21 Şubat takvimde sıradan bir gün gibi görünebilir. Ama aslında insanın en derin yerine; çocukluğuna, annesinin sesine, ilk kelimelerine dokunan bir gündür: Dünya Ana Dil Günü.
Bu tarihin seçilmesi tesadüf değildir. 21 Şubat 1952’de, Dakha’da öğrenciler ana dillerinin kamusal alanda tanınmasını talep ederken hayatlarını kaybetti. Bu olay, ana dilin yalnızca bir iletişim aracı olmadığını; kimlik, hafıza ve insan onuruyla doğrudan ilgili olduğunu tüm dünyaya gösterdi. Yıllar sonra UNESCO, 1999 yılında 21 Şubat’ı Uluslararası Ana Dil Günü ilan etti. Amaç açıktı. Diller kaybolmasın, kültürel çeşitlilik yaşasın diyeydi.
Bugün dünyada binlerce dil konuşuluyor ve bunların önemli bir kısmı yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Bir dil kaybolduğunda yalnızca kelimeler kaybolmaz. O dilde söylenmiş ninniler, masallar, atasözleri ve bir halkın dünyayı algılama biçimi de zamanla silinir. Dilin kaybı, kültürel hafızanın zayıflamasıdır.
Birçok ülke, dil çeşitliliğinin korunmasının toplumsal uyum ve kültürel zenginlik açısından önemli olduğunu kabul ederek bu alanda çeşitli adımlar atmaya başladı.
Kanada, yerli halkların dillerinin korunması için özel politikalar geliştirdi.
Yeni Zelanda, Maori dilini eğitim sisteminde destekleyerek kültürel sürekliliğe katkı sundu.
İrlanda, İrlandaca’nın yaşatılması için medya ve eğitim alanında çalışmalar yürüttü.
İspanya’da bazı bölgesel diller yasal statüyle korunuyor.
İsviçre ve Belçika ise birden fazla resmî dili bir arada yaşatmanın mümkün olduğunu gösteren örnekler arasında yer alıyor mesela.
Bu uygulamalara baktığımızda açıkça görülüyor ki bir dilin yaşaması, başka bir dilin kaybı anlamına gelmiyor. Diller birbirinin alternatifi değil; insanlığın ortak zenginliğidir.
Bir dil güçlendiğinde bir başkası zayıflamak zorunda değildir. Çünkü diller rekabet etmez; diller birlikte var olur.
Ve birlikte var olduklarında toplumlar daha güçlü, kültürler daha zengin, insanlık daha bütünlüklü hâle gelir.
Bu zenginliğin önemli bir parçası da Kürtçedir. Kürtçe yüzyıllar boyunca güçlü bir sözlü kültürle taşınmış; dengbêjlerin sesiyle, ninnilerle, destanlarla bugüne ulaşmıştır.
Yazılı edebiyatı da oldukça köklüdür. 17. yüzyılda yaşayan Ehmedê Xanî, kaleme aldığı Mem û Zîn adlı eserinin mukaddimesinde kitabını özellikle Kürtçe yazdığını belirtir. Onun amacı yalnızca bir aşk hikâyesi anlatmak değil; Kürtçenin de ilim ve edebiyat dili olabileceğini göstermektir.
Ehmedê Xanî’nin dizeleri yüzyıllar öncesinden gelen bir bilinçtir:
"Ji bo ku kes nebêje ku Kurd
Bê zanîn û bê huner in û bê şerf in,
Min ev pirtûk bi zimanê wan nivîsand
Da ku bibin xwedî şan û rûmet"
Anlamı kısaca şöyledir: “Kimse demesin ki Kürtler ilimsizdir, sanatsızdır; bu kitabı onların diliyle yazdım ki değer kazansın.”
Bu yaklaşım, bir dili başka dillere üstün kılma çabası değil; o dilin de kültür ve sanat üretebileceğini gösterme arzusudur aslında.
20. yüzyılda ise özellikle Celadet Ali Bedirxan ve ailesinin öncülüğünde İstanbul ve Suriye’de yapılan çalışmalar, Kürtçenin yazılı standartlaşmasına katkı sundu. Latin harflerine dayalı alfabe çalışmaları ve 1932’de yayımlanan Hawar dergisi, yazılı Kürtçenin gelişiminde önemli bir aşama oldu. Aynı yıl gerçekleştirilen dil konferansında alfabenin yaygınlaştırılması, yazım kurallarının belirlenmesi ve ortak bir yazı zemini oluşturulması hedeflendi. Bu çabalar, kültürel üretimin daha sistemli bir şekilde sürdürülmesine katkı sağladı.
Bütün bu tarihsel süreç bize şunu gösteriyor: Bir dili yaşatma gayreti başka dillere karşı bir duruş değildir. Aksine her dil, insanlığın ortak kültür hazinesine kendi sesiyle katkı sunar.
Ayrıca Türkiye’de de son yıllarda farklı dillerin görünürlüğü artmıştır. TRT Kurdî yayın hayatına başlamış, çocuklara yönelik yayın yapan Zarok TV kurulmuştur. Üniversitelerde farklı diller üzerine akademik çalışmalar yapılmakta, kitaplar yayımlanmakta, kültürel üretim devam etmektedir. Tabi bunların devlet politikaları tarafından daha da desteklenmesi gereklidir.
Ancak mesele yalnızca bir dile indirgenemez.
Türkçe, Kürtçe, Arapça, Lazca, Çerkes dilleri, Gürcüce, Hemşince, Ermenice, Süryanice, Rumca, Pomakça, Boşnakça, Arnavutça, Roman dilleri…
Hepsi bu toprakların sesi.
Hepsi ortak hafızamızın bir parçasıdır.
Martin Heidegger’in söylediği gibi: “Dil varlığın evidir.”
Ana dil, insanın kendini en doğal ve en sahici biçimde ifade ettiği alandır. Bir dili yaşatmak, kültürel hafızayı yaşatmak demektir. Bir dili korumak, o dili konuşan insanın varlığını ve kimliğini değerli görmek demektir.
Bir dilin gelişmesi başka bir dilin gerilemesi anlamına gelmez. Diller bir arada var olabilir.
Tarih bunun mümkün olduğunu defalarca göstermiştir bize.
Asıl mesele, farklı sesleri bir tehdit olarak görmek değil; kültürel bir zenginlik olarak değerlendirebilmektir. Çünkü bir dil kaybolduğunda insanlık biraz eksilir; bir dil yaşadığında kültürel çeşitlilik güçlenir.
21 Şubat bize şunu hatırlatığı için önemli bir farkındalık günüdür.
Kendi ana dilini koru.
Başkasının ana diline de saygı duy.
Çünkü diller arasında üstünlük değil, çeşitlilik vardır. Bugün bir çocuğun kendi ana diliyle gülümseyebilmesi, yarın daha özgüvenli ve daha sağlıklı bir toplum demektir. İnsan kendi sesiyle barışık olduğunda, başkasının sesiyle de daha kolay barışır.
Bu günün vesilesiyle Türkiye’de konuşulan Türkçe’nin, Kürtçe’nin, Arapça’nın, Lazca’nın, Çerkes dillerinin, Gürcüce’nin, Hemşince’nin, Ermenice’nin, Süryanice’nin, Rumca’nın, Pomakça’nın, Boşnakça’nın, Arnavutça’nın, Roman dillerinin ve bu topraklarda yankı bulan bütün ana dillerin ve insanlığa ait tüm dillerin 21 Şubat Dünya Ana Dil Günü kutlu olsun.
Unutulmamalıdır ki her dil bir hatıradır;
her dil bir sestir, her dil bir dünyadır,
her dil bir insandır
ve bütün diller insanlığın ortak hafızasıdır.
Diller yaşadıkça kültürler güçlenir.
Kültürler güçlendikçe toplumlar zenginleşir.
Ve insanlığın birlikte yaşama iradesi daha da sağlamlaşır.
Di 21’ê Şubatê de em bi rêz û hezkirin
Rojbûna Zimanê Dayikê pîroz dikin.
Li seranserê dinyayê
Rojbûna Zimanên Dayikê pîroz be.
(21 Şubat’ta saygı ve sevgiyle Ana Dil Günü’nü kutluyoruz.
Dünyadaki bütün ana dillerin Ana Dil Günü kutlu olsun.)