İnsan büyüdükçe çocukluğunda yaptığı bazı şeylerin yükünü daha derinden hissediyor. O yaşlarda sıradan gelen bir olay, yıllar sonra dönüp baktığında ruhunda iz bırakan bir hatıraya dönüşebiliyor. Benim de çocukluğumdan kalan, ne zaman eski bir radyo görsem ya da bir dengbêjin sesi kulağıma çalınsa aklıma gelen böyle bir hikâyem var.
Yanılmıyorsam yıl 1998’di. Yedi yaşlarında, köyde yaşayan, yerinde duramayan bir çocuktum. Köy hayatını bilenler iyi bilir; yaramaz çocuklar hem herkesin neşe kaynağıdır hem de en çok azar işitenleridir. Bu da tuhaf bir ironidir tabi ki hale buna anlam vermiş değilim. Ben de tam öyleydim. Bir an bile yerimde duramaz, her şeyi kurcalar, gördüğüm her eşyanın nasıl çalıştığını anlamaya çalışırdım. Köydeki diğer arkadaşlarımla da mutlaka bir uğraş bulurduk kendimize. Bazen meta Gulûso'nun bostanı, bazen mamê Salih’in bahçesi… Bazen de köydeki arı kovanlarına yaklaşmanın verdiği o yasaklı merak…
Yıllar sonra bunun sadece “yaramazlık” olmadığını, belki de hiperaktiviteyle de ilişkilendirilebileceğini öğrendim. Ama o günlerde bunu köylülere anlatmak pek mümkün değildi tabii o da ayrı bir sorundu. Annemin ve babamın söylediği tek şey ise, “Tûncoo gelekî hare û mizire”
O cümle, aslında hem bir şikâyet hem de içinde gizli bir sevgi taşıyordu. Bugün geriye dönüp baktığımda, o sözlerin ardında kızgınlıktan çok bir kabulleniş, hatta sessiz bir şefkat olduğunu daha iyi anlıyorum.
Babam askerlikten 1982 yılında dönerken bir radyo kasetçalar almıştı. Ben dünyaya gelene kadar da o radyo evimizin en kıymetli köşelerinden birinde duruyordu. Bazen babam kasetlerinden birini özenle yerine yerleştirir, ardından yaşlı adamların titrek ama insanın içine işleyen sesleri evin içinde yankılanmaya başlardı. Babam da elini kulağının altına koyar, onlara eşlik ederdi. Ben ise çocuk aklımla sadece babamı hayranlıkla izlerdim...
Yanlış hatırlamıyorsam radyo siyah renkliydi, ön yüzünde gümüş renkli yuvarlak ayar düğmeleri vardı. O zamanlar onun benim için sadece bir radyo olduğunu sanıyordum.
Oysa benden önceki yıllarda bir radyo, sadece bir radyo değildi. Hem haberdi, hem müzikti, hem de dünyanın eve açılan penceresiydi. Kimi zaman da binlerce kilometre öteden gelen bir sesle, insanı kendi geçmişine ve kültürüne bağlayan görünmez bir köprüydü de.
Tabi o radyo, benim çocukluk dönemimde televizyonların çoğalmasıyla eski itibarını kaybetmiş, evin bir köşesinde öylece duran bir eşya haline gelmişti. O sıralar okulda mıknatısın radyo hoparlörlerinde olduğunu öğrenmiştim. Radyonun içindeki o mıknatıs bende bitmek bilmeyen bir merak uyandırmıştı.
Sonradan öğrendim ki merak bazen insanı öğrenmeye götürür, bazen de ömür boyu unutamayacağı bir pişmanlığa… İşte beni de o pişmanlığa götüren şey tam olarak buydu.
Bir gün radyonun içindeki o mıknatısı görmek istiyordum. Çocuk aklımla en kolay yolun onu parçalamak olduğunu düşündüm. Hiç düşünmeden evimizin ikinci katındaki balkondan aşağı attım.
Radyo paramparça olmuştu.
Ben ise büyük bir heyecanla kırılan parçaların arasından mıknatısı arıyordum. Çocuk aklımla büyük bir keşif yaptığımı sanıyordum. Oysa yıllar sonra anladım ki aslında çocukluğumun en değerli hatıralarından birini kendi ellerimle kırmışım.
Çünkü o radyo ile babamla birlikte ilk kez o radyo kasetçalardan Mehmet Arif Cizrawî’yi, Kerapetê Xaço’yu, Dengbêj Şakiro’yu, Eyşe Şan’ı, Qawîs Axa’yı, Dengbêj Hûseyêno’yu, Hozan Şemdin'i ve daha nice dengbêji dinledim. Çocuk aklımla sadece melodileri seviyordum. Oysa bugün dönüp baktığımda anlıyorum ki o sesler yalnızca birer kilam değilmiş; çocukluğumun sesi, kültürümüzün sesi, babamın sesi ve geçmişimizin hafızasıymış.
Belki de bu yüzden bazı eşyalar yıllar geçse de sadece bir eşya olarak kalmıyor anılarımızda. Onların içinde sesler, insanlar, anılar ve koca bir geçmiş yaşamaya devam ediyor. Ben de bunu ancak yıllar sonra, çocukluğuma dönüp bakabildiğimde fark ettim ne yazık ki ...
Bugün geriye dönüp baktığımda, hayatımdaki en büyük pişmanlıklardan biri hâlâ o radyoyu kırmış olmamdır mesela. Çünkü insan bazı eşyaların değerini fiyatıyla değil, taşıdığı hatıralarla ölçüyor. Bazen yıllarca saklanan eski bir eşya, koca bir ömrün en kıymetli tanığı olabiliyor.
Belki de bu yüzden yıllar geçtikçe radyolara olan ilgim daha da arttı. Onlara sadece elektronik bir eşya gözüyle bakmadım; insanların sesini, anılarını ve hafızasını taşıyan sessiz tanıklar olarak gördüm. Araştırdıkça da bir radyo frekansının, bazen bir toplumun kültürel hafızasında ve tarihinin aktarılmasında ne kadar önemli bir yere sahip olabileceğini öğrendim.
İşte tam burada çoğu kürdün bildiği bir radyo isim çıktı karşıma; Erivan Radyosu ya da birçok Kürdün söylediği adıyla Radyoya Êrîvanê... Sovyetler Birliği döneminde yayın yapan bu radyo, 1950’li yıllardan itibaren Kürtçe programlar da hazırlamış ve özellikle Türkiye, Irak, İran, Suriye ve Ermenistan’daki Kürtler tarafından yakından takip edilmişti.
Evlerimizden yüzlerce kilometre uzakta, Erivan’dan yayın yapan bu radyo, uzun yıllar boyunca yalnızca müzik dinlenen bir yayın organı olmadı. Özellikle iletişim imkânlarının sınırlı olduğu dönemlerde, birçok insan için bir kültür penceresine dönüşmüştü.
Ben o yılları yaşamadım tabi. Sobanın başında ya da yaz akşamlarında damlarda Erivan Radyosu'nu bekleyen insanlardan biri de değildim. Ama büyüklerimden dinlediklerim, okuduklarım ve geriye kalan hatıralar, zihnimde o günlere dair güçlü bir tablo oluşturdu.
Anlatılanlara göre akşam olduğunda birçok köy evinde benzer bir manzara yaşanırmış. Kışın sobanın etrafında, yazın ise damlarda insanlar sessizce radyonun açılmasını bekler, Radyoya Êrîvanê'nin yayına başlamasını dinlermiş. Her program, hafızalara kazınan şu cümleyle açılırmış:
“Guhdarên ezîz, ev dengê Radyoya Êrîvanê ye.”
(Sevgili dinleyiciler, burası Erivan Radyosu'nun sesidir.)
Söylenenlere göre bu cümle, sıradan bir yayın anonsundan çok daha fazlasıymış. O yıllarda binlerce insan için bir kültürel bağ, hasretin sesi ve ortak hafızanın önemli bir parçası hâline gelmiş.
Önce haberler dinlenir, ardından stranlar başlarmış. Dengbêjlerin sesi kilometrelerce uzaktan evlere misafir olur, yalnızca kulaklarda değil, insanların hafızalarında da yer edermiş. Kimi zaman çocukluğu, kimi zaman sürgünü, kimi zaman da adı konulamayan bir özlemi hatırlatırmış.
Ben o günlerin tanığı değilim. Ama geride bırakılan bu anlatılar gösteriyor ki bazı sesler, onları hiç yaşamamış insanların bile yüreğinde yankı bulabiliyor halen.
Ayrıca, bugün birçok araştırmacının da dikkat çektiği gibi Radyoya Êrîvanê, Kürt sözlü kültürünün kayıt altına alınmasına önemli katkılar sunmuştu. Anonim halk ezgileri, dengbêjlik geleneği, folklorik anlatılar ve birçok kilam bu yayınlar sayesinde daha geniş kitlelere ulaşabilmiş, sonraki kuşaklara aktarılabilmiştir. Bu yönüyle Radyoya Êrîvanê yalnızca bir radyo değil, aynı zamanda önemli bir kültürel arşiv niteliği de taşımaktadır.
Bu süreçte birçok değerli sanatçı ve dengbêj Radyoya Êrîvanê mikrofonlarında eserlerini seslendirdi. Kerapetê Xaço'nun Ay Lo Mîro, Çûme Cizîrê, Lawikê Metîn ve Xim Ximê yorumları; Aram Tîgran'ın Ay Dilberê, Diyarbekira Serîn, Heval Ferat, Keça Dinê eserleri; Eyşe Şan'ın Xerîbim Dayê, Qederê, Lê Lê Xanım yorumları; Meryem Xan'ın Lo Şivano, Dayikê, Ay Lê Gulo eserleri; Besê Zîrek'in seslendirdiği onlarca unutulmaz stran, Mehmet Arif Cizrawî'nin güçlü yorumları, Dengbêj Şakiro'nun destansı kilamları, Qawîs Axa, Dengbêj Hûseyêno, Egîdê Cimo, Aramê Dîkran, Cerdoyê Genco ve daha birçok sanatçının eserleri bugün de dinlenmeye devam ediyor. Elbette burada adını sayamadığımız onlarca sanatçı da bu kültürel mirasa önemli katkılar sunmuştur.
Radyoya Êrîvanê yalnızca müzik yayınlayan bir radyo değildi. Edebiyat programları, halk hikâyeleri ( çîrok), folklor anlatıları, kültürel sohbetler ve dil üzerine hazırlanan yayınlarla da dinleyicilerine ulaşıyordu. Bu yönüyle sıradan bir radyo olmanın ötesine geçerek, kültürel hafızanın yaşatılmasına ve kayıt altına alınmasına önemli katkılar sunmuştu...
Kültürel bir arşiv oluşturmasının yanı sıra, bence Radyoya Êrîvanê'nin en önemli katkılarından biri de kadın dengbêjlerin seslerini daha görünür hâle getirmesiydi. O dönemde erkek dengbêjler daha fazla tanınsa da, kadın sanatçılar da güçlü sesleri ve yorumlarıyla bu kültürel mirasın yaşatılmasında büyük rol oynadılar. Aslîka Qadir, Sûsika Simo, Belga Qado, Kubara Xudo, Naza Kokil, Zadîna Şekir, Fatma Îsa, Sîsa Mecid, Sîma Semend, Êznîva Reşîd, Eyşe Şan, Meryem Xan, Dîlbera Wekîl, Kezîzera Xelo, Gulazera Etar, Seyrana Musa ve daha nice kadın dengbêj, söyledikleri kilamlarla bugün hâlâ yaşayan bir kültürel miras bıraktılar.
Belki de Radyoya Êrîvanê'nin en büyük başarılarından biri de buydu. Sadece ses yayınlamadı; bir halkın hafızasını taşıdı ve arşivledi. Sadece müzik çalmadı; bir kültürün sesini geleceğe ulaştırdı. Sadece sanatçıları dinleyicilerle buluşturmadı; kuşaklar arasında görünmeyen bir köprü kurdu. Bu yüzden Radyoya Êrîvanê, yalnızca bir radyo istasyonu değil; birçok insan için geçmişle bugün arasında kurulan en güçlü kültürel bağlardan biri olarak hafızalardaki yerini korumaya devam ediyor...
Güzel olan her şeyin bir gün sona erdiği bu dünyada, Radyoya Êrîvanê de ne yazık ki bundan nasibini aldı. Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından yaşanan ekonomik kriz, Radyoya Êrîvanê'nin Ortadoğu'ya ulaşan güçlü kısa dalga yayınlarının sonunu getirdi. Ancak radyo tamamen susmadı, daha sınırlı imkânlarla ve yerel ölçekte yayınlarını sürdürmeye devam etti.
Geride ise yalnızca eski yayınlar değil, milyonlarca insanın hafızasında yer eden sesler, kilamlar , çîroklar ve anılar kaldı. Belki de bir kuşağın yolu nerede kesişirse kesişsin, bir gün mutlaka o tanıdık tınıya yeniden rastlayacağı bir hatıra bıraktı...
Bugün geriye dönüp baktığımda, çocukken kırdığım o radyonun aslında bana çok daha büyük bir şey bıraktığını görüyorum.
Ben o gün sadece bir radyo kırdığımı sanıyordum hâlbuki.
Oysa yıllar sonra anladım ki bazen bir radyo; bir babanın gençliğini, bir annenin hatıralarını, bir çocuğun çocukluğunu ve bir toplumun kültürel hafızasını içinde taşıyabiliyormuş.
Belki de bu yüzden bugün eski bir radyo gördüğümde aklıma önce beni dengbêjlerin sesiyle tanıştıran babam geliyor. Sonra o kasetçalardan yükselen dengbêjlerin asırlık sesi...
Ve çocukluğumdan bugüne benimle gelen bu hatıranın sonuna, sanırım en çok Dengbêj Ûsivê Sêbira'nın "Tew Dînê" kilamı yakışacak diye düşünüyorum...
Tew Dînê...
Ez ne dîn im te dîn kirim, hay lê dînê
Ez ne dîn im te dîn kirim, tew tew dînê
Çol û pesara wer kirim, hay lê dînê
Ez kûvî bûm kedî kirim, tew tew dînê
Konê bavê te giran e, hay lê dînê
Şêniya bavê te giran e, tew tew dînê
Bar kirî ga û garan e, hay lê dînê
Tirsa min ji Roma giran e, tew tew dînê
Konê bavê te hindik e, hay lê dînê
Bar kirî ga û golik e, tew tew dînê
Tirsa min ji Roma hindik e, way lê dînê
Tirsa min ji Roma hindik e, tew tew dînê
Vî Feratî bi nalenal e, hay lê dînê
Vî andêrî bi nalenal e, tew tew dînê
Ber xwe anî bi qoç û qal e, hey lê dînê
Memikê dînam sêvê tal e, tew tew dînê
Vî Feratî xurşexurş e, way lê dînê
Vî andêrî xurşexurş e, tew tew dînê
Sonsuz sevgiyle, güzelliklerle ve hafızamızdaki güzel seslerle kalın...