Enver Özkahraman'ın 2007 yılında kaleme aldığı ve Hakkâri'nin sevilen simalarından Nasır ya da bilinen adıyla Yaro'yu anlattığı yazıyı yıllar önce okumuştum. Geçen hafta tekrardan karşıma çıkınca yeniden okudum. Enver Abê'nin o samimi anlatımıyla okuyunca, hiç görmediğim ve tanımadığım Yaro bende bambaşka bir yer edindi.
Aslında çocukluğumdan beri Yüksekova'daki özel bireylere karşı farklı bir merakım vardı. Çünkü onlar bana hiçbir zaman anlatıldığı gibi görünmediler. Tam tersine, toplumsal otoriteye ve alışılmış insan kalıplarına karşı Xweda'nın yeryüzüne gönderdiği birer lütuf gibiydiler; yolunu ve vicdanını kaybeden insanlara bir şeyler hatırlatmak için.
Ve şunu özellikle belirtmek isterim ki, bu yazıda sözünü ettiğim insanlar herhangi bir ruhsal rahatsızlığı tanımlamak amacıyla anılmamaktadır. Ben bu satırları, yaşadıkları şehrin hafızasında yer etmiş, sokaklarına ruh katmış ve geride unutulmayacak izler bırakmış o kıymetli özel insanların hatırasına ve onuruna kaleme aldım.
Yazı boyunca kullanılan lakaplar ve ifadeler ise yalnızca bu insanların halk arasındaki bilinen isimlerini ve yerel hafızadaki karşılıklarını yansıtmak amacıyla kullandım. Hiçbiri aşağılama, alay etme ya da incitme niyeti taşımamaktadır kesinlikle. Tam aksine, bu satırların tamamı kendilerine duyduğum saygının ve vefa duygusunun bir ifadesidir...
Belki de bu yüzden onlara bakınca korku ya da küçümseme değil; merhamet, dürüstlük, masumiyet ve yakınlık hissederdim. Çünkü çoğunun içinde insanlarda giderek azalan bir şey vardı: çıkarsızlık ve hesapsızlık.
Kimi zaman bir çocuğun saflığıyla sevinen, kimi zaman bir bilge gibi dünyayı umursamayan insanlardı onlar. Onları gerçek anlamda idrak edemeyen insanlar, kolayca "deli" deyip geçiyordu. Oysa ben çoğu zaman asıl deliliğin; bu kadar hırsın, bu kadar kibrin, bu kadar çıkar hesabının ve toplumsal ahlaksızlığın normal kabul edildiği yerde olduğunu düşünürdüm. Çünkü aklın ölçüsü yalnızca kurallara uyabilmek değil, vicdanını koruyabilmektir. Bazen toplumun deli dediği insanlar, insan kalabilmenin son hatırlatıcılarıdır bizim için en azından ben öyle gördüm ve görmeye devam ediyorum.
Gever'de de böyle insanlar vardı. Herkes onları tanırdı. Kimi zaman bir sokak başında dururken, kimi zaman çarşının orta refüjünde oturmuş derin düşüncelere dalmış hâlde güneşin tadını çıkarırken rastlardık onlara. Kimi zaman da çarşıdaki bir kahvenin önünde, eski bir iskemlede oturmuş kara dut çayını ya da lezzo'sunu içerken yaşadıkları o muazzam mutlulukla, etraflarında yaşama sevincini unutmuş insanlara farkında olmadan bir şeyler hatırlatırlardı.
Tabi bazen de vicdan yoksunu birkaç insanın alay konusu olurlar, bazen de peşlerine takılan çocuklarla birlikte sokakların neşesine dönüşürlerdi. Ama işin en garip tarafı da şuydu kesinlikle, bir mahalleden, bir köyden ya da bir sokaktan kaybolsalar eksiklikleri hemen hissedilirdi. Çünkü onlar o şehrin, o köyün hafızasının bir parçasıydılar. Bir sokak lambası gibi, bir çeşme gibi, yıllardır aynı yerde duran bir ceviz ağacı gibi...
Biz insanlar bazı şeylerin değerini genelde hemen anlayamıyoruz. Ama bazı insanlar vardır ki yaptıkları işlerle değil, sadece varlıklarıyla anlam katarlar bir yere ya da bize. Bazen bir zengin parası bitince unutulur, büyük bir bina yıkılınca zamanla hatırlanmaz olur. Ama benim bahsettiğim insanlar öyle değildir. Aradan yıllar geçse de bir kahve sohbetinde, eski bir anı anlatılırken ya da bir sokaktan geçerken adları yeniden anılır. Belki resmi kayıtlarda büyük bir iz bırakmamışlardır ama yaşadıkları yerin ruhunda mutlaka bir iz bırakmışlardır bu güzel insanlar.
Evet belki bir zengin değillerdi diye, belki bir kanaat önderi ya da makam sahibi olmadıkları için isimleri bir caddeye, bir sokağa veya bir parka verilmeye değer bulunmamıştır otoriteler tarafından. Ama insanların dilinde, hatıralarında ve anlattıkları hikâyelerde kendilerine çoktan yer edinmişlerdi.
Enver Abê'nin anlattığı Yaro'nun hikâyesini okurken de bana geçen duygu buydu işte diye bilirim. Sanki sadece bir insanı değil, kaybolmaya yüz tutmuş bir insanlık hâlini okuyordum. Belki de bu yüzden aradan bunca yıl geçmesine rağmen o yazı hâlâ hafızamda yer ediyor...
Gever'de lise yıllarımda; Galatasaray'a olan hayranlığını herkese belli eden Haluk'u, kravatı ve takım elbisesiyle her zaman janti giyinen Derviş Geverî'yi, durduk yere lüzumsuz yere canını sıkan ve karamsarlığa kapılanlara "Evee dîne!" diyerek onları kendilerine getirmeye çalışmasını, Oremar yolu üzerinde ikindi güneşine karşı uzanıp elindeki çay bardağıyla her gün güneşi selamlayan Mamê Eshed'i, Zagros İş Merkezi'nin o dar arasında günümüz siyasetçi ve politikacılarına taş çıkaracak çözümlemeler yapan rahmetli Erkan'ı, Oslo Oteli'nin duvarında oturup derin düşüncelere dalmış hâlde etrafı seyreden Mamê Ehmedê ve bugün isimlerini tek tek hatırlayamadığım daha nice güzel insanı görürdüm.
Onlar sokakların sıradan figürleri değildi bana göre. Her biri yaşadığı yerin hafızasına karışmış insanlardı. Çoğu zaman kimseye en ufak bir zararı dokunmayan, saf, dürüst, merhametli ve çıkar hesabı bilmeyen insanlardı. Belki de bu yüzden onları anlamakta zorlanıyorduk. Çünkü modern insanın dünyasında saflık bir eksiklik, hesapsız iyilik ise bir zayıflık olarak görülmeye başlanmıştı yaşadığımız bu çağda.
Oysa onların sahip olduğu şey, birçok insanın yıllar geçtikçe kaybettiği şeydi: içtenlik...
Belki cepleri boştu, belki toplumun başarı diye tarif ettiği şeylerin hiçbirine sahip değillerdi ama yüzlerinde çoğu insanda göremediğimiz bir huzur, bir samimiyet vardı ve sonsuz bir mutluluk vardı.
Oysa beni etkileyen şey tam da buydu.
Kendini akıllı sanan insanların, makamlarına, paralarına ve statülerine güvenenlerin karşısında bu insanların taşıdığı görünmez bir onur vardı. Hiçbir mevkiye sahip değillerdi ama birçok mevki sahibinden daha özgürdüler. Hiçbir güçleri yoktu ama birçok güçlü insanın sahip olamadığı bir iç huzura sahip gibiydiler. Onları küçümseyen insanların bütün toplumsal maskelerini farkında olmadan düşürüyorlardı umursamaz bir gülümsemeyle...
Belki de bu yüzden tarihte delilik ile bilgelik arasındaki çizgi her zaman belirsiz olmuş diye düşünürken, Gever'den çıkıp biraz tarihe baktım merak edip. O insanları düşünürken aklıma bugün hâlâ adını sıkça duyduğumuz Diyojen geldi. Bana göre bunun en çarpıcı örneklerinden biriydi. Antik Yunan'da bir fıçının içinde yaşadığı, toplumun dayattığı birçok kuralı reddettiği ve gündüz vakti elinde bir fenerle "Adam arıyorum" diyerek sokaklarda dolaştığı anlatılır. İnsanlar ona deli gözüyle bakıyordu ama o aslında toplumun ikiyüzlülüğünü, sahtekârlığını ve yapaylığını eleştiriyordu en sade haliyle.
Büyük İskender'in karşısına çıkıp hiçbir korku duymadan "Gölge etme, başka ihsan istemem" diyebilen kişi de oydu. Düşünün ki dünyanın o dönemki en güçlü hükümdarlarından biri karşınızda duruyor ve siz ondan ne makam istiyorsunuz ne servet ne de ayrıcalık. Sadece güneşinizi kapatmamasını istiyorsunuz.
Bugün kendisini akıllı, güçlü ya da nüfuz sahibi gören kaç insan herhangi bir otoritenin karşısında bu kadar içten, bu kadar hesapsız ve bu kadar korkusuz olabilir diye düşünmeden edemiyorum? Belki de insanlar Diyojen'e deli diyordu çünkü onun sahip olduğu özgürlük, çoğu insanın cesaret edemeyeceği bir şeydi bu tartışmasız bir gerçektir bize miras kalan.
Yüzyıllar sonra İslam dünyasında Behlül Dânâ ortaya çıktı. Ama ben bu ismi ilk kez kitaplarda değil, rahmetli babamın anlattığı hikâyelerde duydum. Babam ona hep "Balûl Bexdayî" derdi. Çocukluğumdan bana kalan en güzel miraslardan biri de onun anlattığı o hikâyelerdi.
Rivayete göre Harun Reşid döneminde, Abbasi sarayının bütün ihtişamı ve gösterişi içinde yaşarken sarayın oyunlarına, iktidar kavgalarına ve çıkar ilişkilerine karışmamak için deli rolü yaptı yıllarca. İnsanların yüzüne doğrudan söyleyemediği gerçekleri bazen bir şakayla, bazen bir tebessümle, bazen de herkesin güldüğü bir sözün içine saklayarak anlatıyordu.
Hatta eşitlikle ilgili meşhur bir hikâyesi vardı. Bir gün mezarlıkta kemikleri inceleyip Harun Reşid'e "Hangisi sultanın kemiği, hangisi köleninki?" diye sorduğu anlatılır. Aslında o soru yalnızca Harun Reşid'e ya da mezarlıktakilere değil, hayattakilere sorulmuş bir soruydu. Biz “akıllı” insanların çoğu zaman görmezden geldiği bir gerçeği yüzümüze vuruyordu.
Çünkü ölümün karşısında makamın, servetin ve gücün ne kadar anlamsız olduğunu hatırlatıyordu bize. Belki de bu yüzden insanlar ona deli diyordu. Çünkü bazı hakikatler doğrudan söylendiğinde rahatsız eder; ama bir delinin ağzından çıkınca hikâyeye dönüştüğündendir.
Tarihin derinliklerine baktıkça her devrin filozofunun bir “deli” olduğunu söylesem abartmış olmam. Çünkü farklı dönemlerde yaşayan bu insanlar, çoğu zaman toplumun kabul ettiği kalıpların dışında düşünmüşlerdi. Günümüzden beş yüz küsür yıl önce ise Erasmus, ünlü eseri "Deliliğe Övgü’de" insanlığın büyük çelişkilerini deliliğin ağzından anlatmıştı. Çünkü bazen akıllıların söyleyemediği şeyleri ancak “deli” diye adlandırılanlar söyleyebileceğini kavramıştı.
Erasmus bu eserinde, toplumun ve özellikle dönemin kilise düzeninin çelişkilerini eleştiriyordu. Bunu doğrudan yapmak yerine “delilik” üzerinden anlatmayı seçmişti. Çünkü ona göre insanlar, akıllı görünen davranışların içinde bile yanılabiliyor ve gerçeği çoğu zaman görmezden gelebiliyordu. Deliliği konuşturarak aslında toplumun ikiyüzlülüğünü ve “akıl” denilen şeyin her zaman mutlak doğruyu temsil etmediğini göstermek istemişti.
Toplum çoğu zaman uyum sağlayan insanı akıllı kabul eder. Hakikati söyleyen insanı değil.
Kalabalığın peşinden gidene saygı gösterir. Kalabalığı sorgulayana ise kuşkuyla bakar.
Bu yüzden tarihin birçok döneminde bilgeler, filozoflar, dervişler ve toplumun dışında kalan insanlar arasında görünmez bir akrabalık oluşmuştur desem yerinde olur...
Ayrıca ben Yüksekova'nın, Hakkâri'nin ve bu coğrafyanın "Deli" ya da "Dîn" diye anılan insanlarını düşündüğümde onları bir eksiklik üzerinden değerlendirmiyorum. Aksine, onlar bana insanlığın hâlâ tamamen kaybolmamış tarafını hatırlatıyor.
Hesap yapmadan selam verenleri, "Sen hangi aşirettensin?" ya da "Hangi partilisin?" diye sormadan insanlara yaklaşanları, karşılık beklemeden sevenleri, kolay kolay kin tutmayanları ve elindeki lokmayı paylaşabilenleri görüyorum onlarda.
Belki de bu yüzden, toplumun dışında kaldıkları söylenen bu insanlar bazen bize unuttuğumuz en temel insani değerleri hatırlatıyorlar…
Şimdi, arkadaşlar, durup bunları düşünmek lazım değil midir?
Dünya büyük bir rekabet alanına dönüşürken onlar yarışmayı reddettiler.
Herkes bir şey olmaya çalışırken onlar sadece insan kaldı.
Herkes toplumun onayını almak için kendini bir şekilde yok etmeye çalışırken, onlar kendileri olarak kalmayı seçtiler.
Toplum derin bir çöküntüye ve yozlaşmaya doğru hızla giderken, onlar buna karşı en sessiz ama en sağlam şekilde direnmeye devam ettiler. Belki de şehirlerin sokaklarında yıllarca görüp görmezden geldiğimiz o insanlar, sandığımızdan çok daha büyük bir hakikatin sessiz taşıyıcılarıydı.
Ve belki de bugün kendimize sormamız gereken soruyu cesaret edip soralım ve dürüstçe cevap verelim...
Gerçekten deli olan kim?
Hayatını makam, para, gösteriş ve kutuplaşma uğruna tüketen mi?
Yoksa bütün bunların geçici olduğunu fark edip insanlığını koruyabilen mi?