İnsanlık tarihi sanal olarak İlkçağ, Ortaçağ, Yeniçağ, Yakınçağ gibi çeşitli dönemlere bölünmüştür. Bu dönemler tarihsel gidişatı değiştiren büyük olaylara dayanmaktadır. Buna göre, ilk çağ yazının icadı veya kullanımı ile başlar, Ortaçağ kavimler göçüyle, Yeniçağ Türklerin İstanbul’u ele geçirmesiyle, Yakınçağ, yani içerisinde olduğumuz çağ ise 1789 Fransız Devrimi ile başlar.
Elbette son çağda birinci ve ikinci dünya savaşları, SSCB (Eski Rusya)’nın parçalanması, cetvelle çizilen Avrupalı devletlerin bölünüp asıl sahipleri arasında küçük devletçiklere dönüşmesi, internetin ortaya çıkması gibi dünya çapında birçok tarihsel olay gerçekleşmiştir ancak henüz bu çağın sonlandığına dair bir tez ileri sürülmemiştir.
Birinci Dünya Savaşı sonrası cetvelle çizilen Ortadoğudaki devletlerde çatlamaların başlamasıyla yeni bir tarihsel döneme geçilmiş olabilir. Bilindiği üzere Avrupada birçok devletin bölünmesinden sonra son 30 yılda Irak, Libya derken sonra Tunus ve fasta toplumsal olaylar başladı. Bu rüzgar, Suriye’yi, akabinde İran’ı etkiledi. Sırada Türkiye’nin olduğu aşikar. Devlet eliyle PKK ile başlatılan müzakereler bunun açık alameti veya önlemi. Elbette Pakistan, Afganistan gibi çok etnisiteli otokratik devletler de bu gidişattan nasiplenecektir.
Bu bağlamda İran’a karşı başlatılan savaş söz konusu gidişatı hızlandırabilir. Irak ve Suriye’deki süreçler (Şia ekseni) İran’ı zayıflatma planının ön ayağını oluşturmaktadır. Eninde sonunda bu iki bölgede istikrar sağlanacak, etnik ve mezhebsel yapıya dayalı federal bir düzen kurulacaktır. Ancak asıl büyük lokmanın İran olduğu gözden kaçmamalı. İran Ortadoğu’nun ABD’si adeta. Etkili ve gizemli. Öngörülebilir politikası yok. Ne yapacağı belirsiz. Ve kolay lokma olmayacağı aşikar. Ancak kaçınılmaz sondan kurtulması imkan dışı.
Ortadoğudaki sorunlu devletler için çember daralıyor!
Hungtington ‘Medeniyetler Çatışması’ adlı meşhur makalesinde yeryüzünde bulunan toplulukların 7 medeniyete ait olduklarını ve bu medeniyetlerin kurulduklarından beri birbiriyle çatışma halinde olduklarını, yakın gelecekte de söz konusu Medeniyetlerin daha sert şekilde çatışacaklarını ileri sürmüştür.
Söz konusu meşhur ve etkileyici makalenin üzerinden yıllar geçti ancak Hungtington’un, ‘Medeniyetler Çatışması’ tezi güncelliğini koruyor. Hamasi kör bakış bir yana, Hungtington haklı çıkıyor. Ve belki de beklenilen bir korkudur bu, ancak akıldışı bir varsayım değildir. Yani ‘medeniyetler çatışması’ devam ediyor.
Bu doğrultuda Batı medeniyeti (ABD ve Avrupa) önce Ortadoğu’daki devletlerin kırılganlıklarını kullanarak veya zayıflatarak (İslam) medeniyetini kontrol altına alıp uzakdoğu medeniyetine karşı cepheyi büyütüyor. Etnisiteye dayalı istikrarlı ve aynı zamanda kontrol edilebilir küçük devletler oluşturarak bir anlamda yolunu temizliyor, taşları yerine oturtuyor. Örnek olarak Irak, Suriye verilebilir. Sırada ise İran ve Türkiye bulunmaktadır.
Hungtington’a göre, Arap devletleri, Türkiye ve İran aynı (İslam) medeniyet blokunda bulunmaktadır. Ancak Arap devletleri, Türkiye ve İran diğer medeniyetlere benzer şekilde birbirinden farklıdır. Yani, bu üç güç de kendi içlerinde ayrışıyor. İkisi Sünni biri Şia… Ayrıca, özellikle İran ile Türkiye’nin sorunları benzerdir. İç kırılganlıkları devleti yıkacak kadar hassas…
Buna paralel olarak üçü de tarihsel olarak birbirinin düşmanı veya rakibi. Bu durum bir paradoks olsa da benzer şekilde bunların kaderleri de birbirine bağlı. Biri kırılırsa sıra diğerlerine gelecek. Bu durum da küresel emperyal güçlerin işini kolaylaştırmaktadır.
ABD Suriye’de güven kaybetti!
2011’de Suriye’de başlayan toplumsal olaylar 12 yıl sonra ülkede hem iktidarı hem yönetim şeklini değiştirdi. Kürtler ve diğer etnik grupların haklarını, varlıklarını, siyasal statülerini gündeme getirdi.
Amerika’nın bu süre zarfındaki pragmatik ve güvensiz tutumu ise, dış emperyal güçlere güvenmeyi tartışılır hale getirdi. Özellikle her halükarda ‘ortaklarım, müttefiklerim’ dediği Kürtleri bölge güçlerinin insafına bırakması, oyuna getirmesi ABD’nin Ortadoğu’daki güvenirliliğini zedeledi. Bunun sonucu olarak İran’a karşı kara harekatını gündemine alan ABD ve İsrail şimdi sadece Kürtleri değil diğer bölge devletlerini de ikna etmekte zorlanıyor.
Şimdi ABD’nin İran’a karşı destek çağrısına karşılık olarak ’Suriye pratiğin ortadayken İran’da piyon olmayı neden kabul edelim? Savaştan sonra alacağını alıp gideceksin ancak, yarın burada savaştıklarımızla başbaşa kalacağız’ söylemi yükseliyor.
Yani, ABD’nin Suriyeli Kürtlerle olan ilişkileri sadece Kürtlerin değil diğer kesimlerin de dış emperyal güçlerin vaadlerine karşı tutumlarını gözden geçirmesine vesile olmuştur. Bu anlamda Kürtlerin tutumu ‘Kürtlerden İran savaşında öncü olarak kara harekatında destek olmalarını isteyen ABD’nin yüzüne tokat gibi çarpmıştır. Bu durum bazı diğer bölge devletlerinin ve toplulukların da benzer bir tutum takınmalarına vesile olmuştur. ABD’nin İran savaşında destek isteğine karşın, bazı yerel aktörler ABD’ye ‘biz senin mayın temizleme aracın olmayacağız. Suriye’de Kürtlere olan tavrını, onları yerel devletlerin insafına bıraktığını, sattığını gördük. Biz bu oyuna artık gelmeyiz’ cevabını vermektedir.
Böylece bölge devletlerin ve toplulukların desteği olmadan ABD ve İsrail’i İran savaşında çok zor bir süreç beklemekte ve İran savaşının uzun bir sürece yayılma olasılığı güçlenmektedir.
Kürtlerde ortak bilinç oluşuyor.
Ortadoğudaki (özellikle Kürlerle iligili) gelişmeler, olaylar ne Batı medyasının, ne ‘üst aklın’ Kürt karşıtı propagandasını yapan Türk medyasının ne de mağduriyet söylemiyle kalkıp oturan sloganik Kürt medyasının servis ettiği gibidir. Elbette başta İran olmak üzere, Siyasal İslam medyasının iddia ettiği gibi değil.
İç sorunlarını halletmemiş, (demokratik olmayan) devletler genel olarak bünyelerindeki etnik grupları görmezden gelmekte, onları aşağılamakta, onlara stratejik akılları veya kabiliyetleri yokmuş gibi davranmaktadır. Bu gibi ülkelerin ana akım medyası da egemen kültürün propaganda aracı olmakta, yok sayılan etnik yapıları her fırsatta aşağılayan, şeytanlaştıran, düşmanın piyonu olarak sunan bir tavır takınmaktadır. Ötekilerin bir hakkı olmadıkları gibi ortak bir ideolojileri, ortak bir gelecek umutları veya algıları yokmuş gibi davranmaktadır. Oysa madalyonun öbür yüzü öyle değildir. Başka bir deyişle ‘Güneş balçıkla sıvanmıyor’.
Her topluluğun, halkın kendine göre stratejik ve politik aklı vardır. Ancak bu akıl kendini gerçekleştirme olanakları, imkanı ortaya çıktığında görünür olmaktadır. Örnek olarak ABD’nin İran’a karşı savaşma çağrısına ‘hayır’ diyen ve İran’ın muhtemel saldırılarına karşı aralarında aşırı bir rekabetin olmasına rağmen Kürt örgütlerin veya siyasal kuruluşların bir çatı altında toplanarak fikir birliği yapıp ortak karar alması gösterilebilir.
Suriye tecrübesinden sonra yukarıda bahsedilen algının gerçekçi olmadığı, gerekli koşullar oluştuğunda diğer halklar gibi Kürtlerin de ortak ve stratejik akıla, özgün, politik bir bakış açısına sahip oldukları görülmüştür.
Son zamanlarda dikkat çeken ilginç bir ‘sözde Kürt hayranlığı’ da hortlamış, ’Kardeşimiz Kürtler karakterlidir, soyludur, kahramandır, şöyle yapmaz, böyle davranmaz’ teraneleri baş alıp götürmüş olabilir ancak Suriye pratiğinden sonra ne dünya eski dünyadır ne de Kürtler eski Kürtlerdir.
Dolayısıyla, her nasıl ‘İran düşerse sıra Türkiye’ye gelir’ algısı var ise, Kürt örgütler ve güçler arasında da buna benzer bir algı oluşmuştur. Suriye’deki Kürtler düşerse Irak’daki kürtlerin de bir geleceği olmaz. Veya Irak Kürtlerinin kaderi de Suriye, İran ve Türkiye’deki Kürtlere bağlıdır inancı hakim olmuştur. Bu da Kürtler arasında farklılıklar, görüş ayrılıkları olsa da artık onlarda ortak bir akıl ve stratejinin geliştiğini göstermektedir.
İran’a karşı savaşın başlamasıyla her kafadan başka bir ses çıkmaya başladı. ABD Kürtlere farklı bir çağrı yapıyor, İran başka bir çağrı, Türkiye farklı bir çağrı yapıyor; Rusya başka bir akıl veriyor, diğerleri ise farklı teraneler anlatıyor.
Şimdi Kürtler kimi dinlesin, kimi dinlemesin?
Kürtleri bu kadar düşünüyorsanız şimdiye kadar neredeydiniz?