordinasyon eksikliği dersin..
Ama sonuç değişmiyor ne yazık ki; aynı ihmaller, aynı mağduriyetler devam ediyor...
Evet, bu söylediklerim zaman ister, planlama ister, bütçe ister, ortak bir irade ister, İnsan bir yere kadar anlar, anlayış gösterip sabrede bilir insan.
Ama çöp ve çevre kirliliği meselesi…
İşte burada artık bunu “anlamak” mümkün değil. Çünkü bu mesele ne karmaşık ne de çözülemez bir durum değildir.
Kış boyunca “hava şartları uygun değildi”, “ekipman yetersizdi”, “yollar kapalıydı” denildi.
Peki şimdi? Karın kalkmasının üzerinden haftalar geçmişken, yol kenarlarında, kaldırımlarda, park diye var olan az sayıdaki alanlarda hâlâ gözle görülür şekilde duran çöpler neyin sonucu?
Bu artık bir ihmal değil; bu bir alışkanlık hâline gelmiş umursamazlıktır.
Yoksa gerçekten Yüksekova'nın yeni bitki örtüsü mü oldu bunlar? Biz mi geri kaldık da fark edemedik?
Fitocoğrafya derslerinde Hakkari’nin karakteristik bitkilerini öğrenirken üniversite yıllarında Hakkari nergizi, ters lale, siyabo gibi doğanın bize sunduğu o eşsiz zenginliklerini öğrenmiştik. Ama “çöp bitkisi” diye bir tür ne duydum ne okudum. Bugün ise sokaklara baktığımızda, sanki doğanın bir parçasıymış gibi her yerde karşımıza çıkan göze hiçte hoş görünmeyen başka bir “örtü” var.
Üstelik mesele sadece bir iki sokak değil. Şehrin yüzü sayılan İpekyolu ve Cengiz Topel Caddesi bile bu durumdan nasibini almış durumda. Ara sokaklar ise çoktan kaderine terk edilmiş. Arada yapılan göstermelik temizlik çalışmaları, sorunu çözmek yerine sadece göz boyamaya yarıyor. Çünkü sorun yüzeyde değil, zihniyette ve davranışta.
O çöpler orada günlerce, haftalarca kalıyorsa, bu sadece bir temizlik eksikliği değildir. Bu, bir sistem sorunudur, bir yönetim sorunudur. Bu, bir sahiplenmeme hâlidir ve bu şehirde ki ilgili bütün kurumların ayıbıdır.
Ama burada tek taraflı bir eleştiri de doğru olmaz bunu da belirtmek istiyorum.
Çöpü toplamayan ne kadar sorumluysa, çöpü atan da o kadar sorumludur.
Bu şehirde yaşayan herkes, attığı her çöpün, bıraktığı her izmaritin, yere bıraktığı her poşetin sorumluluğunu taşımak zorunda. Çünkü şehir dediğin şey sadece belediyenin değil; o şehirde yaşayan insanların aynasıdır. Eğer o aynaya baktığımızda düzensizlik, kirlilik ve umursamazlık görüyorsak, bu hepimizin paylaştığı bir sorundur.
Bu, doğrudan sorumlulukla ilgili bir konu.
İnsan her gün aynı manzarayı görmek zorunda kalmamalı.
Çocuklar çöplerin arasında büyümemeli.
Bahar geldiğinde, insan toprağa bakarken içi sıkılmamalı.
Buradan ilgili kurumlara bir çağrı yapmak istiyorum. Bir Geverli olarak… Hatta Yüksekova'da yaşayan, temiz bir çevrede yaşamak isteyen çoğu insanın sesi olarak.
Yüksekova kaymakamlığı, Yüksekova Belediyesi, Hakkâri İl Özel İdaresi,
T.C. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği İlçe Müdürlüğü, İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü ve diğer kurumlar…
Bu mesele sadece bir temizlik meselesi değil.
Bu, burada yaşayan insanlara nasıl bir yaşamın reva görüldüğünü belirleyen bir meseledir.
Ama artık sadece görmekle yetinilemeyecek bir noktadayız onunda farkındayız.
Bu konuda birilerinin gerçekten sahiplenmesi ve somut adım atması gerekiyor artık.
Çünkü bazen bir şehri değiştirmek büyük projelerle değil, en basit sorumlulukları ciddiye almakla başlar. Bize yönetim ve planlama derslerinde böyle öğretildi.
Bakın…
Dağlarımızda, ovamızda baharın gelişiyle çiçekler açtı. Doğa kendi görevini yaptı, kendini yeniledi.
Ama biz aynı yerdeyiz.
Sokaklar hâlâ kirli, çevre hâlâ ihmal edilmiş durumda.
Bu artık ertelenecek ya da görmezden gelinecek bir mesele değil.
Hoooo geliyên cîran û gundîyan! Gelin bu işi birlikte çözelim.
Biz burada yaşayan insanlar olarak hazırız.
Çöp toplama konusunda da, ağaç dikme ve çiçek ekme konusunda da destek verelim.
Somut bir adım atalım. Hatta bir pazar günü belirleyelim ve Yüksekova'yı baştan sona birlikte temizleyelim.
Bu sadece bir temizlik meselesi olarak değerlendirilmemelidir toplumsal bir birliktelikte sağlayacaktır.
Bu, nasıl bir şehirde yaşamak istediğimizle ilgili. Çünkü bu şehir hepimizin. Ve herkes kendi yaşadığı yere karşı sorumludur. Ki bu bilinçle hareket etmeliyiz.
Doğa üzerine düşeni yaptı.
Artık biz insanlar da kendi payımıza düşeni yapmalıyız.
Yüksekova, doğasıyla, tarihiyle, hafızasıyla çok daha fazlasını hak ediyor. Bu şehir, sadece geçmişin hatıralarıyla ayakta kalamaz. Eğer bugününe sahip çıkılmazsa, yarın anlatacak bir hikâyesi de kalmayacak buralarda.
Ben bu yıl buraya sadece baharı yaşamak için gelmedim; aynı zamanda geçmişimle, anılarımla yüzleşmek için geldim. Ama gördüğüm manzara bana şunu düşündürdü. İnsan sadece kendi içindeki boşlukla değil, yaşadığı yerin eksikliğiyle de yüzleşmek zorunda kalıyor.
Ve insan kendine şu soruyu sormadan edemiyor...
Biz gerçekten bu şehri seviyor muyuz, yoksa sadece hatıralarımızı mı seviyoruz?