Ferhat Tunç 30 yılını anlattı

Ferhat Tunç 30 yılını anlattı

"Tehditler, baskı ve gözaltılar, tutuklanma ve hakkımda açılan onlarca davanın karşılığında hep yeni şarkıların konusu oluştu. Suya sabuna dokunmadan 'sanat' yapanların zaten toplumda kalıcı bir karşılıkları olamaz".

Ferhat Tunç sanat hayatının 30. yılını 19 Ekim 2013'te İzmir Fuar Açık Tiyatrosu'nda düzenlediği konserle kutlamıştı. BDP İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder'in sunumunu üstlendiği konserde, sanatçının hayatını anlatan "Tarih Bize İyi Davranmadı" isimli belgesel de gösterilmişti. Ferhat Tunç'la belgesele konu hayatı üzerine danimarka'da yayın yapan Nüdem'den İbrahim Benli konuştu.

Sanat hayatınızda 30 yılıgeridebıraktınızÖncelikle tebrik ediyoruz sizi. Bu 30 seneye neyi sığdırdığınızı bize anlatsanız ve daha neyi sığdırmayı hedeflediğinizi de?

Teşekkür ediyorum. 30 yıllık sanat hayatıma dair kuşkusuz söyleyeceğim çok şey var. Zorlu bir yaşamın, mücadelenin haykırışı var. Baskılara rağmen var olmanın ve üretmenin cazibesiyle taçlanmış devrimci, halkçı bir duruş var. Sanatın, her türlü kötülüğe, baskı ve şiddete rağmen en güçlü sığınak olduğunu söylemeliyim. Zaten, egemen güçlerin hedefi haline getiren, tam da bu gerçeğin kendisi. Sanatınızı, sanatsal duruşunuzu fark ettirmeniz de, onlar için riskin, tahammülsüzlüğün kendisi. Bunun paralelinde hayatınız da risk içeriyor ama doğru bildiğinizi kuşandığınız müddetçe sarsılmıyorsunuz. Sanat, böylece, yol haritanızı çizmenizle güzelleşiyor.

ŞUWARE KIRMANCİYE (Yeni Video)

Toplumsal dönüşümlerde rolü tartışılmaz olan sanatın içinde 30 yıl kalmak, çığlık çığlığa yaşanan her ne varsa, onların destansı tarihine dahil olmak gurur verici. 30 yıl, eşitlik ve özgürlük derdindeki halkların sesi olmaya çalıştım. Mesele miras bırakmaksa, bunun, ezilen halkların sesi, nefesi olmaktan geçtiğini anladım. Nefesim ve enerjim yettikçe, 'bedeli' olan şarkıları söylemeyi istiyorum.

Bu 30 senelik yolculuğunuza başladığınız yerle ilgili ne söyleyeceksiniz, o yerin sizde bıraktığı etkiden söz eder misiniz?

Çocukluğumun geçtiği yer olan Dersim'i başlangıç noktası sayabilirim. Şarkı söylemeye de isyan ederek başladım. Bağırıyordum ve benim için bağırmak ibadet etmek gibiydi. Acıya isyan ediyordum ve bunun sanatla ilgisini sonraki yıllarda fark ettim. Yolculuğa, büyüklerimden duyduğum ağıtlar söyleyerek başladım. Henüz 7 yaşımdayken dedemin ağıtlarını söylemeye çalışıyordum; dağ taş demeden bağıra bağıra... Ben söyledikçe dedemin gözlerinden akan yaşın anlamını da daha sonraları fark ettim ve bu, dedemden, onun ağıtlarından ve nihayetinde ana dilimden uzaklaştığım döneme tekabül etti. Artık ana dilim olarak Kürtçe şarkılar yerine Türkçe'yi kullanmaya başlamıştım. Devrimci ozanların, öldürülen devrimcilere dair Türkçe ağıtlarını, türkülerini seslendiriyordum. 

Dünü bugünle kıyaslandığınızda Türkiye'de özgün müziğin geldiği yeri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Tersi olması gerekse de, bugünün hala dünün gerisinde kaldığını düşünüyorum. Teknolojinin gelişmesiyle, ya da 'kontrolsüz' gelişmesiyle, sanatın da toplumsal bir değer olmaktan uzaklaştığını görüyorum. Adına 'özgün' dedikleri müziğin gelişen toplumsal ve siyasal gelişmelere bağlı olarak dönüşmekte zorlandığı ve güdük kaldığını söylemeliyim.

Kuşkusuz, bu dönemin müzik adına ortaya çıkardığı önemli çalışmalar da yok değil. Ancak bu çalışmaların gelişen dijital dünyanın çarkı arasında kendini fark ettirme zorluğu yaşadığı da bir gerçek. Kendini fark ettirmek isteyen birçok sanatçı, egemen popüler kültürün tuzağına düşerek, öz değerlerinden uzaklaşmaya ve dahası kendi değerlerine yabancılaşmaya başladı. Etnik müzik bağlamında özellikle Kürt sanatçılar kayda değere çalışmalar yapıyorlar.

Kürtçe, özellikle Zazaca müzik yapan birçok arkadaşımızın başarısından söz edilebilir. Ancak onları da bekleyen asıl tehlike tam da, fark edilmek, yani popülerlik zemininde yer kapma dürtüsü. Sanatın gelişmesinde temel değer halklar ve onların tarihsel direnişi oluyor. Bu değerlerden uzaklaşmak, bir sanatçının kendini giderek karanlık bir dünyaya hapsetmesini sağlıyor. Direnişin sesi olanların kaybedecekleri hiçbir şeyleri olamaz,  direnişi nakış nakış işlercesine sanatın güzellikleriyle donattıkları sürece.

Tüm sanat hayatınızda Türkiye'de ezilmişlerin ve de mazlumların sesi oldunuz. Sanatla politika arasındaki denge ve bağlantıyı nasıl görüyorsunuz?

Zaten sanatla siyasetin buluşmadığı yerde gerçek bir sanattan söz edilebileceğini sanmam. Siyaset aynı zamanda sanatın dili ve öznesidir. 'Sanatçının politik duruşu olmaz' büyük yanılgısı daha çok bizim gibi ülkelerde egemen sistemin geliştirdiği ve etkili kılmaya çalıştıkları bir söylem. Söylenilen gibi; toplumdaki egemen fikirler, egemenlerin yarattığı fikirlerdir. Patronun işçinin öfkesinden çekindiği gibi, egemenlerin de sanatın dilinden çekinmesi çok da tutarsız değil.

Sanat hayatınız boyunca tehditlerle, baskılarla ve de tutuklamalarla karşı karşıya kaldınız. Tüm bu yaşananların sanatınıza ve yaptığınız müziğe etkisi ne oldu?

Açıkçası olumlu etkisi oldu. Yaşadıklarımdan çok şey örgendim ve bunu en iyi şekilde şarkılarımda dile getirdim. Şarkılarımızın toplumdaki karşılığının tam da bu gerçeklere dayandığını söylemeliyim. Tehditler, baskı ve gözaltılar, tutuklanma ve hakkımda açılan onlarca davanın karşılığında hep yeni şarkıların konusu oluştu. Sanatçıları güçlü kılan hayatın bu akışı. Suya sabuna dokunmadan 'sanat' yapanların zaten toplumda gerçek, kalıcı bir karşılıkları olamaz.

12 senelik AKP iktidarı döneminde geçmiş iktidarlarla kıyaslandığınızda Türkiye'deki sanat yaşamının geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

AKP iktidarında fark bulmak mümkün değil. Eşitlik ve özgürlük isteyenler, emekçiler, özel olarak Kürt halkına dönük olumsuz politikalar, esasta sanatın çağdaş karakterine de saldırı niteliği taşır. Sanatımız bu toplumsal kesimlerin gerçekliğinde seyrediyor çünkü. İktidar, kendisinden önceki zihniyetle hesaplaşacağı vaadinde bulundu ama, onu tekrar etmeye başladı.

AKP iktidarı, şimdiye değin inkar edilen ya da gözardı edilen kesimleri tanıdığını iddia etti, oysa bu, örneğin 'kendi Kürtünü yaratma' gibi aldatıcı bir oyundan ibaret oldu. Bu hem inkarcılığın gizli versiyonuydu hem de örgütlü toplumun, örgütlü Kürtün önünü alma, onu parçalama ve kolektif hak ve taleplerin bizatihi reddedilmesini sağlamanın hedefiydi. Bir yanıyla da 'yandaşlaştırma' politikasıydı. AKP, hak arayışçısı, çağdaş bir tandans içindeki sanatı da kendine 'düşman' olarak konumlandırdı. Konserimdeki bir konuşmamdan ötürü iki yıl hapis cezası aldım. Daha geçenlerde savcılar hakkımda üç yıl hapis istemiyle dava açtılar.

Türkiye'de büyük umutlarla başlayan ancak gelinen noktada bir tıkanmanın eşiğine gelen barış sürecini bir sanatçının penceresinden nasıl görüyorsunuz? Barıştan yana umutlu musunuz?

En koyu baskı ve çatışmaların yaşandığı dönemlerde bile barış umudunu hep korumuş bir sanatçıyım. Bu umutla yaptığım şarkıların çoğu barış ve kardeşlik temalıdır. “Savaşa Hayır",“Kanı Susturun” ve “Neredesin Ey Kardeşlik” gibi daha onlarca şarkı sayabilirim. Tıkanma hep vardı, temel nedeni de, iktidarın Kürt sorunu gerçeğine olan yabancılığı.

2013 Newrozu’nun üzerinden neredeyse bir yıl geçti. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın hamlesi ve adeta bir manifesto niteliği taşıyan deklarasyonu temel alınarak bu süreç başladı. Gerilla sürecin selameti adına önemli oranda sınırların dışına çekildi. Sürecin ete kemiğe bürünmesinde hiç kuşkusuz atılması gereken adımlar devletten beklendi. Bu bir yıl süresince tek taraflı olarak Kürt siyasal hareketinin attığı adımlara karşılık verilmedi. Dahası, provakatif yargılama ve operasyonlar sürdü. Kürt milletvekilleri 2 yıl 7 ay geç tahliye edilirken, ortalama on bin siyasi halen cezaevlerinde rehin tutuluyor. Bunların 'süreci baltaladığı' ve Roboski katliamının hesabını vermekten kaçınan, Paris’te üç devrimci Kürt kadınının suiskaste uğramasının arkasında AKP iktidarının olduğu ve son olarak Yüksekova’da Polisin hedefe gözeterek katlettiği üç Kürdün olayı bile çözüme ilişkin umutlarımızı yok etmediğini söylemeliyim.

Ben her şeye rağmen Kürt sorununun demokratik çözümünün mümkün olacağına inanıyorum ancak bunun, içinde Türkiye’de demokratik direnişin çoğalması ve eşitlik özgürlük temelli mücadelenin tüm halkları ve inançları kapsayacak şekilde gelişmesinden yanayım.

 Son parlamento seçimlerinde Emek ve Demokrasi Bloku'nun milletvekili adayıydınız. Gelecek seçimlerde tekrar aday mısınız?

Sanatçı kimliğim toplumsal mücadelenin siyaset cephesinde sorumluluk almamın önünde engel değil. Aksine, birbirleriyle muazzam bir ilişki içinde sürdürüldüğünde etkili bir sonuç mümkün. Dersim'de Blok adayı olarak beklentilerimize ulaşamadık. Ancak bu sonuç çalışmalarımı aksatmadı, daha çok mücadeleyi, yoğunlaşmayı elzem kıldı. Halkların Demokratik Kongresi üyesi ve sonrasında Halkların Demokratik Partisi kurucu ve meclis üyesi olarak bu mücadeleyi sürdürüyorum.

Bugünden yarına neler değişir, bilemem. Ancak siyaseten daha aktif ve temsili sorumluluğu olacak bir çalışmanın içinde bulunmayı ertelemeyeceğim. Uygun görülür, görev verilirse önümüzdeki süreçte bu alanda daha temsiliyet boyutu olan bir çalışmanın içinde olabilirim. 12 Haziran sonrası halkımızın sanırım fazlasıyla içine sindiremediği, benim Dersim'de karşılaştığım sonuç oldu. Bunu telafi edecek bir çalışmanın gereğine inanıyorum ve umuyorum ki, Dersim tarihsel değerleriyle uyumlu bir seçimde bulunur. Bu, aynı zamanda önümüzdeki yerel seçimler için de geçerli olmalı.

Son albümünüzün ismi, Dersim. O coğrafyanın bir çocuğu olarak Dersim sizin için neyi ifade ediyor?

"Dersim - Şuware Kırmanciye", Kırmancki (Zazaca) dilinin yok olma tehlikesine karşı itirazdan doğan bir albümdür. Kaybolma tehlikesiyle karşı karşıya olan ana dilimizin kendinde taşıdığı farklılığı, özgünlüğü açığa vurmaya niyetle böyle bir çalışmayı yaptım.

UNESCO, yeryüzünde kaybolma riski olan diller arasında Kırmancki'ye de (Zazaca) dikkat çekiyor. Dikkat çekilen bu dil benim ana dilim olunca, bir sanatçı olarak sahiplenmenin sorumluluğunu ve zorunluluğunu da duyumsatır oldu. Yani, Dersim albümü bu sorumluluğun bir gereği olarak şekillendi ve dinleyicilerimizle buluştu.

Dersim söz konusu olduğunda taşıdığım duygular hep özel bir hali aldı. Hani, ulaştıkça ulaşılamaz olan bir sevgili gibi, Dersim. Bir dilin bütün sözcüklerini kullansam tarifi imkânsız olan bir sevgili gibi. Sanatımın, sanatçı kimliğimin oluşmasının temeli olan bir gerçeğin de kendisidir. Bu anlamda o coğrafyadan çıkmış bir sanatçı olarak görev ve sorumluluğumun bilinciyle yaşamanın gereğini yapmaya çalışıyorum. Bunu en büyük kazanımım sayıyorum.

Dersim söz konusu olduğunda, söyleşinin sanırım başında belirttiğim gibi, eksik kaldığım tek alan dildi. Dil konusundaki eksikliğimi gidermek için çok uğraştım. Dolayısıyla yıllarca Türkçe söylemiş biri olarak bugün bütünü ana dilim olan Kırmancki ağıtlardan oluşan bir albüm yapmış olmaktan, bu görevi yerine getirmekten memnunum. Bu çalışma benim Dersimi duygularımın veya bu alanda yaşadığım eksikliğin giderilmesine dönüktür.

Türkiye'de karşı karşıya kaldığınız mahkeme süreçlerinde uluslararası kurum ve kuruluşlar sizden desteğini esirgemedi. Bu kuruluşlardan bir tanesi de Freemuse idi. Bu kuruluşla yollarınız nasıl kesişti?

Freemuse ile ilişkim 2003'te başladı. Doğubayazıt Festivali kapsamında verdiğim konserde yaptığım bir konuşma gerekçe gösterilerek Bodrum'un Milas İlçesi'nde gözaltına alınmış, bir gün sonra da kendimi Muğla Cezaevinde bulmuştum. Bu keyfi uygulamanın ortadan kaldırılması için Türkiye'de avukatlarım ve giderek İnsan Hakları Derneği öncülüğünde duyarlı kurum ve kişiler önemli çalışma yürüttü. Çalışmaların bir ayağı da Avrupa basın ve kamuoyuydu. Bazı Avrupa gazetelerinde bu sorunun gündeme gelmesi Freemuse'nin de dikkatini çekmişti; cezaevinden çıktıktan sonra karşılıklı yazışmalarımız oldu.

Türkiye'de hem kendimle hem de diğer alanlarda yaşanan gelişmelere ilişkin sürekli olarak Freemuse'yi bilgilendiriyordum. Bu konuda hiç şüphesiz sevgili Şanar Yurdatapan'ın da büyük katkıları oldu. Hatta bir dönem birlikte bu doğrultuda önemli çalışmalar yaptık. Daha sonra Freemuse Başkanı Ole Raitov, bir heyetle Türkiye'ye geldi; beni bir haftalık bir program için Danimarka'ya davet ettiler. Bir yıl sonra Danimarka'da gittiğimde çok iyi karşılandım ve parlamentoda düzenlenen bir konferansta, Danimarka parlamento tarihinde ilki sayılabilecek bir gelişme oldu; biri Kürtçe olmak üzere iki şarkı söylemiştim.

Freemuse ile sonrasında çalışmalarımız devam etti ve 2008 ile 2009 yıllarında ilkin Norveç  ve sonrasında İsveç'te gerçekleşen 3 Mart Dünya Özgür Müzik Günü etkinliklerine çağrıldım ve bu konserler Avrupa medyasında geniş yer buldu. 2008 yılından beri aynı zamanda Freemuse'nin Türkiye Elçisi olarak tayin edildim ve bu onurlu görev ve sorumluluğun gereğini yapmaya çalışıyorum.

Bu çalışmaların sonucunda Fremusse’nin 2009 Dünya Özgür Müzik ödülünü İranlı sanatçı Mahza Vahdat’la birlikte paylaştım. Merkezi Danimarka’nın başkenti Kopenhag'ta bulunan Freemuse, dünyanın neresinde olursa olsun baskı ve sansür altında olan sanatçılarla dayanışmasını sürdürüyor. Bu doğrultuda Türkiye’de bu kurumun sağladığı ilişkiler üzerinden kendimi hiçbir zaman savunmasız ve yalnız hissetmedim. Uluslararası festival ve konserlere çağrılıyor ve bu alanda tanınıyor olmamda Fremusse ile birlikte yürüttüğüm çalışmaların büyük bir önemi var. Freemuse Başkanı, sevgili Ole Raitov ile aynı zamanda bir dostluk ilişkimiz var. Önümüzdeki yıllarda uluslar arası arenada kendinden çok daha fazlasıyla bahsettirecek yeni çalışmaları olacak.

İzmir konseri ardından Avrupa'da konserler vereceksiniz. Avrupa’daki dinleyici kitlenizi nasıl görüyorsunuz? Türkiye'deki kitleyle karşılaştırdığınızda farklılık ve benzerlikleri nelerdir?

Uzun yıllardır, eskiden olduğu kadar Avrupa’da konser yapamıyorum. Sanırım bu Türkiye’de üstlenmiş olduğum siyasal çalışmaların dışarıdan daha bir taraflı gibi görülmesiyle ilgili. Bundan ötürü hoşnut değilim kuşkusuz. Avrupa’da yaşayan farklı etnik köken ve inançlardan halkımızla öteden beri sanatımızla kurmuş olduğumuz bir gönül bağı mevcut. Avrupa'da yaşayan insanlarımızın gözü ve kulağı ülkededir. Ülkedeki olumlu olumsuz her gelişme mutlaka Avrupa’da da etkisini gösteriyor. Bu anlamda Avrupa’daki dinleyicilerimle daha çok birlikte olmak ve yıllarca bildikleri şarkılarımı onlarla birlikte söyleme özlemi içindeyim. 30. sanat yılım vesilesiyle bu özlemi gidermek gibi bir niyetim var. İlki 8 Şubat Kopenhag'ta olmak üzere yine 12 Şubat'ta İsveç’in Upsala şehrinde olacağım. Bukonserler için heyecanlıyım. Ayrıca bu konserlerde seslendirmesini Can Dündar’ın yaptığı ve tamamı 30 dakikadan oluşan “Tarih Bize İyi Davranmadı” isimli belgeselin gösterimi olacak. Belgesel, bir sanat penceresinden Türkiye’nin son 30 yıllık fotoğrafını da daha net bir şekilde görecek.

Şubat ayında Danimarka’nın Kopenhag ve İsveç’in Upsla’da kentinde 30. sanat yılınız sebebiyle konseriniz olacak. Sizi dinlemeye gelecek dinleyicilerinize neler söylemek istersiniz?

Uzun yıllardan sonra Danimarka ve İsveç’te halkımızla buluşacağım. Bunu çok önemsiyorum. Sanat hayatımda 30 yılı geride bırakırken aslında bu 30 yılın hatırıyla bir arada olacağız.

Kuşkusuz bu 30 yıllık hayatımın en değerli olan yanı halkımızla, dinleyicilerimizle kurduğum ilişkidir. 8 Şubat akşamı biraz da bu yönüyle değerlendirilsin isterim. Bu duygu ve düşünceler içinde Danimarka ve İsveç’te yaşayan halkımızla bu konserler vesilesiyle birlikte olacağız ve birlikte şarkılarımızı söyleyeceğiz. BİANET

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.