Ali Bülbin yazdı
Kapitalist aklın ve burjuva elitizminin; kendisini toplumun üstünde konumlandırırken, sömürdüğü, yok saydığı ya da tarihsel olarak ezmeye çalıştığı dinamikleri ancak birer "karikatür" veya "fıkra unsuru" olarak görmek gibi yapısal bir özelliği vardır.
Rahmi Koç’un "mizah" adı altında Kürt kadınını ve kimliğini nesneleştiren, aşağılayan absürd dili, bireysel bir dil sürçmesi ya da masum bir şaka değil; tam da Türkiye kapitalizminin kuruluş kodlarını, oryantalist kibrini ve patriyarkal reflekslerini ele veren politik bir ifşadır.
Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren devlet eliyle büyütülen, ihalelerle, tekelleşmelerle ve emeğin sömürüsüyle holdingleşen bir sermaye aklının, bu toprakların en köklü ve en dirençli dinamiklerinden biri olan Kürt kadınına bakışı, tarihsel bir körlüğün ve sınıfsal bir üstten bakışın ürünüdür.
İlkel birikimden beyaz Türk kibrine bürünen Koç sermayesinin hafızası olan Rahmi Koç’un temsil ettiği sermaye yapısı, Anadolu’nun zenginliklerinin merkezileştirilmesi, gayrimüslim varlıklarının tasfiyesi ve Kürt coğrafyasının ekonomik olarak sömürgeleştirilmesi süreçlerinden bağımsız değildir.
"Beyaz Türk" aristokrasisinin tepe noktasında oturan bu akıl, batı metropollerinde modernitenin, sanat hamiliğinin ve seküler elitizmin bayraktarlığını yaparken; arka bahçesinde biriktirdiği servetin temelinde işçi sınıfının ve ezilen halkların görünmeyen emeği yatar.
Bu sermaye grubu için makbul vatandaş; üreten, ses çıkarmayan, itaat eden ve kendi kültürel hegemonyalarına biat edendir. Kürt kadını ise bu elitist şemada iki kez "öteki"dir. Çünkü hem sınıfsal ve ulusal kimliğiyle ezilenlerin en altındadır hem de erkek egemen kapitalist sistemin tahakküm nesnesidir.
Dolayısıyla, Rahmi Koç’un dilinden dökülen o absürd fıkra ya da küçümseyici ifade; sermayenin işçiye, ezenin ezilene, metropolün çeperde kalana duyduğu ‘tarihsel yukarıdan bakışın’ modern bir salondan dışarı sızmasıdır. Karikatürleştirilmek istenen ve Kürt kadınının tarihsel hakikati olan Kürdi kimlik, sermayenin ve egemen siyasetin anlamakta en çok zorlandığı şeydir çünkü karşılarında fıkralara meze yapabilecekleri, edilgen, cehaletle damgalanmış bir figürün olmayışını tarihsel inkarcı akıllarına yediremezler.
Kürt kadını bu coğrafyanın en politik, en entelektüel ve örgütlü öznesi olduğu gibi: tarihsel perspektiften bakıldığında da, feodalizmin ve devlet şiddetinin iki ateş arasında bıraktığı ama kendi küllerinden modern bir kadın devrimi yaratabilmiş yegane gerçekliktir.
1990’ların karanlığında, köyleri yakılırken, eşleri, evlatları gözaltında kaybedilirken Cumartesi Anneleri olarak Galatasaray Meydanı’nı bir adalet kürsüsüne çevirenler onlardır. Beyaz tülbentleriyle panzerlerin karşısına dikilen, sokakları, meydanları ve nihayetinde zindanları birer direniş okuluna dönüştüren irade, tam da Koç burjuvazisinin anlamaktan aciz olduğu o ahlaki ve politik üstünlüktür.
Sermaye sahipleri lüks yatlarında dünyayı seyrederken, Kürt kadınları sadece kendi hakları için değil, Ortadoğu’yu karanlığa boğmak isteyen IŞİD barbarlığına karşı Kobanê’de, Şengal’de insanlık onurunu savunan küresel bir sembole dönüşmüştür.
Bugün tüm dünyada yankılanan "Jin, Jiyan, Azadî" felsefesi, Paris’teki moda haftalarından esinlenmemiş; doğrudan bu topraklardaki kadınların canı, kanı ve entelektüel emeğiyle formüle edilmiştir.
Bu felsefe dünyayı sarsarken, sermayenin cüceliği karşısında sosyolojik bir çelişki olarak; bir tarafta Rojava’dan İran’a, oradan tüm dünya kadın hareketlerine ilham veren, ataerkilliği ve ulus-devlet sınırlarını aşan evrensel bir kadın paradigması durmaktadır. Diğer tarafta ise, bu muazzam entelektüel ve eylemsel sıçramayı görmezden gelip, zihnindeki eski, feodal ve sömürgeci kalıplarla Kürt kadınını fıkra malzemesi yapmaya çalışan yaşlı bir tekelci sermaye aklı vardır. Bu durum, kapitalizmin tıkandığı noktada nasıl gericileştiğinin, estetikten ve entelektüel derinlikten nasıl koptuğunun turnusol kağıdıdır.
Kürt kadını;
Zindanlarda iradeyi işleyen yazar, şair ve siyasetçidir.
Tarlalarda ve fabrikalarda Koç’un ve benzerlerinin çarkını döndüren ama sömürüye de başkaldıran emektir.
Akademide ve Mecliste eril siyasetin dilini yıkan kurucu öznedir.
Sermayenin kibri, bu gerçeği fıkralarla örtebileceğini sanır ama tarih, saraylarda ya da holding binalarında yapılan sığ esprileri değil; o binaların gölgesinde hakikati, dili ve özgürlüğü için bedel ödeyen kadınların yazdığı destanı kaydeder.
Dolsyısıyla Rahmi Koç’un absürd dili karşısında özür dileme beklentisi bile bu sığ aklı fazla ciddiye almak demektir. Çünkü egemen yapıların özrü, ancak yeni bir lütuf ilişkisi doğurur.
Asıl verilmesi gereken cevap; holdinglerin, bankaların ve sömürü ağlarının kuşattığı bu dünyada, Kürt kadınının öncülük ettiği özgürlük felsefesini daha da büyütmektir.
Koç’un parası, medyadaki gücü ve sınıfsal ayrıcalıkları ona geçici bir sahnede konuşma hakkı verebilir; ancak insanlığın özgürlük hafızasında yer edinecek olanlar, o holdinglerin vitrinlerini süsleyen burjuva illüzyonları değil, tırnaklarıyla taştan hayat çıkaran ve "Gotinên me hene" diyerek tarihi yeniden yazan kadınlar olacaktır.