'Bu çığlığı duyun'

'Bu çığlığı duyun'

Yıl, 14 Temmuz 1982. Yer, Diyarbakır 5 Nolu Cezaevi. 12 Eylül askeri darbesinin işkence tezgâhlarının kurulduğu yer. İnsan aklının alamayacağı denenmeyen işkence yöntemi bırakılmamıştı.

 "Öyle bir vahşetti ki yapılmayan bir türü kalmamıştı" diyor tanıklar. Amaç, 12 Eylül cezaevindeki tutuklular şahsında "özgürlük mücadelesi"ni tasfiye etmek. Tüm hesaplar 14 Temmuz günü altüst oluyor. Herkes duysun diye mahkeme salonu tercih ediliyor. Ve her şey M. Hayri Durmuş'un şu sözleriyle başlıyor: "Ben ölüm orucuna giriyorum bir sonraki mahkemede olmayacağım çünkü o zaman ölmüş olacağım." Tarihe "büyük direniş" olarak geçen 14 Temmuz orucunda, M. Hayri Durmuş, Kemal Pir, Akif Yılmaz ve Ali Çiçek yaşamını yitiriyor. Arkadaşları Hamit Kandal, Mahmut Yeşil, İrfan Güler ve Salih Sezgin ölüm orucunun 29. yıldönümünde o günü anlattı. Salih Sezgin, Durmuş'un "Kürdistan Vietnamlaşıyor; bu insan çığlıklarını unutmayın" sözlerini hatırlatarak, özetliyor o günü.

Zulmün ve vahşetin kol gezdiği her çeşit işkence yönteminin mubah görüldüğü Diyarbakır 5 Nolu Cezaevi'nde ilk başkaldırı, 21 Mart 1982 günü PKK'nin öncü kadrolarından Mazlum Doğan'ın "Arkadaşlar bu vahşetin durdurulması ve soylu direniş ateşimizin halkımıza ve dağlarımızın doruklarına ulaşılması için kan gerekiyor" sözlerinden sonra kendi bedenini ateşe vermesiyle başlıyor. 18 Mayıs 1982 tarihinde hafızalara "Dörtler" olarak kazınan Ferhat Kurtay, Eşref Anyık, Mahmut Zengin ve Necmi Öner'in bulundukları hücrelerinde yaşanan onur kırıcı muamelelere karşı bedenlerini ateşe vererek direniş daha da yükseltiliyor. Tarih 14 Temmuz 1982'i gösterdiğinde, PKK'nin öncü kadrolarından M. Hayri Durmuş, Kemal Pir, Ali Çiçek ve Akif Yılmaz'ın başlattıkları ölüm orucunu duyurmasıyla Kürt siyasi tarihinde adeta bir dönüm noktası oldu. Yargılandıkları duruşma salonunda, M. Hayri Durmuş'un "Ben ölüm orucuna giriyorum bir sonraki mahkemede olmayacağım çünkü o zaman ölmüş olacağım" sözü ve Kemal Pir'in "Ben Hayri arkadaşın sözlerine katılıyorum ve ölüm orucuna giriyorum" destekli açıklamasıyla başlayan ölüm orucunu, tanıkları Hamit Kandal, Mahmut Yeşil, İrfan Güler ve Salih Sezgin anlattı.

'Sömürgeciliğe ve ihanete vurulmuş bir darbe'

Hamit Kandal, Kemal Pir'in 9 Eylül, M. Hayri Durmuş'un 12 Eylül, Akif Yılmaz'ın 15 Eylül ve Ali Çiçek'in 17 Eylül 1982'de yaşamlarını yitirdiği ölüm orucunun yaşandığı Diyarbakır 5 Nolu Cezaevi'nde PKK ana davadan yatıyor. 20 yıl cezaevinde kalan Hamit Kandal, Mazlum Doğan'ın "Onlar bizden can istiyor, biz de canımızı, kanımızı vererek cevap olacağız" sözleriyle başlıyor anlatmaya. Kandal, "İşte ilk canı da Mazlum arkadaş verdi, ardından Dörtler ve nihayetinde 14 Temmuz direnişi" diyor ve 14 Temmuz'u "sömürgeciliğe ve ihanete vurulmuş bir darbe" olarak tanımlıyor.

Herkes duysun diye mahkemede başladı

Diyarbakır Cezaevi'nin 40 koğuştan oluştuğunu, en büyük grubun Urfa grubu olduğunu ve PKK'lileri M. Hayri Durmuş'un öncülük ettiğini dile getiren Kandal, ölüm orucunun duyurulduğu duruşma salonundaki anı şöyle anlatıyor: "Herkes eylem kararını duysun diye mahkemede eylem başlatıldı. Hayri arkadaş kalkıp eylemi başlattığını söyledi. Hayri arkadaş, 'Neden böyle bir eylem başlatıyorsunuz' diye soran Mahkeme Başkanı Hâkim Albay Emrullah Kaya'ya şu yanıtı verdi: 'Sizin amacınız bizi ve fikrimizi ortadan kaldırmak, bizim amacımız ise bu anlayışı ve mücadeleyi halklaştırmaktır.' Hayri arkadaşın arkasından Ali Çiçek ve Kemal Pir arkadaşlar konuştu. Üç arkadaşın daha katılımıyla ilk başta 6 kişi eylemi başlattı."

Direniş çok kısa sürede büyüdü

Kandal, mahkemede başlayan ölüm orucunun Diyarbakır Cezaevi'nde yankısını şöyle özetliyor: "Eylemi başlatan 6 arkadaşımızı 36'ncı koğuşa çıkardılar. Burada iradelerini kırmak için 'Çırpınırdı Karadeniz' ve diğer milliyetçi marşları çalıyordular. Ancak arkadaşların eyleminin devam etmesi yeni arkadaşların eyleme destek vermesiyle karşılık buldu. Önce Fuat Kav, Mustafa Karasu ve Akif Yılmaz arkadaşlar ölüm orucuna başladı. Direnişçilerin sayısı giderek arttı ve sayı 160'ı buldu." Kandal, Durmuş, Pir, Çiçek ve Yılmaz'ın yaşamını yitirdiği ölüm orucunun savunma hakkından işkencenin kaldırılmasına kadar tutukluların taleplerinin kabul edilmesiyle son bulduğunu belirtiyor. Ali Çiçek'i Hilvan ve Siverek'ten tanıyan Hamit Kandal, Çiçek'in henüz 16 yaşında PKK'ye katıldığını söylüyor. Kandal, Çiçek'in direnişçiliğini "2 ay tutulduğu Urfa'da işkence tezgâhından geçirilmesine rağmen ismi hariç tek bir ifade vermedi" sözleriyle anlatıyor. Çiçek'i "gençliğin daimi komutanı" olarak anan Kandal, 1980'de devletin dışarıda sağladığı üstünlüğü cezaevlerinde de sürdürmek istediğini ancak ciddi bir direnişle karşılaşarak, kaybettiğini söylüyor.

'Yaşamın yeni adı oldular'

Ali Çiçek'in Hilvan'dan köylüsü ve yol arkadaşı olan Mahmut Yeşilay, Çiçek'le ilgili anısını ilk kez şöyle anlatıyor: "Çok fedakâr bir arkadaştı. Her eylemde en önde olmak istiyordu. Hilvan'da nöbet tuttuğumuz noktalar vardı. O nöbet yerlerinde silahlarımız vardı. Ali arkadaş o silah yerlerini biliyordu. Biz ilçeden çıkmak için toplandığımızda Ali arkadaşın da elinde silahıyla hazır beklediğini gördük. Gece gitmiş nöbet yerindeki 'İngiliz Beşlisi' dediğimiz silahı almış ve gelmiş. Zaten o hareketinden sonra bölgede Ali arkadaşın ismi İngiliz Ali olarak kaldı. Zindanda da hem direnişi hem de ölüm orucu kararıyla en önde yer almasını bildi." Yeşilay, "14 Temmuz direnişi PKK'li tutsaklar için yeni bir soluk borusu oldu" diyor ve devam ediyor: "Amaçları, Kürt halkının onurunu kırıp, onları öncüsüz eylemsiz bırakıp, kul köle etmekti. Ancak Mazlum Doğan, Dörtler ve 14 Temmuz direnişi, Kürtler için özgürlüğün, direnmenin kısacası yaşamın yeni adı oldular."

'Vahşet en üst düzeydeydi'

21 yıl cezaevi yatan İrfan Güler ise, ölüm orucu eyleminin insanlık dışı uygulamalar karşısında ne anlam ifade ettiğini ve yarattığı sonuçları değerlendirdi. Güler, ölüm orucu öncesi Diyarbakır Cezaevi'nin durumunu şu sözlerle tarif etti: "İnsanlık tarihinin bugüne kadar yaşayamayacağı vahşet en üst düzeydeydi. Diyarbakır zindan gerçekliği dünyada uygulanan tüm işkence yöntemlerinin sentezlenerek uygulandığı bir yerdi. İşkencecinin insafına bırakılan ve anlık olarak yeni yöntemler ürettiği bir alandı. İnsanlık tarihinde insanlığa karşı işlenen tüm vahşet uygulamaları toplamının yeniden üretilerek uygulandığı ve tüm insanlıktan toplumdan yalıtılmış bir gerçekliği vardır. Yaşam diye bir şey bırakılmamıştı."

'Cezaevi karanlığına karşı kızıl bir şafak'

Ölüm orucunu "cezaevi karanlığına karşı yakılan kızıl bir şafak" olarak nitelendiren Güler, ölüm orucunun amaçlarını şöyle özetliyor: "Ölüm orucu direnişi başladığında hiçbir yaşam emaresi kalmamıştı. Ulusal ve toplumsal gerçekliğine ihanet etme durumunun olduğu bir ortamda 'Hayır biz bir halkız, ulusal ve toplumsal gerçekliğimizle ya onurlu bir şekilde var olacağız ya da tümüyle yok olacağız' diyen bir direniştir. Ölüm orucu insanların kendi bedenlerini ölüme yatırma biçimidir. Her gün dirhem dirhem eriyerek tüm beşeri zaaflarını adeta yakarak gösterilmiş inanç iradesinin zirveleşmiş biçimidir. Bu özgürlüğe susamışlığın iradesidir. İhanetle asla yaşanamayacağının iradesidir. Bu irade tarihe mal olmuş ve kanıtlanmıştır." Güler, ölüm orucu eylemiyle 12 Eylül Askeri Darbesi şahsında "inkârın, imhanın, faşizmin ve darbenin yenilmesi"nin sağlandığını ve bu sonuçları bakımından da Kürt siyasetinin en önemli kilometre taşlarından birisi haline geldiğini söylüyor. "Ölüm orucu eylemi tüm ezilenlerin direnişini ifade ediyor" diyen Güler, Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğu'nun oluşması ve bunun giderek Çatı Partisi çalışmalarına dönüşmesinin özünü de 14 Temmuz'da aramak gerektiğini vurguluyor.

Sezgin: Kahramanlık destanı yazıldı

Diyarbakır 5 Nolu Cezaevi'nde 17 yaşında olmasına rağmen idam cezasına çarptırılan ve 20 yıl cezaevi yatan Salih Sezgin, yaşanan onca acıya rağmen cezaevinde bulunan tutsakların büyük bir direniş göstererek kahramanlık destanı yazdığının altını çiziyor. Sezgin, akla sığmayan işkencelerin uygulandığı cezaevinde Mazlum Doğan ve Dörtler'in bedenlerini ateşe vermesinin ile 14 Temmuz ölüm orucu direnişinin tarihi baş aşağı giden Kürtlere uygulanan ihanet, vahşet ve işkence uygulamalarına karşı bir müdahale olarak değerlendiriyor. 1980 Eylül darbesiyle Diyarbakır Cezaevi'nde 4 binin üzerinde tutuklu artışının olduğunu kaydeden Sezgin, devletin "Kürt özgürlük hareketine" karşı büyük bir öfke duyduğunu ve bu hareketi temsil eden kadroları Diyarbakır Cezaevi'nde topladığını söylüyor. "Ölüm orucuna girmeden önce Diyarbakır Cezaevi'nde anlatmaya kelime bulamıyorum" diyen Sezgin, şöyle devam ediyor: "Darbenin gelişiyle birlikte yıllara yayılan günü saati belli olmayan çok ciddi bir vahşet ve işkence uygulanmaya başlandı. Öyle bir vahşetti ki yapılmayan, uygulanmayan bir türü kalmamıştı. Bazen bir arkadaşa 'Türküm' dedirtmek için günlerce, aylarca işkence yapılıyordu. Orada yapılmak istenen var olan tutsaklar şahsında Kürt özgürlük mücadelesini bitirmekti. Egemenler her zaman muhaliflerini zindanlarda ezerler ve yok ederler. Diyarbakır'da yapılmak istenen de buydu. Devlet her türlü yönden Kürt tutsaklara yönleniyordu. Sistemin elinde ne kadar işkence aracı varsa o araçlardan yararlanılıyor ve tutsaklar teslim alınmaya çalışılıyordu."

'Kürt özgürlük mücadelesinin direniş ruhuydu'

Diyarbakır Cezaevi'ndeki eylemlerin Kürt halkının, onuru, namusu ve tüm değerlerinin ötesine insanlık adına kurtuluşu anlamına geldiğini vurgulayan Sezgin, şöyle konuşuyor: "Şayet Mazlumların, Kemallerin, Hayrilerin eylemleri olmamış olsaydı hiç kimse Diyarbakır Cezaevi'nden söz edemezdi. Eğer bugün Diyarbakır Cezaevi'nden söz ediliyorsa, bu sadece orada devletin yaptığı vahşet ve işkenceden değil, o vahşete, ihanete, onursuzlaştırmalara karşı direnen direnişlerdendir de. O kahramanca direnişler, günlerce çıplak bedenlere yapılan işkenceler ve 67 güne varan ölüm oruçları cezaevini dünyaya duyurdu. Yine cezaevindeki direniş, kültür direnişiydi, Kürt özgürlük mücadelesinin direniş ruhuydu. Onun felsefesi, yaşam tarzı ve dünyaya bakış açısıydı. Hayri, Kemal, Akif, Ali arkadaşlar gözlerini kırpmadan, en ufak tereddüt yaşamadan bu halkın mücadelesi uğruna kendilerini ölüme yatırdılar. Ölüme giderken iki istekleri vardı bu arkadaşların. Birincisi, mahkemelerde savunma yapılması; ikincisi ise bu vahşet ve ihanet politikasının durdurulmasıydı."

İşkence ve tecridin en ağır olduğu bir dönemde M. Hayri Durmuş'un sarf ettiği "Kürdistan Vietnamlaşıyor; bu insan çığlıklarını unutmayın" sözleri hatırlatan Sezgin, o günlerde dahi cezaevindeki öncü kadroların bu günleri görerek, hissederek hareket ettiğini ifade ediyor. O dönem yapılan sohbetlerde "direniş ruhunun bugünlere mal olacağı" vurgusunun yapıldığını söyleyen Sezgin, yaşanan vahşet ve acımasızlığa rağmen cezaevinde tutsaklar arasında var olan duygunun beyine hitap ettiğini, insanı şekillendirdiğini ve enerji aşılayarak direniş ruhunu alevlendirdiğini dile getiriyor.

'Diyarbakır Cezaevi'ne yaklaşım direnişe yaklaşımdır'

Geride bırakılan o sürecin ardından Diyarbakır Cezaevi ile ilgili çokça tartışılan konulara dikkat çeken Sezgin, "Cezaevi yıkılsın mı? Okul mu yapılsın? Müze mi olsun?" tartışmalarına şu net cevap veriyor: "Oradaki direniş ruhunu, oradaki değerleri, oradaki yaşananları kimler yarattı? Amaç bunları ortaya çıkarmak mı, yoksa başka hesaplar mı yapılmak isteniyor? Diyarbakır Cezaevi'ne yaklaşım cezaevindeki direnişe yaklaşımdır, 14 Temmuz ölüm orucuna yaklaşımdır, Dörtler'in eylemine ve Mazlum arkadaşın eylemine yaklaşımdır. Aynı zamanda Kürt hareketine ve Kürt mücadelesine yaklaşımdır, Kürt halkının değerlerine yaklaşımdır. O değerleri görmeden, göz ardı ederek yaklaşmak çok yanlış bir davranıştır." DİHA

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
3 Yorum