1. HABERLER

  2. OKUYUCUDAN

  3. Çocuksun sen
Çocuksun sen

Çocuksun sen

Okulların kapanmasına iki hafta kalmıştı. Süleyman’ın en büyük hayallerinden biri, bir okul dergisi çıkarmaktı.

A+A-

SEZEN SOLHAN YAZDI:

Öğretmen arkadaşlarımız ve öğrencilerimiz arasında topladığımız yazıları, araştırmaları ve şiirleri güzelce derledik ve gerekli düzeltmeleri yaptık. İçimizden hiç birimiz bir dergi nasıl çıkarılır bilmiyorduk. Dergimizin adı “UMUT” olacaktı.

Süleyman’ın yazmış olduğu bir şiirden alıyordu adını. Gerçekten de aramızda en umutlu, en inatçı, en cesur olan oydu. “ Boşver Süleyman. Zaten az kaldı okulun kapanmasına. Biz bunu bastırana kadar okul kapanır. Hazırlayalım, seneye bastırırız dedik. Dinlemedi. Öyle inatçı bir çocuktu ki…  Ama ona yine de kızamazdınız. Çocuksu telaşı ve inadı bizi de peşisıra sürüklüyordu. “Tamam” dedik, uyduk Süleyman’a. Çarşıda fellik fellik gezmeye başladık.

Malum, dergi için sponsor arıyorduk. Tanıdığımız bazı esnaflar bizi utandırmadan direkt yardım ederken, bazıları kibarca reddediyordu bizi.  Zaten birinden para istemek zulümdü hepimiz  için. Bir yandan Süleyman’a sövüyor, bir yandan bu dükkana kim girecek diye aramızda tartışıyorduk. Süleyman, ben reddedilip kızdıkça pis pis gülüyor, hadi hadi diyerek bir sonraki hedefimize doğru bizi götürüyordu. Gün sonunda 400 lira para toplamıştık. Ama dergi kaç paraya çıkarılır ki? Süleyman’a kalsa bu parayla 300 dergi falan bastırırdık. Üstünü de kendimiz tamamlayacaktık.

Yüksekova’da matbaalara girip, fiyat alıyorduk. Kimse kesin bir şey söylemiyor, bizi geçiştiyordu. “Tamam oğlum” dedim. “Valla sensiz çıkarmayacağız. Seneye araştırıp, daha güzel bir dergi çıkarırız.” Son ana kadar direndi Süleyman ve en sonunda zor da olsa kabullendi. Çünkü bizim topladığımız para, ancak taş çatlasa 20 dergilikmiş. Dedim ya ona kızamazdınız, topladığımız paraları bize yardım eden esnaflara iade ettik mahçup bir şekilde.

Şiir yazardı ve güzel okurdu şiiri. Ben Kürtçe bilmem ama Süleyman her şiir okuduğunda içimde bir yer usul usul kanardı. Bir şey vardı bu çocukta tarif edemediğim. Farklı bir yürek, farklı bir gülüş ve müthiş bir yaşama arzusu. Babam ve amcamla onu tanıştırdığımda babam Süleyman için “ne güzel bir gülüşü var. Hem yiğit, hem çocuksu.” demişti. Whatsapp’ta bir grubumuz vardı Süleyman’ın kurduğu: HER GECE BİR ŞİİR…  her akşam şiir paylaşır, yazarlar ve şairlerden bahsederdik. Bazen bizimle kendi yazdığı ve okuduğu şiirleri paylaşırdı. En son geçen hafta “GULFİROŞ” şiirini söylemiş ve kendini videoya çekip bize yollamıştı.  “Bizde bir kalp vardı, hepsi yara ve sızıydı.” diyordu şiirin bir yerinde. O sıralar İzmirdeydik. Acaba dedim Süleyman’ı askere gitmeden önce görebilecek miyiz? Göremedik… Yüksekova’ya bu koşullarda geleceğimi ummazdım.

Okul kapanıyor ve herkes memleketine dönüyordu. Akşam arkadaşlarımızla son kez görüşecektik. Ben buluşmadan önce izlediğim filmin etkisiyle o kadar ağlamıştım ki, yüzüm gözüm şişmişti. Grup Yorum’dan “Ertuğrul’a ağıt” şarkısını dinleyince ve hikayesini okuyunca acım daha da katmerlenmişti. Şimdi en sevdiğim dostumun ardından Van’dan Yüksekova’ya geçerken mırıldanıyorum bu türküyü…

“Gökte bulut yan yan gider,

Yaralarıma kan gider,

Töresi batası dünya,

Kahpe kalır, şahan gider…”

Çok aşık olasım var demişti bir keresinde. Gerçi hep derdi. Biz ne zaman ciddi, ne zaman şaka yapıyor anlamazdık. Hakkari’ye gidiyorduk, Haziran’ın ortalarıydı. Erhan’la ben oturuyorduk, o da en arkada yalnız oturuyordu. Erhan arkasına dönüp, dalgın dalgın duran Süleyman’a “ne düşünüyorsun Süleyman?” dedi. Tabi muzip çocuk yapıştırdı cevabı: Öptüğüm kızlar geliyor aklıma… Ahmet Kaya’nın Şafak Türküsü adlı şarkısından yaptığı alıntı hepimizi güldürdü. Çünkü o anda şiirin devamını anımsayamamıştık.

“öptüğüm kızlar geliyor aklıma,

Bir açıklaması vardır elbet giderken darağacına…”

Ailesinin oturduğu evin üst katına evini yapmıştı güç bela, borç harç. Ona takılırdık “Süleyman bir gelin eksik…” diye. Seveceği, evleneceği kızın şiirden anlamasını isterdi. “sen bir evlen” derdim. “çok güzel bir fistan diktireceğim kendime.” Olmadı…

Sana nasıl kıydılar Süleyman? Şiir yazan, etrafa umut dağıtan, olduğu yerde asık surat bırakmayan dostumuza nasıl kıydılar?

Tatile çıkmadan önce kitap istemişti bizden. Erdal Öz’ün “Gülünün solduğu akşam” , Cemal Süreya’nın “Sevda Sözleri” ve Ahmet Telli’nin “Çocuksun Sen” adlı kitaplarını vermiştik. Raflardan eksilen kitapların yeri hala belli. Kim bilir belki yanındaydı biri giderken? Belki otobüste giderken sıkılırım diye yanına almıştı her hangi bir kitabı.

“Kirpiklerime düşüyorsun bir çiy damlası olarak 
Yumuyorum gözlerimi gözkapaklarımın içindesin 
Sonsuz bir uykuya dalıyorum sonra ve sen 

Hiç büyümüyorsun artık iyi ki büyümüyorsun 
Adınla başlıyorum her şiire ve her mısrada 
Esirgeyensin bağışlayansın, biad ediyorum. 
Çocuksun sen ve bu dünya sana göre değil “

Aklıma türlü anılar hücum ediyor.  Deniz Gezmişlerin yapmış olduğu 'Devrimci Gençlik Köprüsü'nden geçiyoruz:

-Bu gençler gerçekten devrimciymiş. Kuru kuru slogan atıp, masa başlarından ahkam kesmemişler. Tabi şimdi bu ahkam kesme ve vatanı kurtarma görevi internet üzerinden yürütülüyor. Herkesin gelmeye korktuğu, bir yanı dağ, bir yanı sarp uçuruma köprü yapmışlar. Her şeyi göze almışlar. Ve baksanıza ona rağmen hala, aradan yıllar da geçse köprüdeki tabelayı kırmaya çalışıyorlar, yazıktır. Taş üstüne taş koymadıkları gibi, olanı da yokediyorlar…

Bu konuşmayı yaptıktan sonra köprüye “AŞK OLSUN SANA ÇOCUK #şiirsokakta” yazdık. Nereden bilirdik şimdi aynı mısraları dağların arasında kalmış memleketinde sana mırıldanacağımızı. Sitem, özlem var sana… daha şimdiden özledik Süleyman nerdesin? Buranın halkı merttir, cesurdur. Gewer acılarla yoğurulmuş bir topraktır. Çok cenaze gömmüştür. Genç, yaşlı, kadın, çocuk, gerilla, sivil… Bu kepenkler şimdi senin için mi kapatılacaktı Süleyman?

Yanılmıyorsam Mayıs ayıydı. Sendikamızın dayanışma gecesi vardı. Sendikanın eylemlerine, grevlerine vs. katılanlar birbirini sima olarak olsa da tanır. Fakat o gün tamamen dolu olan mekanda kendi aktivist arkadaşlarımız dışında kimseyi tanımıyorduk. Vay be bu kadar üyemiz mi varmış diyorduk içimizden. Gecenin ilerleyen saatlerinde çekiliş yapmaya başladık. Bir tane hediye de Süleyman’a çıktı. Van-Yüksekova arası için iki bilet… Mikrofonu eline alan Süleyman, herkesi güldürecek ve düşündürecekti söylediği cümleyle. “Aslında” dedi  “benim bir önerim olacak; bundan sonra eylemleri, grevleri Metro Cafe’de yapalım.”

Okulun son haftasıydı. Seminerler başlamıştı , aynı seminer grubundaydık. İki gün önceden bizim evde toplandık hep beraber ve konuyla ilgili sunumumuzu hazırladık. Çünkü pikniğe gidecektik ertesi gün. Pazartesi günü oldu, öğretmen arkadaşlar, idareciler falan okulun konferans salonunda toplandık. Bir tek Süleyman yok, mahçup oluyoruz geç kaldı diye bir biz arıyoruz, bir idareciler… Sunumun ortasında geldi, ona öldürücü bakışlarla baktık. Zaten hep geç kalırdı.

Ve seminer boyunca duruşunu hiç bozmadı. Her gün müdür yardımcısı Tekin Hoca onu arıyordu. Gayet sakin bir insan olan Tekin Hoca bile, en sonunda sitem etti Süleyman’a. “Valla hocam” dedi Süleyman “Sizin sesinizle uyanmak beni mutlu ettiği için saati kurmuyorum.” Esprileri ve muzipliğiyle her eleştirinin altından kalkardı. Ona hiç kızamazdınız. Ve o gün Suruç’taki patlamayı öğrenince verdiğim ilk tepki şu olmuştu: Ya bu Süleyman hep geç kalır, belki de orada değildir. Ne olur geç kalmış ol Süleyman… Ama o kadar hevesli gitmişti ki, muhtemelen en ön saflardaydı… 

Newrozdaydık… Sen şel şepik giymiştin. Ne de güzel yakışmıştı. Birlikte halay çektik, türkü söyledik. Tam oradan ayrılacağımız esnada dönüp Emrah’la senin bir fotoğrafını çekmiştim siz halay çekerken. Her defasında bakıp ne güzel insanlar diye bazen kendime bazen Erhan’a söylerdim. Aklımda hep öyle halaya duruşunla, umudunla, isyanınla kalacaksın.

Yazıyı senin şiirinle noktalamak en güzeli olur. Derginin arka kapağı olacaktı. Umutlu resimler bulmak için bayağı uğraşmıştık. Yıldızlı gökyüzü mü, güneşli bir orman mı, deniz yıldızı mı, gülümseyen bir çocuk mu? Hepsi Süleyman hepsi…

Siz katiller… Roboski’de, Reyhanlı’da, Diyarbakır’da, Gezi Parkı’nda, Madımak’ta, Maraş’ta, Suruç’ta… Her  yerde her zaman yaptınız  zulmünüzü… Bu ülke kocaman bir mezarlık ,gençlerin gömülü olduğu. Seni yaşatacağız dostum, seni unutmak mümkün mü zaten, sen bunca güzel şiir okuyup gülümserken? 

“şuramızda birşey var

acıya benzer

umuda benzer

böyle günlerde hayat

hem acıya, hem umuda benzer

gün ölümle başlatıyor hayatı

her şafak taze bir ölünün üstünde doğuyor

her sabah ölümü anlatıyor gazeteler

sol köşede ölümü kutsallaştıran bir fotoğraf”  (Arkadaş Zekai Özger)

Yaşamını yitiren tüm arkadaşlarımız için canımız yanıyor. Ama ancak idrak ediyoruz ölen bizim bir yakınımız olduğunda. Yüreğimizi çekip aldılar bizden ve kanlı elleriyle gülmekteler…

Gençler ne kadar da güzel ve umutlu gülümsüyor fotoğraflarda… Hep genç kalacaklar, genç ve umutlu. Hep yüreğimizde olacaklar ve biz onları yaşatmak için elimizden geleni yapacağız. Ağlamaktan yaş kalmadı zaten gözümüzde… Nazım’ın dediği gibi “Ölenler dövüşerek öldüler, güneşe gömüldüler… Vaktimiz yok onların matemini tutmaya…”

Tüm devrim şehitlerine ve ailelerine başsağlığı diliyoruz…

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
4 Yorum