Babil’in gölgesinde: Petrol, hırs ve bitmeyen Ortadoğu savaşı

Alican Tuncay Çelik

Tevrat’ta anlatılan bir hikâye vardır; binlerce yıl önce yaşanmış olmasına rağmen etkisi günümüzde hâlâ hissedilir. Hikayeyi siz değerli okuyuculara kısaca aktaracağım ve yazının sonunda kendi yanıtınızı verebilmeniz için en başta şu soruyu soracağım: Ortadoğu'da bitmeyen savaşlar, Tanrı’nın laneti midir, yoksa insanın içindeki dizginlenemeyen iktidar hırsı ve her şeye sahip olma arzusu mudur?

Evet hikâye, aslında ilkokul 5. sınıftan itibaren bize anlatılan Babil Kulesi’ni konu alır. Mezopotamya’da, insanlığın tek bir dili konuştuğu dönemde, göğe ulaşmak isteyen insanların öyküsüdür. Tekvin 11. bölümünde anlatılan bu hikâye, daha sonra İncil ve Kur'an yorumlarında farklı biçimlerde ele alınmıştır tabi ama ben ilk kaynakta geçeni tercih ettim.

Bir zamanlar insanlar tek bir dili konuşuyor ve birbirlerini kolayca anlıyordu. Günün birinde bir araya gelip göğe kadar uzanacak bir kule yapmaya karar verdiler. Amaçları sadece bir kule inşa etmek değildi; güçlerini göstermek ve adlarını ölümsüzleştirmekti. Tuğlalar üst üste dizildi, harçlar karıldı ve kule kat kat yükseldi. Her yeni katta insanlar kendilerini daha güçlü hissediyor, yüksekliğin getirdiği kibir her katta artıyor ve göğe yaklaştıklarını sanıyorlardı.

Başta Tanrı, insanların bu eylemlerine karışmadı ve sadece izledi. Ancak zamanla, insanların kibirli yükselişinin diğerlerinin gözünde Tanrı’nın kudretini gölgeleyebileceğini fark edince müdahale etmeye karar verdi. İnsanlar, aynı dili konuştukları için birlikte her şeyi başarabileceklerini düşünüyorlardı. Bunun üzerine Tanrı dillerini karıştırdı. Bir anda kimse kimseyi anlayamaz hâle geldi; aynı tuğlayı taşıyan insanlar bile birbirine ne dediğini anlayamaz oldu.

Tanrının bu müdahalesiyle işler durdu, düzen bozuldu, kule yarım kaldı. İnsanlar birbirinden ayrıldı ve dünyanın dört bir yanına dağıldı. O günden sonra herkes farklı dil konuştu. Yarım kalan kule, insanın göğe ulaşma arzusu ve aynı zamanda kibirinin sembolü olarak anlatılır.

Ben bu hikâyeyi ilk okuduğumda, bize öğretilenin ötesinde bir anlam düşünmüştüm; sadece dillerin ayrışması değildi söz konusu olan. Çünkü bu hikâye, insan hırsının ve kolektif bilinçle şekillenen iktidar arayışının tarih boyunca nasıl ortaya çıktığının ilk sembollerinden biri olarak yorumlanabilirdi bence.

Babil Kulesi’nde sembolize edilen insanın güç ve egemenlik arzusu, bu topraklarda gerçeğe dönüşmüş, şehirler kurulmuş, imparatorluklar yükselmiş ve yıkılmıştır. Güç değişti, sınırlar değişti, bayraklar değişti fakat iktidar mücadelesi hiç değişmedi ne yazık ki.

Mezopotamya, Sümerler’den Persler’e kadar sayısız uygarlığın yükseldiği, üç büyük ilahi dine ev sahipliği yapan ve binlerce yıl boyunca birçok medeniyete mekan olmuş bir bölgedir. Yerüstü ve yeraltı zenginlikleri de burayı cazip kılmış, göçebe halklar gözünde “süt ve bal akan bir diyar” olarak resmedilmiştir. Barthel Hrouda’ya göre, Martin Luther buraya “Aden cenneti” demiştir. Bu verimli topraklar, sınır komşularının ilgisini çekmiş ve Mezopotamya tarih boyunca sürekli savaşlara sahne olmuştur. Böylece Mezopotamya, iktidar için mücadele eden halkların ve kabilelerin geçit töreni gibi karşımıza çıkıyor.

Bugün Ortadoğu’nun dört bir yanına ve dünyanın farklı ülkelerine dağılmış halklar, o kadim tarihin mirasçılarıdır. Ancak coğrafyanın kaderi gibi görünen şey hâlâ canlılığını koruyor, güç rekabeti ve bunun doğurduğu kırılganlık. Bu kırılganlık yalnızca askeri değil; sosyal, siyasal, ekonomik ve psikolojik boyutlar da taşıyor. Her kriz, yalnızca sınırları değil, toplumların hafızasını da yeniden şekillendirdi.

Sanayi Devrimi ile birlikte küresel dengeler değişti. Enerji kaynaklarının stratejik önemi arttıkça Ortadoğu, yalnızca tarihsel ve kültürel bir merkez olmaktan çıkıp jeopolitik bir düğüm noktasına dönüştü. Petrol ve doğal gaz rezervleri, emperyalist devletlerin dış politikalarında belirleyici unsurlar haline geldi. 20. ve 21. yüzyılarda yapılan müdahaleler, darbeler, vekâlet savaşları ve yaptırımlar çoğu zaman “güvenlik”, “istikrar” ya da “demokrasi” söylemleriyle gerekçelendirildi.

Ancak sonuçlara bakıldığında Afganistan’da, Irak’ta, Suriye'de ve başka birçok ülkede uzun süreli istikrarsızlık, büyük insani bedeller ve kuşaklar boyu süren travmalar ortaya çıkardı.

Tarih boyunca Mezopotamya’da süregelen iktidar mücadeleleri ve güç arayışları, bugün İran–İsrail–ABD hattında yeniden kendini gösteriyor. Emperyalist müdahaleler, İran’ın 1979’dan sonra kurulan siyasal sistemindeki kırılganlıkları daha da derinleştirdi. Mollalar rejimi altında ifade özgürlüğü, kadın hakları ve siyasal muhalefet konularında eleştiriler alan İran, bölgesel dengeler ve büyük güçlerin müdahaleleri nedeniyle uzun süredir gerilim içinde bulunuyor.

Benzer şekilde İsrail’in güvenlik politikaları, Filistin meselesi ve bölgedeki yayılmacı politikaları uluslararası kamuoyunda tartışılmaya devam ediyor. ABD ise Ortadoğu’daki askeri ve stratejik varlığını çoğu zaman güvenlik ve istikrar söylemleriyle açıklasa da, bölgenin zengin petrol ve enerji kaynaklarının bu politikalarda önemli bir rol oynadığı yönündeki eleştiriler de sıkça dile getiriliyor. Bu nedenle ABD, bölgede hem desteklenen hem de sert biçimde eleştirilen bir aktör konumunda.

Bugün bu tarihsel gerilim hattı daha açık ve tehlikeli bir aşamaya ulaşmış durumda. ABD, İsrail ve İran arasındaki karşılıklı saldırılar artık bir ihtimal olmaktan çıkmış ve günlerdir süren yıkıcı bir çatışmaya dönüşmüş durumda. İran’ın füze ve dron saldırılarıyla İsrail’i ve bölgedeki ABD üslerini hedef alması; buna karşılık ABD ve İsrail’in İran’ın farklı şehirlerine ve başkent Tahran’a düzenlediği hava saldırıları, çatışmanın boyutunu açıkça gösteriyor. Bu savaş yalnızca üç ülkeyi değil; Irak’tan Suriye’ye, Lübnan’dan Körfez’e kadar uzanan geniş bir coğrafyada dengeleri etkiliyor.

Ancak modern savaşların doğası gereği, ilan edilen hedeflerle ortaya çıkan sonuçlar çoğu zaman örtüşmez; bunu son yarım asırda yaşanan birkaç savaşta açıkça gördük. Bir taraf askeri kapasiteyi zayıflatmayı hedeflerken, diğer taraf caydırıcılığını kanıtlamaya çalışır. Bu süreçte savaşın sonucunda genişleyen cepheler, derinleşen ekonomik krizler ve artan insani kayıplar ortaya çıkar. Ayrıca çatışmanın yayılma riski, enerji yolları ve ticaret hatlarının zarar görmesi ihtimali, küresel ekonomik dalgalanmalar ve enflasyon baskısı gibi zincirleme etkiler yarattı ve yaratmaya da devam edecektir.

En ağır bedel ise her zaman olduğu gibi sivillere çıkıyor. Eğitim kurumları ve yerleşim alanlarının hedef alındığına dair haberler hem geleneksel medyada hem de sosyal medyada yer aldı. Özellikle bir okulun vurulduğu ve çok sayıda çocuğun hayatını kaybettiği, ardından hava harekatında atılan bombalarla katledilen çocukların mezarlarının yan yana dizilmiş şekilde gösterildiği fotoğraflar dünya kamuoyuyla paylaşıldı. Bu görseller bile savaşın insani boyutunu çarpıcı biçimde gözler önüne seriyor. Bu tür olayların doğruluğu ve sorumluluğu uluslararası hukuk mekanizmaları tarafından net şekilde ortaya konmalıdır. Ancak bir gerçek değişmiyor: Savaşın artık bir ahlakı yok ve en ağır bedeli yine siviller, özellikle de çocuklar ödüyor. Altyapı yıkılıyor, eğitim kesintiye uğruyor, sağlık sistemleri çöküyor ve asıl yıkım, kuşakların hafızasında ömür boyu kalıyor.

Ayrıca savaşı başlatan emperyalist devletler, “demokrasi getirme”, “ulusal güvenlik” veya “beka” söylemleriyle kendi kamuoylarını inandırmaya ve işledikleri suçları meşrulaştırmaya çalışıyor. Uzak coğrafyalardaki krizler hakkında bilgi sınırlı olduğunda güçlü bir tehdit algısı kolayca inşa edilebilir. Modern çağda savaş artık sadece cephede değil; ekranlarda, sosyal medyada ve zihinlerde yürütülür; algı yönetimi, askeri stratejinin tamamlayıcı unsuru hâline gelmiştir.

Burada özellikle belirtmek isterim ki, yaptığım eleştiriler hiçbir halkı, dini veya toplumu hedef almamaktadır; eleştirilen yalnızca devletlerin aldığı politik kararlar ve bu kararların yol açtığı insani sonuçlardır. Uluslararası hukuk, sivillerin korunmasını açıkça güvence altına alır; bu ilkenin ihlali söz konusu olduğunda fail kim olursa olsun hukuki ve ahlaki sorumluluk tartışılmalıdır.

Ortadoğu’nun binlerce yıllık tarihinde güç mücadeleleri hiç eksik olmadı. Ancak 21. yüzyılda insanlık, teknolojik ve hukuki birikimiyle daha yüksek bir bilinç seviyesinde olmalıdır. Yapay zekâdan gelişmiş silah sistemlerine kadar artan askeri kapasite yıkım gücünü büyütürken, etik sorumluluk da aynı ölçüde büyümelidir. Evrensel ilke olan, devletlerin güvenlik kaygıları meşru olabilir, fakat hiçbir güvenlik anlayışı masum sivillerin hayatından, çocukların geleceğinden ve insan onurundan daha değerli değildir.

Kim haklı, kim haksız tartışmasının ötesinde; adalet, eşitlik, özgürlük ve insan hakları temelinde evrensel bir duruşa ihtiyaç vardır. Çünkü savaşın kazananı çoğu zaman siyasi elitler gibi görünse de, gerçek kaybedenler her zaman halklardır. İmparatorluklar yükselir ve düşer, ideolojiler değişir, sınırlar yeniden çizilir; ama insanın onur arayışı değişmez. Babil Kulesi hikayesi binlerce yıl sonra bize bunu hatırlatıyor; İnsan hırsı ve güç arzusu, ister binlerce yıl önce Mezopotamya’da, ister bugün modern savaşlarda ortaya çıksın, sonuçta hep aynıdır; yıkım ve acı. Babil’in gölgesinde yükselen yeni kuleler ne kadar görkemli olursa olsun, gerçek kaybeden hep halklardır; güç ve hırsın ardında yalnızca yıkım kalır.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.