Çirkin

İrfan Sarı

Her şey bilinmeyen bir alfabede saklı, neresinden başlarsanız yazmaya cümleler uzandığı yerde buluyor sarhoşluğunu.

Uzun gecelerin kalbine boşalan rüyaların çığlığı gibi…

Bu bitmek ve tükenmek bilmeyen saatlerin yaratanı aşk, dolaşır kelimelerde.

Ruhunun içinde kızgın bir belirti…

Ama en çok sevdanın, tutkunun koşmalarına varır harfler.

Böyle başlayıp, haram gecelerin zifaf tutulmasına uzanır sonra…

gözlerin kızgın
gözlerin ırmak suyu

gözlerin kalbim
aklımı sana sunduğum

Ve saklı ve bilinmeyen bir dünyanın deşifre edilişidir bu şiir.

Zaman ayrılıp gittiğinde farkına varılır. Ve bir vaveyla kopartılır giden zamanın arkasından “vay limine” oysa içinde olduğumuz zaman, giden zamanın içine girmiştir çoktan. Yani geçmiş zaman olma yolunda emin adımlarla yürümektedir.

Sevda sandığımız yaşanmışlıklar da o zaman akışında hızla eskir.

İşte cümleler bu geçip giden ve yeni başlayan anda sarhoşluğa kapılıp durur.

Çirkin, bu anın öyküsüdür.

Ve bu alfabe iki kişinin bakışlarından ruhlarına, kalplerine, bedenlerine uzanan dilin isyanından oluşur.

Nazara gelmesin diye sevdiği ona “çirkin” der.

Besledikleri aşk, küçük bir kentte kalabalık bir çoğunluktur.

Güneşin harıl harıl yandığı bir yaz, ağaçların avuç içi kadar yeşil açtığı, gölgesinde kendilerini sobeleyen aşıkların yaşadığı kent.

Bir kent ki yeşili yeşilden, maviyi maviden çalmıştı.

Ve aşıklar şairin dediği gibi; “Ben gülüşünden öldüm, o ölüşüme güldü. Farklıydık işte…” aşkın doğasından daha farklı bir doğadaydılar.

Uyuyor ve uyanıyor tüm dünya. Kuşlar, ağaçlar, insanlar, lal olanlar, kimliksizler, şairler, ressamlar, paraya doyanlar, burnundan kıl aldırmayanlar, fahişeler, hırsızlar, yolcular ve paryalar…

Çirkin de…

Ama Çirkin gülerken şehre iki damla yağmur düştü…

Biri arının ağzına düşüp bal, diğeri yılanın ağzına düşüp zehir olmuştu…

Bir hastane morgunda, iki cansız beden, iki sevda, iki tutam saç, iki damla yaş ve bilmem kaç metre kefen.

Gözleri kızgındı, göz kapaklarını kabul etmedi bir türlü, yatağında durmadan akan bir nehir olmuştu yaşları, kalbi gözlerinde atıyordu. Anlaşılıyordu ki aklının alfabesi gelip oturmuştu çehresine.

Çünkü yalnız değildi.

Ölmüşlerdi, alfabelerini kimse bilemedi. 

Yorum Yap
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar (8)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.