1. HABERLER

  2. MAKALE

  3. Medyayı denetlemiyor, hizaya getiriyorlar
Medyayı denetlemiyor, hizaya getiriyorlar

Medyayı denetlemiyor, hizaya getiriyorlar

Gezi sürecinde 150 gazetecinin gördüğü şiddet cezasız kaldı ama olsun, ABD’ye “Basın özgürlüğü, demokrasinin bel kemiğidir” diye çıkışıyoruz.

A+A-

EROL ÖNDEROĞLU - BİANET

Son yıllarda özellikle gazeteciler ve sosyal medya kullanıcılarına yönelik polisiye ve yargısal işlemler, bir toplumsal dönüşümün tehlikeli zorlamasıyla birlikte, ideolojik ve politik ayrışma kaynaklı çoklu kamuoyunun gerilmesini de beraberinde getiriyor.

İdil Aydınoğlu ve Sinem Aydınlı ile birlikte hazırladığımız ve Temmuz ayında çıkacak Medya Gözlem Raporu, özellikle Radyo Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) ve Basın İlan Kurum işlemlerinin, bu ideolojik zorlamayı ne denli ileriye taşıdığını ve geride bırakmada hayli yol aldığımız demokratik düzen kazanımlarını kökünü kazımaya yönelik olduğunu gözler önüne seriyor.

Hesap vermemenin ve çifte standart içinde hareket etmenin, yeni sisteme işlerlik kazandırmanın ve itiraz kanallarını daha rahat kapatmanın başat hamlelerinden birisi olarak görülüyor. Bu döneme özgün görebileceğimiz bir yön ise, RTÜK ve Cumhurbaşkanlık İletişim Başkanlığı gibi medya sektörünü düzenlemesi misyonuyla kurulmuş kurumların yöneticilerinin, çoğulcu toplum değerleriyle dalga geçecek nitelikteki beyanları oldu. Diğer benzer bir kurum olan Basın İlan Kurumu ise, Cumhuriyet, Evrensel, BirGün gibi gazetelere ilişkin tartışmalı kararlarıyla, yerel ve ulusal gazeteler için kamu ilan dağıtımını “Demokles’in Kılıcı” mantığıyla idare ettiğini gösteriyor.

RTÜK “Partili Cumhurbaşkanı”nın emrinde

Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) Başkanı Ebubekir Şahin’in, “evde isimlerini not ettikleri bazı mahallelilere karşı silahlandıklarını” duyuran yazar Sevda Noyan’ın sözlerini ilk ele alış tarzı ise, açık kayırmacılık eğilimini göstermeye fazlasıyla yetiyordu ve endişe vericiydi.

Noyan’ın sözleriyle ilgili başta, “Darbeyi övenlerin karşısında söylenenleri cezalandırmak gibi bir pozisyonda değiliz. Çok büyütülecek, RTÜK’ü töhmet altında bırakacak bir konu değil” diyen Şahin’in, eleştirel kamuoyunun tepkisiyle başvurduğu “U” dönüşünü unutmak mümkün değil. RTÜK Başkanı’nın Yazar Sevda Noyan’ın sözlerini ilk ele alış tarzı ise, açık kayırmacılık eğilimini göstermeye fazlasıyla yetiyordu ve endişe vericiydi.

Aynı açıklamasında Şahin, demokrasiler altında normalde “bağımsız ve özerk” bir konum olması beklenen RTÜK’ü “Partili Cumhurbaşkanı” hiyerarşisi içerisinde tuttuğunu net bir şekilde gösteriyordu. “Sayın cumhurbaşkanımız tarafından bir telkin ve talimat olmadı ama olursa devletimizin başıdır, onun talimat ve telkinleri devletimizin bütün organlarını ilgilendirir, emir telakki eder, ‘Başımızın üstünde’ deriz ama o ayrı bir şey. Rahatlıkla söyleyebilirim ki böyle bir talimat olmadı”.

Altun ile hatırladık: “Basın özgürlüğü, bel kemiğimiz”

Cumhurbaşkanlık İletişim Başkanı Fahrettin Altun’un ABD’de George Floyd için yapılan kitlesel protestolar sırasında polisin TRT World Yapımcısı Lionel Donovan'a saldırmasını kınadığı açıklaması memnuniyet vericiydi. Ancak metnin içinde bir tespit vardı ki, yenilir yutulur değildi: “Basın özgürlüğü, demokrasinin bel kemiğidir”!

Altun’un Twitter üzerinden İngilizce ve Türkçe olarak yayınladığı bu mesaj, ister istemez, Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) örgütünün 180 ülkeli Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’nde 45. Sırada yer alan ABD ile 154. Sırada gösterilen Türkiye’yi kıyaslamaya itiyordu.

Altun’a hatırlatmak gerekir ki, ABD’deki TRT World temsilcisi gibi Türkiye’den 150’yi aşkın medya temsilcisi, Gezi eylemleri döneminde sorumluluğu ezici çoğunluğu polise atfedilebilecek vakalar sırasında saldırıya uğradı, göz yaşartıcı bomba kapsülü veya plastik mermiyle yaralandı. Üç tazminat dışında tamamı cezai yönden cezasız bırakıldı!

Gezi döneminde açılan bu otoriterlik perdesi, birçok toplumsal eylemler sırasında, kamuoyunu bilgilendirme dışında bir derdi olmayan birçok medya temsilcisinin ters kelepçelenerek veya (sizler müdahale diyorsunuz) şiddet görerek gözaltına alınmasına veya tedavi altına alınmasına neden oldu.

İstanbul Esenyurt’ta 18 Şubat’ta bir okuldaki cinsel istismar iddiası üzerine velilerin yaptığı eylemi ve istismar iddiasını haberleştiren Kanal D muhabiri Şevval Şirin iddiaları okul müdürüne sormak isteyince gözaltına alınmasını hatırlatmak isteriz. Saatlerce bir odada alıkonan gazetecinin telefonuna da mahkeme kararı olmadığı halde el konulduğunu, Şirin’in şikayetçi olmasından hareketle iki kadın polisin de “darp edildiklerini” ileri sürerek şikayetçi olmayı akla getirdiklerini anımsatmak isteriz (18 Şubat).  

31 Mart 2019 Yerel Seçimleri’nde 10 aşkın yerel gazetecinin, iktidar destekçilerince sokak ortasında sopa, beysbol sopası veya yumruklu saldırıya uğradığı, birçoğuyla ilgili bugün dahi dava açılmadığı, dahası muhalefet partileri bu vahim olaylarla ilgili soru veya araştırma önergesi sunduklarında buna Ak Parti ve MHP vekillerince tenezzül edilmediğini de iyi anımsıyoruz.

ABD için “Basın özgürlüğü demokrasinin bel kemiğidir” diyen Altun’un ülkesinde, kendisinin kiraladığı bir arazide yapılan yapının kaçak olduğunu ve bu nedenle belediyece yıkıldığını yazan Cumhuriyet gazetesi çalışanlarına “terör” soruşturması açıldığını hatırlatmak isteriz.

Altun gibi diğer yetkililerin, ABD için gösterdikleri titizliği Türkiye’de de görmek istediğimizi belirtmek isteriz. Bunun için, üç ayda bir medya özgürlüğünün durumunu gözler önüne seren BİA Medya Gözlen Raporları’nı hareket noktası için dikkate almak, iyi bir başlangıç sayılabilir.

BİK’ten “yayın çizgileri”ne müdahale

Şubat ayında uluslararası gazetecilik heyeti, Basın İlan Kurumu (BİK) Genel Müdürü Rıdvan Duran ve uzmanlarıyla görüştüklerinde paylaştıkları sorunlar içinde, işçilere jandarma şiddetini eleştiren haberler nedeniyle Evrensel ve BirGün gibi gazetelerine ilan kesme cezaları verilmesi vardı. Uluslararası Basın Enstitüsü’nün (IPI) öncülük ettiği, Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF), Avrupa Gazeteciler Federasyonu (EFJ) ve Gazetecileri Koruma Komitesi (CPJ) temsilcilerinin de içinde yer aldığı heyet, ziyaret sırasında, ayrıca, BİK’in bir kamu kurumu olarak ilan miktarları ve ilandan yararlanan yayın kuruluşlarına dair verilerini şeffaf bir şekilde kamuoyu ile paylaşması da gündeme gelmişti.

Beş ayda 39 gazeteye 316 gün ilan kesme

2019 yılı itibariyle 466 milyon TL’lik kaynağı, resmi ilan yayınlamaları karşılığında 1054 kadar gazeteye yararlandıran Basın İlan Kurumu’ndan şeffaflık bekleniyordu. Ancak aradan geçen dönemde gazetelere editoryal çizgileri nedeniyle ilan kesme cezalarının ardı arkası kesilmeyince BİK’e 4 Haziran’da bir mektup gönderildi.

20 kuruluşun imzasıyla destek verdiği mektupta, Duran’a, 10 Ocak- 1 Haziran döneminde 39 ulusal ve yerel gazeteye toplam 316 günlük ilan kesme cezası verildiğinin altı çiziliyordu.

Yerel ve ulusal gazetelere resmi ilan dağıtımının, pratikte, resmi veya iktidar söylemini benimsenmesi, devlet kurumlarını eleştirilmemesi, yayınların da Cumhurbaşkanlık İletişim Başkanlığı gibi resmi kurumların düzenli “bilgilendirme bültenleri” ile sınırlı tutulması amacına hizmet ettiğini ifade edebiliriz. Ekonomik krizin yerel basın üzerindeki ağır baskısı varken BİK, gözardı edilmeyecek bir gelirin kaynağı olarak, bir nevi “gazete patronu” olarak gazetelerin yayın çizgilerinin belirlenmesinde en önemli aktör durumundadır.

Medyayı denetliyorlar, “bağımsız” ve “özerk” değiller

Son yıllarda medyaya yönelik kamu denetimi; eleştirel söylemin silinmesi ve yerine “millilik ve yerlilik” adına resmi söylemin yerleştirilmesi amacına yönelik olarak, hazır içeriklerin dayatılması gibi yollarla da, ağırlığını ve baskısını giderek artırdı. Denetleyici kurumlar, merkezi otoritenin bir parçası olarak, siyasi müdahalelere açık ve razı bir tarzda faaliyet yürüttüklerinden, demokratik sistemde tanımlandıkları şekliyle “bağımsız” ve “özerk” kimliklerini de yitirmiş oldular.

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.