Çocuk Akdeniz’de terledi

İrfan Sarı

Başkent'in kravatlı havasından kurtulup anason kokan sokaklarından geçerken aklının ucundaki dinletiye misafir olmuştu. Oturur oturmaz sigaranın paçasına tutundu.

 

Tütün, tütün olalı böylesine taze bir ciğer görmemişti.

 

Bundan sebep olacak ki ciğerleri cezp etmek için yoğun ama kurnaz tavrıyla türküleri çığıran bir yırtık boğazın havasına kaptırdı çocuğu…

 

Sönük gibi, mat ampullerin ışıltısında düşlerinin arasından yol aldı biraz…

 

Türküler o türkülerdi. Yani radyolardan yükselir aşkların pervanelerine değen rüzgâr türküler.

 

Tadına tuzuna baktı mekânın, sonra daldığı denizin derinlerinde uyandı. Gözlerin de sürü sürü keklik takımı inmişti subaşlarına. Avcılar dört kolunda pusunun en hainini kurmuştu. Yudumladığı her damlanın tadı kaçtı hayaline sonra dibine dizinin, keklik tüyü düştü…

 

Kör karanlıktı mekân, dünya bir ay ışığı dünyası… Toprak kurak ve şehir çorak, halden hale şarkılar söyleyek…

 

An, mayhoş olduğunda kalktı… Mutlu bir tabaka sarmıştı o buruk yüzünü, yalnız başına güldü loş ışıkta hava sarhoştu. Kimse görmedi o güldü…

 

Aşkın akşamının ertesiydi…

 

Gazete kokuları henüz dağılmadan başkentin üstüne bir çocuk gazetesi aldı. Üstünde çocukları bundan gayri yaşken eğeceksin diyorlardı. Yaşken eğmelisin ki kuru bir dünyaya kuru bir çocuk bırakasın… Belirgin bu söylemin altında yatan gerçeğe kafa bitirmek gerekiyordu ama başkentte kaç adam bu iş için kafa patlatıyordu zaten…

 

Terminal zamanları heyecanlı olur, buluşmalar pek çok zaman heyecan katar. Terminal zamanları acı ve hüzün doludur, bildik sahneleri vardır hep bilinmedik öyküleri de orada vücut bulur. Gidenler vardır ve gelenler, bunlardan yaşamlarını kazananlar. Limonatacılar, temizlikçiler, boyacılar, tartıcılar yani çocuklar…

 

Bu çocukların ekmeğine göz diken büyük beden elbise giyen patronlar, patron yanaşmaları, baronlar, kabadayılar, sokak sahipleri…

 

Terminalin acı, hüzün veren havasından bilmediği bir Akdeniz kentine otobüsün peron çıktısıyla başladı çocuk. Geceden kalma yarım bir şiirle… Otobüs camından tabiat, bir başka dehşet oluyormuş meğer… Adım adım geçerken o bir uzun tablo gibi hep duruyor karşında…

 

Vardığında Akdeniz"e ilkin yaşlı yeşil bir tabiat karşıladı onu, evet yaşlı yeşil bir tabiat vardı toprağın yüzünde. Torosların yamacından dev bir yılan gibi kıvrılan yolların üstünde duran kayın ormanları el ele tutuşmanın sonsuz gücünü yakalamıştı. Yaprakları çoktan bir birine karışmıştı ve pasaport sormuyordular.

 

Ve Toroslar uzun ince bir yolun sonunda Zagroslarla buluşur.

 

Umutlandı çocuk!

 

Diğer çocukların yanında umudu katlandı…

 

Atlas okyanusu dostu denizin ve palmiye ağaçlarının bulunduğu toprak parçasındaki çocuklar üç canın aynı bedende atması gibi buluştular. Biri alnı açılmış, balkon göbekliydi. Diğeri çocuk daha, sevgisi martı akşamlarında, bir diğeri ise yolunu şaşırmışın biri…

 

Denizin solosunu anadan üryan dinlediler. Çıplak ayaklarına dokundu taşların sıcaklığı. Bedenlerin de yorgun kadın masalları.

 

Suyu denizde tuttular, tuzu bedenlerinde gezdirdiler… Çocuktular…

 

Çocuklar Akdeniz akşamının arifesinde denizin bütün suyunu yuttular her biri deniz oldu, her biri dünya…

 

Sonra başladı akşam, mehtap (hiwron) kentin bütün ışıklarına hüküm etti. denizin yüzünde parıltılar öyle serili ve berraktı. Akşamları meşhur deniz kentinin makisini de öyle serbest oyunlar oynadılar oyunlar hayatın karekökleri.

 

Uzun ama çok uzun bir hikâyenin kaplumbağa hızıyla buluştuğu o şehrin reşesmer mehtapları da varmış bildik…

 

Ne çok iyi etmişiz bilmekle…

 

Omuzlarında güneş yanıklarıyla sırtını Akdeniz"in soğuk damarlı sularına verdiğinde çocuk Akdeniz akşamları boynunun askısında kaldı…

 

Yorum Yap
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar (7)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.