1. HABERLER

  2. OKUYUCUDAN

  3. Kendi Kaderini Tayin Hakkı ve Kürtler
Kendi Kaderini Tayin Hakkı ve Kürtler

Kendi Kaderini Tayin Hakkı ve Kürtler

2014 yılı ortalarında IŞİD’in Musul’u alması ve ardından başta Kerkük olmak üzere, Irak’ta Kürtler ve Araplar arasında tartışma konusu olan Kürt topraklarının Kürdistan Bölge Hükümetinin eline geçmesi, Kürtlerin bağımsızlığı meselesini gündeme getirmişti.

A+A-

Kobani’ye saldırıları ve özellikle Şengal’in düşmesi, Kürt yönetimin bağımsızlık talebini bir müddet gündemden düşürmüştü.  Ancak bugünlerde Şengal’in tekrar Kürt güçlerinin eline geçmesi, Kürtlerin bağımsız devlet olma taleplerini yeniden gündeme getirebilir ve Irak Kürdistan’ı 2015 yılında bağımsız bir devlet olarak, dünyanın en genç devleti unvanıyla tarih sahnesinde yerini alabilir. Peki, self determination ya da kendi kaderini tayin hakkı olarak bilinen bu ilke nasıl hayata geçer? 

Kendi Kaderini Tayin

Modern dünyada kendi kaderini tayın ilkesi ilk olarak ABD’nin 1776’da bağımsızlığını ilan etmesi ve ardından, 19. Yüzyılın başlarında Latin Amerika ülkelerinin İspanya ve Portekiz’den ayrılmalarıyla önemli bir uluslar arası hukuk sorunu olarak gündeme gelecektir.  19.yüzyılda Almanya ve İtalya’nın ulusal birliklerini oluşturmaları, bir yandan milliyetçiliği doruk noktasına ulaştırırken, Doğu ve Orta Avrupa’daki çok uluslu imparatorluklar için önemli bir tehdit olarak belirdi.  Ancak uluslar arası legal sistemin, kendi kaderini tayin hakkının BM sözleşmesinden yer almasının ardından ciddi bir yapısal değişikliğe uğradığı kabul edilmektedir. (Gerçi Başkan Wilson, daha 1918’de kendi kaderini tayin ilkesinin Cemiyeti Akvam sözleşmesinde yer almasını istemişti, ancak başarılı olamamıştı).  Tabi İkinci Dünya Savaşından sonra da İngiltere, Fransa, Belçika, Hollanda, Portekiz ve İtalya gibi ülkeler,  siyasi bağımsızlığa yol açacak kurtuluş hareketlerine karşı durdular.  1945 Suriye, 1946’da Lübnan, 1947’de Hindistan ve Pakistan’ın, 1948’de İsrail ve Burma’nın, 1949’da Endonezya’nın, 1951’de Libya’nın, 1956’da Tunus, Fas, Sudan ve Gana’nın, 1957’de Malaya ve 1958’de Gine’nin bağısızlıklarını ilan etmeleri, daha önce koloni geleneğe sahip söz konusu ülkeleri memnun etmedi. 1960’ta,  BM Genel Kurulu, Koloni Ülkeler ve Halklara Bağımsızlık Garantileme Bildirgesini kabul ettiğinde,   dünyada sömürgecilikten kurtulma süreci önemli oranda tamamlanmıştı. 1960’ların sonunda bağımsız devletlerin sayısı 130 civarına çıktığında, yeni durum uluslararası sistem üzerinde de önemli etkilerde bulunacaktı. Önceleri BM ağırlıklı olarak Batılı ülkelerin denetimindeyken, yeni katılımlar Batı hegemonyasını kırdı.  Şüphesiz 1960 sözleşmesinin önemli bir sonucu da, özellikle sömürge ülkeler açısından kendi kaderini tayin hakkını bir anlamda kutsallaştırmasıydı.

 Kendi Kaderini Tayin Hakkı ve Hukuk

1971 yılında BM tarafından görevlendirilen Martinez Kobo, kendi kaderini tayin hakkı konusunda bir rapor hazırlar. 1984 yılında yayınlanan raporda Martinez Kobo, “farklı şekillerde ortaya çıkabilecek kendi kaderini tayin hakkı, yerel halkların temel haklarını koruma ve kendi geleceklerini belirlemede temel bir önkoşul olarak kabul edilmelidir” diyor. Ancak Kobo, kendi kaderini tayin hakkının bir özgür seçim meselesi olduğunu, bir devlet sınırları içinde farklı otonomi şekilleriyle de yerine gelebileceği gibi, bunun her zaman ayrılma anlamına gelmeyeceğini de belirtir. Kobo, kendi kaderini tayin hakkı ilkesinde ayrılmayı bir zorunluluk olarak benimsemez, ancak sadece insan hakları standartlarının yükseltilmesiyle yerel halkların korunamayacağına dikkati çekerek yasal tanıma ve yasal statü üzerinde durur (David Armstrong, International Law, Routledge, s.335).  Aynı şekilde Uluslararası Hukuk Komisyonu da 1995’te, Doğu Timur Davasında,  halkların kendi kaderlerini tayin haklarının “erga omnes” (herkes bakımından geçerli) bir karakter taşıdığı düşüncesini benimsemiştir. Üstelik kendi kaderini tayin hakkı ilkesinde, minimum düzeyde bir nüfusa sahip olmak ya da sınırları kesin olarak belli olan bir toprak parçası üzerinde oturmak da sorun olarak görülmemektedir. Örneğin Tuvalu 12 000, Nauru 10 000 nüfus ile bağımsız ülke olarak kabul edilirken, Filistin Kurtuluş Örgütü, Kasım1988’de Cezayir’de, Filistin Devletini ilan ederken, henüz Filistinlilerin kontrol ettiği bir toprak parçası bulunmamaktaydı. Bu arada, bağımsız bir devlet olan İsrail devletinin de sınırları belirtilmemiştir. Benzer şekilde Arnavutluk da, Birinci Dünya Savaşından önce, sınırları tartışmalı olmasına karşılık pek çok devlet tarafından resmi olarak kabul edilmiştir.

Sovyetler Birliği ve Yugoslavya’nın dağılma süreci, Avrupa Topluluğu’nun yeni devletleri tanıma konusunda ortak bir yönergeyi esas almalarına yol açmıştır.  Böylece Topluluk, 16 Aralık 1991’de, Doğu Avrupa ve Sovyetler Birliğinde Yeni Devletlerin Tanınmasına İlişkin Yönergeyi kabul ederek, kendi kaderini tayin ilkesinde ortak bir tavır almayı benimsedi. Yönergede, hukuk ve insan haklarına saygıyı esas almak kaydıyla, özellikle azınlık haklarının güvence altına alınmasını,  kendi kaderini tayin hakkı ve tanınmanın temel koşulu olarak kabul edilmiştir (Malcolm N. Shaw, International Law, Cambridge, s.207).

Uluslararası Tanınma

Devletler ve hükümetlerin tanınması ayrı anlamlara gelmektedir. Devletin tanınması, var olan bir yapının devlet olma kriterlerini yerine getirip getirmemesi bağlamında değerlendirilir. Hükümetin tanınmasında, söz konusu rejimin devleti kontrol altında tutma mekanizmasını etkin bir şekilde yerine getirip getirmemesi sorgulanır.   Bazen bir devlet tanınırken o devleti idare eden veya idare etme iddiasındaki hükümet tanınmayabilir.  Öte yandan, yeni bir devlet oluştuğunda, diğer devletlerin o devleti tanıma veya tanımama sorunu ortaya çıkar. İspanya’nın 1648 yılında, 1581’de bağımsızlığını ilan etmiş Birleşik Hollanda’yı kabul etmesi, tarihteki (modern devlet anlamında) ilk resmi tanıma olarak verilmektedir.  Diğer bir örnek de, 1776’da bağımsızlığını ilan etmiş ABD’nin İngiltere ve Fransa arasında ciddi bir sorun olarak ortaya çıkmasıdır. Britanya, savaş ve ayaklama neticesinde, belirli bir toprak parçası üzerinde bağımsızlını ilan etmiş oluşumun,  daha önce bağımlı olduğu egemen ülke tarafından tanınmadıkça bağımsız devlet olmayacağı görüşünü ileri sürüyordu. Ancak Fransa bu konuda farklı bir yaklaşımı benimsedi. Fransa’nın görüşleri,  daha sonra 19. Yüzyılda bu konuda genel bir ilke olarak kabul edilecek yeterlilik/etkinlik (effectiveness) doktrini çerçevesinde açıklanabilir. Yani devlet olarak ortaya çıkan bir oluşumun kurumsal yeterliliği ve egemenliği altında bulundurduğu topraklarda etkin olma durumu.  Bu yeterlilik diğer devletlerle ilişki geliştirme kapasitesi ve aynı şekilde diğer devletler tarafından tanınma olarak da anlaşılmaktadır.

Ancak Eski Yugoslavya’nın dağılması sürecinde, özellikle Hırvatistan ve Bosna-Hersek’in bağımsız devlet olarak ortaya çıkmalarında, “Yeterlilik Doktrini’nin” çok da dikkate alınmadığına tanık olduk. Bu iki ülke, Hırvatistan 15 Ocak 1992’de,  Bosna-Hersek 6 Nisan 1992’de Avrupa Topluluğu üyeleri tarafından kabul edilip, daha sonra BM üyesi olarak tanındıklarında (BM Sözleşmesi, 4. Maddeye göre), hem Hırvatistan’da hem de Bosna-Hersek’te,  hükümet olarak ortaya çıkmış yapıların kontrol altında tutamadıkları bölgeler bulunmaktaydı. Son olarak 17 Şubat 2008’de Kosova da bağımsızlığını ilan ettiğinde, ülke dâhilinde Sırp nüfusun çoğunluk teşkil edip, merkezi hükümetin denetimi altında olmayan bölgeler bulunmaktaydı.

Kürtler de BM üyesi Olabilir Mi?

Şüphesiz bir devletin bağımsız olarak kabul edilip uluslararası hukuk nezdinde tanınmasının önemli bir göstergesi de BM tarafından üye ülke olarak kabul edilmesidir. BM Sözleşmesinin 4. Maddesi devletlerin üyelik meselesini ele alırken, temel kıstas olarak barıştan yana olmak ve Sözleşmenin yükümlülüklerini kabul etmeyi şart koşmaktadır. Bu şartları kabul eden bir devlet önce Güvenlik Konseyi’ne başvurur, Güvenlik Konseyi bu ülkenin üye olarak kabul edilmesi yönünde Genel Kurul’a bir tavsiyede bulunduktan sonra Genel Kurul’da oylama yoluna gidilir.  Genel Kurul’a üye ülkelerin 3/2’si başvuran ülkenin üye edilmesi yönünde olumlu oy kullandığında, BM’ye üye olunur.

Peki, Irak Kürtleri Federe bir olarak devlet BM üyesi olabilir mi? Federal devletlerde, genellikle federe devletlerin uluslar arası ilişkiler anlamındaki faaliyetleri sınırlandırılmaktadır. Sovyetler Birliği 1944 yılında kendi anayasasında bir değişikliğe giderek, Ukrayna ve Belarus’un (SSCB üyesi iki federe devletin) BM üyesi olmasını sağladı. Amaç Genel Kurul’da bir oy yerine üç oya sahip olmayı sağlamaktı (Akehurst’s, Modern Introduction to International Law, Routledge, s.81).    ABD Anayasası da herhangi bir eyaletin, bazı küçük istisnai konularda, dış bir ülkeyle sözleşme ve antlaşma yapmasına olanak tanır; ancak böyle bir durumda Kongre’nin onayı şarttır. Yine eyaletlerin dış ülkelere elçi gönderme,  elçi bulundurma ve dış hükümetlerle ilişkiye geçme yetkileri yoktur.Son yıllarda Kanada’nın Quebec bölgesi de Fransa ve Fransızca konuşulan ülkelerle kimi kültürel antlaşmalar imzalamaktadır. Ancak bu uygulamalar da federal yetkililerin onaylarıyla gerçekleşmektedir.  Buna rağmen Avrupa’da, yerel ve bölgesel oluşumların sınır ötesi işbirliklerine girişmeleri son dönemlerde gittikçe artış göstermektedir.

Bugün Kürtlerin BM’de temsil hakkına sahip olmaması çok büyük bir adaletsizliktir. Federal Irak Hükümeti, kedi anayasasında bir değişikliğe giderek Irak Kürdistan’ının BM üyesi olmasının önünü açabilir. Diğer bir hukuki formül de, Irak’ın konfederal bir yönetim şeklini benimsemesidir.  Kürtler, karşılıklı rıza esasına dayalı konfederal bir Irak’a evet diyebilir ve bir süre daha tam bağımsızlık ısrarından vazgeçebilirler. Peki, Irak böyle bir düzenlemeyi, yani konfederal bir yönetim şeklini kabul eder mi?  Doğrusu pek olası görünmüyor. Ancak etmediği an Kürtler bağımsızlık ilan edebilir.  Kısacası 2015 Kürtler için bir kader yılı olabilir.

 

Doç. Dr. Abdullah KIRAN (MŞÜ, Siyasetbilimci)

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.