Ayna: Sıra çözüm yasalarının çıkarılmasında

Ayna: Sıra çözüm yasalarının çıkarılmasında

DBP Eş Genel Başkanı Emine Ayna, eşitliği, demokrasiyi, özgürlüğü yerelde yeni bir sinerji ve misyonla oluşturmayı hedefledikleri toplumsal modeli, “Bugüne kadar ortaya koyduğumuz teorik doğrularımız, artık yaşamda karşılık bulacak” sözleriyle özetledi.

ANKARA - Çözüm sürecinde meşru olan müzakerelerin çerçeve yasayla birlikte yasal kimliğe büründüğünü söyleyen Ayna, “Yasanın önemli olan yanı sayın Öcalan’la görüşülmüş olmasıdır. Maddeler konuşulmuştur. Kürt halkının lideri, önderi esas alınıp görüşülmüş bu maddeler. Oradan görüşüldükten sonra meclise gelmiştir. Bu bizim için önemli. Müzakere dememizin nedeni budur. Bundan sonra kabul edilen iradeyle birlikte çözüm yasalarının meclise gelmesidir” dedi.

Yeniden yapılanma süreci yaşayarak adı, amblemi ve programında değişime giden Demokratik Bölgeler Partisi (DBP), önümüzdeki dönemde Demokratik Özerklik’i örgütleme misyonuyla demokrasiyi, eşitliği, özgürlüğü yerelden güçlü bir biçimde örerek politikalarını şekillendiriyor. Geçtiğimiz hafta kongresini gerçekleştirerek yeni yönetimini de belirleyen DBP’nin Eş Genel Başkanı Emine Ayna ile yeniden yapılanma misyonu, Rojava ve çözüm sürecini masaya yatırdık.

İlk olarak geçtiğimiz hafta yaptığınız kongrenin ruhu, misyonu ve ortaya koyduğu sinerjiyle beraber yeniden yapılandığı politik rotasını değerlendirmeyle başlarsak nasıl değerlendirirsiniz?

Yapmaya çalıştığımız şey ciddi anlamda yeni bir model. Bunu söylerken biz biraz yaşama dair kurgularımızı yeni kurduğumuz bu partide, parti örgütlenmesine dönüştürmek istiyoruz. Geçmişten beri ifade ediyoruz, sürekli devletin küçülmesi, toplumun büyümesi diyoruz. Yaşamdaki öngörümüzde kararların halk tarafından verilmesi, kendisiyle ilgili kararların. Bu bizim özerklik anlayışımız. Özerkliği sadece ulusal kimliğin özerkliği olarak tartışmıyoruz. Her yaşam alanının ortak kimliğiyle alacağı kararlarını hayata geçirmesi olarak tartışıyoruz. Partimizdeki özerklik anlayışı da zeminini buradan alıyor. İsminde bile merkezi iktidardan yetkiyi alıp yerele dağıtmak. Yerelin karar mekanizmasına dönüşmesini sağlamak. Bizim bugüne kadar yaptığımız şey devlete bunu anlatmak, ulusal, etnik kimlikler üzerinden devletin kendi yetkisini yerele bırakmasını istemek.

ÖNCE KENDİMİZDEN BAŞLIYORUZ

Bugün DBP ile biz önce kendimizden başlayalım dedik. Türkiye merkezi bir yapıya sahip. Tüm organizasyonlar tüm kurumlar, araçlar da aynı sisteme sahip. Siyasi partiler de öyle. Türkiye’de çalışma yürüten tüm ayaklar merkezidir. Bu merkezi yapılanma Türkiye’de çalışma yürüten tüm kurumlar için böyle. Siyasi partilerde, sendikalarda, STK’larda böyle. Yapı devlet sistemi gibi. Bir merkez var, ona bağlı alt kurumlar var. Bakanlıklara baktığınızda böyledir. Siyasi partilerin merkezle il şubeleri arasındaki ilişkilere baktığınızda böyle. Sendikalarda bir merkez var, yerellerde şube var. Ama yapılanma aynı, her şeye merkez karar verir. Aldığı kararları yerel birimlere iletir, onlarda hayata geçirir. Yerel birimlerin katıldığı tek organizasyon seçimlerdir. Kongreler olur, asıl karar organı delegeler denir. Ama delegelerin tek işlevi gidip yönetimi seçmek için oy kullanır.

Türkiye ve dünyadaki devlet sistemleri nasıl? Halkın karara katıldığı tek yer, seçimlerdir. Sandık kurulur, gider hangi siyasi partinin seçmeniyse o partiye oy verir. Ondan sonra yoktur siyasette halk. Gerisine kim seçilmişse, iktidar kimse onun kararı hayata geçer. İktidar partisinin de kendi seçmeniyle bağı kopar. Devlete diyoruz ki, sen merkezi bir yapısın, halkı kararlara katmıyorsun. Bu yanlıştır. Özerklik örneği, projesi sunuyoruz. Türkiye’yi 25 bölgeye ayıralım, ihtiyaca göre. Yereldeki halkın ortaklıklarına göre, ulusal kimlik, inanç ortaklıkları olabilir. Kültürel, coğrafya ortaklığı olabilir. En fazla ortaklığı yaşayanların sınırları içinde özerk bölgelere ayıralım, o insanlar kendi kararlarını kendileri alsın.

Türkiye’de merkezi hükümet valilere genelge gönderir. Talimat gönderir, valiler hayata geçirir. Bunu devletten isterken biz bir siyasi organ olarak biz de devlet gibi çalışıyoruz. Ankara’da merkezimiz var, kongrede yönetimi seçiyoruz. Bunlar kararları alıyorlar. Genelgelerle gönderiyorlar. Önce kendimizden başlayalım dedik. Bölge esaslı bir şeyi devlete mi öneriyoruz? Biz bir siyasi parti olarak bölge esaslı bir modeli hayata geçirmeliyiz. Ankara genel merkeze bağlı siyasi organizasyon olmaktan çıkmalı, yerelin ihtiyacına göre kendini organize eden siyasi harekete dönüşmeliyiz dedik. DBP’de yapmaya çalıştığımız budur. Merkez yürütme kurulumuz var, onlar karar alacak yereller uygulayacak değil. Ademi merkeziyetçiliği bu siyasi partide uygulayacağız. Yeniden yapılanma dediğimiz budur. Zihniyeti değiştirmeyi devlete önerirken pratikte biz de değiştireceğiz. Bu anlamda niye Kürdistan diye başlıyoruz? Çünkü şu anda siyasi geçmişimizden bugüne en yoğun kitlemiz Kürdistan’da. Bunun yaşam biçimine dönüştürmeye Kürdistan’da başlayacağız. Bu diğer illeri göz ardı edeceğiz, siyaset yapmayacağız, örgütlenme modelini hayata geçirmeyeceğiz diye bir şey yok. Önce biz hayata geçireceğiz ardından devletten talep edeceğiz.

KADINLAR KENDİ KARARLARINI KENDİLERİ VERECEK

Yeni bir model oluşturmaya çalışıyoruz dediniz. Bunun yol yöntemleri neler olacak? Daha net anlaşılması açısından soruyorum; kadına, gençliğe, toplumun geneline dair nasıl bir model geliştireceksiniz?

Kadınlar için kararlar alıp uygulamalarını söylemeyeceğiz. Kendi kararlarını kendileri alacaklar. DBP bünyesindeki kadınlar için söylüyorum. Kadınlar bunu merkez yürütme kuruluna taşıyacak. Bizler bu kararları nasıl en iyi şekilde hayata geçirebiliriz diye bir planlamaya kavuşturacağız. Kendi kararlarını biz değil kadınlar verecekler. Biz sadece hayata geçirilecek noktada kolaylaştırıcı olacağız. Böyle bir yapılanma. Yerellerde il örgütlerimiz aracılığıyla örneğin Diyarbakır’la ilgili bir karar almayacağız. Diyarbakır kendine dair kararları kendisi alacak ve önümüze koyacak. Hiçbir siyasi parti düzenli üye toplantısı yapmaz. Biz yapacağız. Ayda bir ya da bir buçuk ayda bir yapacağız. Diyarbakır üyeleriyle toplanacak. Üyeleriyle Diyarbakır’ı, ihtiyaçlarını, sorunlarını, siyasi parti olarak orada yaşadıklarımızı, merkeze eleştirilerini, eksik noktaları üyeler tartışıp somutlaştıracak. İl yönetimi bunu raporlarlaştırıp aldığı kararları merkeze iletecek. Merkez o ihtiyaç noktasında kolaylaştırıcı olacak.

Diğer yanda en büyük temel çalışmamız halkı, kitleyi ideolojik olarak örgütlemek olacak. AKP kendi ideolojisini hayat geçiriyor, CHP ise kendi ideolojisini. Biz de özgürlükçü bir partiyiz. Tüm sömürü çeşitlerine karşı özgürlükçü bir partiyiz. Bunu nasıl hayata geçirebiliriz? Halkı örgütleyerek. Savaş sürecinde önceliğimiz Kürdistan halkının yasaklanan kimliği ve savaşın bitmesi anlamında oldu. Hep devletten talep eden bir noktada kaldık. Yürüttüğümüz mücadele barışı tesis etmeye çalışan, Kürt halkına teslimiyeti dayatarak değil, taleplerin devlet tarafından öngörülmesiyle tesisiydi. Bugün başkan Öcalan’la görüşmeler yürütülüyor. İlk adım atıldı, ölümler durdu. Bundan sonra bizim ideolojik örgütlenmeye ağırlık vermemiz gerekir. DBP aynı zamanda eğitim misyonunu da üstlendi. Kendi kadrolarımızı hem de halkı ideolojik olarak örgütleyerek bunu yürütmek.

‘KADIN ÖZGÜRLÜK İDEOLOJİSİ YAŞAMDA KARŞILIK BULACAK’

Özgürlüklerden, eşitliklerden bahsederken bunu sadece Kürtlerin ulusal kimlik sömürüsü üzerinden değil cins sömürüsü üzerinden de yürütüyoruz. Nedir burada öne çıkardığımız? Kadının birey olması, cins kimliğinin açığa çıkması ve iradeleşmesi. Yaşamda karşılığı var mı, yok. Bizim tabanımızda karşılığı var mı, yok. Bugüne kadar çok büyük adımlar atıldı. Kürdistan’da kadının irade anlamında söylüyorum. Türkiye’deki kadın kimliğinden daha irade sahibidir. Ama bu aileye kadar inebilmiş değil. Halen töre, namus cinayetleri Kürdistan’da yaşanıyor. Halen çocuk gelinlerle karşı karşıyayız. Bu şu demek, savunuyoruz, taleplerimiz Kürdistan’da taban buluyor ama cins sömürüsüne karşı biz halen mücadeleyi aileye kadar götürememişiz demek oluyor bu. Halkı örgütlemek demek budur. Aileye kadar kadın özgürleşmesi bilincini götürmeyi başarıyorsak, ideolojik anlamda halkı örgütlemişiz demektir. 

Bu söylediklerinizden şunu mu anlamak gerekir; genel geçer anlamda teorik olarak doğrular ortaya konuyor ama hayatta karşılığı olmadığı, somutlaşmadığı için var olan temel sorunlar devam edip gidiyor.

Aynen öyle. Şu anda üstümüze aldığımız misyon budur. HDP’nin bir bileşeniyiz diyoruz. Genel siyaset, teorik doğruları ortaya koymak, Ankara merkezli devlet ideolojisi karşısında bunun mücadelesini vermek, seçimlere yansıtmak, devleti küçültmek bu anlamdaki güncel genel siyaseti HDP üzerinden yürüteceğiz. Ama yerelde DBP olarak cins sömürüsüne karşı kadının, emek sömürüsüne karşı emeğin özgürleşmesi. Klasik komünizm anlamında söylüyorum; her şeyi kamulaştırmak, bireylerin özel mülkiyetlerini kamulaştırıp, ellerinden almak gibi bir yaklaşımımız yok. Kaba anlamda ifade ediyorum. Onun da devleti büyütmek anlamına geleceğini düşünüyoruz. Öyle bakmıyoruz. Emeğe fiyat biçilmemesi üzerinden değerlendiriyoruz. Özel mülkiyete karşı değiliz. Ama onun oluşumunda bir rant olarak açığa çıkıyor ya, artı ürün olarak. Nasıl ki emeği olanlar oluşturuyorsa o özel mülkiyeti, kimin emeği varsa hepsi o denli yararlanabilmeli diyoruz. Ekonomiye böyle yaklaşıyoruz. Emek sömürüsüne karşı emeğin özgürleşmesi mücadelesini de yürütmek istiyoruz. Sahip olanla özel mülkiyeti yaratan arasında ilişkinin hiyerarşik değil eşitlenerek olması gerektiğini düşünüyoruz. Üretenin tüketenle eşit noktada olması gerektiğini düşünüyoruz.

HALKLARLA ORTAKLIĞI GELİŞTİRECEĞİZ

Ulusal sömürüye karşı bütün halkların eşit iradeye sahip olması gerektiğini düşünüyoruz. Bunu yerelde örgütlemek istiyoruz. Şu anda Kürdistan özgürlük hareketinde somutlaşan Kürt kimliğinin özgürleşmesine dair mücadele var ve bu bir noktaya geldi. Özelde Kürtler dışında Ermeniler, Süryaniler, Araplar gibi çok kimlik var. Kürt ulusal kimliği üzerinden ifade edersek sürekli diğer kimliklerin, kimliksizleştirilmesine neden oluruz Kürdistan’da. Bugüne kadar öne çıkan Kürt kimliğiydi. Ama biz yerelde ulusal sömürüye karşı ideolojik örgütlenme yürütürken halkın bunu kabullenmesi, Ermeniyle komşu olması, Ermeninin kendi kimliğiyle yerel birimlerde irade sahibi olması, kendi sorunlarını o birimlere taşımasını özümsemesini, hak olduğunu görmesi de bizim için ideolojik örgütlenmedir. Bu misyonu da kendimize biçiyoruz. Halkta ideolojik aydınlanmayı yaratırsak nasıl yaşayacağızı, nasıl bir yaşamı istiyoruzu hayata geçireceğiz.

DBP’nin kadro politikasını ele alacak olursak seçimlere dönük bir yaklaşım olacak mı? Çünkü DBP bünyesinde yer alacak kadroların seçimlerde yer almayacağı gibi bir söylem var. Seçimler yönüyle bakıldığında DBP ve HDP arasındaki ilişkilenme biçimi nasıl olacak?

HDP içinde farklı siyasetler, organizasyonlar var. Örneğin ESP, HDP içinde örgütlenirken kendisini kapatmıyor, lağvetmiyor, çalışmasını yürütüyor. O seçimde nasıl yer alacaksa biz de o şekilde, kendi adaylarımızla yer alacağız. DBP’de yer alanlar seçilmeyecekten kastımız Emine Ayna seçimde aday olmayacak. Niye, çünkü Emine Ayna, ideolojik örgütlenmesi üzerinde yoğunlaşacak. Kadro açığa çıkarılırken böyle bir bakış açısıyla çıkarılacak. O geçişkenlik öyle sağlanacak. DBP’nin kendine düşen sayı, il neyse oradan göstereceği adayı yetiştirecek.

Yani DBP, Kürdistan’da da bundan sonra seçimlere HDP çatısı altında girecek, öyle mi?

Evet, öyle olacak. Ayrıma gidersek HDP’yi anlamsızlaştırırız. HDP, Güney Amerika’daki Gökkuşağı projesidir. Chavez’i taşıyan projedir. Onu taşıyan sistemden, iktidardan rahatsız olanların bir araya geldiği bir projeydi. Toplumsal muhalefet oluşturdular. Bunu meclislere, yönetimlere taşıdılar. Öyle büyük noktaya vardılar ki, tamamen halk adına yönetimde yer aldılar. HDP de böyle bir projedir. Yarın seçim gündeme geldiğinde tüm siyasi yapılar bir araya gelerek adaylarını belirleyecekler. Bizler de o tartışmalarda yer alacağız. Adaylarımızı belirleyerek, seçilmelerini isteyeceğiz. Geçişkenlik böyle olacak.

HDP, SEÇİM DEĞİL SİYASİ İTTİFAKTIR

HDP sadece bir seçim ittifakı değil ama bir yerde?

HDP, söz sahibi bir siyaset ittifakıdır. Sadece seçim için bir araya gelenler ittifakı değil. Ortak noktalarımız var. Özgürlükçü temelde bakıyoruz. Zaten bizi orada bir araya getiren nokta bu. Küçük parçalar halinde devlete adım attıramıyorsak bir araya gelerek tek bir muhalefet olarak tek bir ses haline geliyoruz. Cumhurbaşkanlığı öncesi HDP oluşturmamış olsaydı bu güçlü havayı yakalayabilir miydik, yakalayamazdık. Bu bir araya geliş halka CHP’nin, MHP’nin de AKP’den farkının olmadığını gösterdi. Halkın taleplerini meclisin hükümetine karşı dikkate nasıl alınacağını, halkın karşı olduklarını dile getirmede HDP bir güven geliştirdi. O nedenle cumhurbaşkanlığı seçiminde de halka rağmen bir şey yaparsa, bir karar alırsa hükümete karşı gelebilir güveni geliştiriyor. Bu birleşme bu güveni getirdi.

Kürdistan’da 30 yıldır süren savaşın izleri var. Sivillerin, çocukların, köylülerin, kadınların gördüğü ciddi zararlar var. İşsizlikten yoksulluğa kadar bir yığın toplumsal sorun var. Bu noktada DBP’nin izleyeceği güncel politikada somut ve pratik anlamda nasıl yer alacak?

Savaşın yaralarının sarılması ancak tam çözümle gerçekleşecek bir şey. Şu an neden özellikle bunu söylüyorum çünkü tam çözüm gerçekleşmiş değil. Bu olduğunda savaşı yaratan nedenler ortadan kalktığında tam çözüm ortaya çıkacak ve barış kök salacak. Şu andaki süreç tarafların birbiri karşısında güç olma savaşı. Masadaki savaşı bir zafer kazanma üzerinden yürüttüğünüz zaman art niyet taşır. Haklar, hukuk üzerinden değil birbirini alt etme üzerinden gelişir. Şu anda görüşmeler böyle yürüyor. Başkan Öcalan şahsında barış ve çözüm esaslı iyi niyetle gelişiyor. Devletin yaklaşımı alt etme üzerinedir. Mevcut sistem üzerinden bakıldığında yaraları sarmak mümkün değil. Halen savaşı bir tehdit gibi kenarda bekleterek “ben her an saldırır, sıfırdan başlatırım” diyen bir devlet zihniyeti varken yaraları saramazsınız. Barış geldiğinde ancak sarılır.

SÜREÇTE SAVAŞ TEHDİDİ VAR, KÜRTLER GÜVENSİZ

Kürtler nezdinde de güven yok. Devlet her an süreci bitirebilir, baltalayabilir diye bir tedirginlik ve güvensizlik var. Bu halde yerel kendi yaralarını saramaz. Yarın sabah savaş başlayacak mı durumu var. Bu anlamda yapacağız çok fazla bir şey yok. Biz en azından toplumun kendi çözümlerini kendisi yaratabilmesi. Devlete rağmen irade olmaya çalışmasında yardımcı olmaya çalışıyoruz. Birlikte bunun mücadelesini yürütüyoruz. Örneğin mayın temizleme gücünü açığa çıkarma gücümüz yok. Halen devlet savaşı tehdit olarak kullanıyorsa, Suruç’ta halka nasıl polisin ve askerin saldırdığını gördük. Bunu halen elinde tutuyorsa mayını temizler mi, temizlemez. Halen çocukları öldürüyor. İki yaralı var ve ağır. Biri kadın. Yarın onunla ilgili ne haber alacağımızı bilmiyoruz. Lice’de iki insanımızı kaybettik. Bu durumların yaşandığı bir ortamda savaşın yaraları kanarken saramıyoruz.

Daha net bağlamda ifade edecek olursam sormak istediğim; barış ve çözüm sürecinde DBP’nin güncel politikalarıyla devleti sıkıştırma, adım attırma noktasında siyaseten zorlayıcı bir etki yaratma gücü ve potansiyelini ortaya koymasıydı.

O şudur; demokratik siyaset kanallarıyla devletin zihniyetiyle mücadele ediyoruz ve etmeye devam edeceğiz. Şunu biliyoruz, Suruç’ta, sınırda halk beklemediği takdirde devlet sırf Rojava’da Kürtler iradeye dönüşmesin diye IŞİD üyelerini ki, kendi büyükelçiliğine saldırmış olmasına rağmen büyükelçi dahil onlarca insanı rehin olarak tutmasına, şoförleri rehin almasına rağmen, Kürtleri katletsin diye sınırdan elini kolunu sallayarak girip çıkmasına müsaade ediyor. Kürtleri katletmesine yol açıyor. Buna karşı ne yapıyoruz? Biz buradayız diyoruz. On binler sınırı aşar, gider Kobanê’de savaşırız diyoruz. Bu devlete karşı geri adım attırmaya çalışmaktır.

SÜREKLİLEŞEN MÜCADELE HATTINDA EKSİKLİK

- Siyasi ya da ideolojik perspektifi bir kenara bırakırsak, rasyonel-realist baktığınızda en güncel örneği Lice’deki karakol-kalekol tepkisinde ya da direnişinde görüldü, iki insan yaşamını yitirdi. Ama bir devamlılığı yok bu toplumsal tepkilerin. Gezi sürecinde de olduğu gibi. Süreklileşmiyor ve bir anda gündemden düşüyor. Bu siyaseten de şunu doğuruyor; devletin şiddetini, vurup kırmalarını engellemiyor, devam etmesine neden oluyor.

Doğru, o konuda mücadele yöntemlerini zenginleştirmek gerekiyor. Klasik, kendini tekrarlayan ya da bir olay karşısında refleks gösterip, ondan sonra geri çekilen değil o olaya neden olan şey ortadan kalkıncaya kadar süreklileşen bir mücadele hattı izlemek noktasında eksiklerimiz var.

ROJAVA İÇİN MÜMKÜNLÜK YARATMAYA ÇALIŞIYORUZ

Peki DBP, Rojava siyasetini nasıl şekillendirecek? Bunu şunun için soruyorum; sayın Eş Genel Başkan Kamuran Yüksek, geçtiğimiz hafta gerçekleşen kongrede Rojava’da yaşananların insanlık dramına dönüşmemesi için DBP’nin yeni bir çalışma, kampanya düzeyinde bir takım girişimleri olacağını söylemişti.

Çözüm oluncaya kadar yetinmek yok. Mücadele devam eder. Eksikler, yetersizlikler olabilir ama yetinmiyoruz. İkincisi demokratik siyaset çerçevesinde yapabileceklerimiz var. Tartışıyoruz kendi içimizde. Rojava’da DBP’nin dış ilişkiler bürosunu açma zeminini geliştirmek istiyoruz. Güney Kürdistan idaresi Rojava’yı tanımıyor. Ciddi eleştiriyoruz ve teşhir ediyoruz. Sen o zaman Kürt halkı değil senin önceliğin. Önceliğin aşiret çıkarlarındır. Türkiye neye izin veriyorsa onu yapıyor, neye izin vermiyorsa orada duruyorsun. Buna karşı bir hamledir temsilcilik açmak. Riskler barındırmıyor mu, evet ama bunu yapmak istiyoruz.

Pratikte bir savaş var orada. Ama yasal zemini zorlamak anlamında orada bir mümkünlük yaratmaya çalışıyoruz. Savaş nedeniyle üretim yok. Tarım alanında da yok. Yaşamsal ihtiyaçların yokluğuna neden oluyor. Hem gıda hem kıyafet gibi ihtiyaçlar noktasında. Bu noktada yardımlar oluşturmaya ve ulaştırmaya çalışıyoruz. Diğer yandan devletin Rojava’da oluşan iradeyi tanıması zemini için uğraşıyoruz. IŞİD’in Türkiye’den edindiği kaynakların yolunu kapatmak için eylemler geliştirmek.

MECLİS KAPANMAMALI

Kürt sorununda çözüm sürecinde de ciddi sıkıntılar, eksikler var. Geçtiğimiz hafta meclisten geçen çerçeve yasa, cumhurbaşkanı tarafından onaylandı. Ancak Eylül’e kadar meclisin kapalı oluşu ve cumhurbaşkanlığı seçimi söz konusu. Bu noktada çıkarılan bu yasanın içinin dolması ve süreç adına bir güven oluşturmak adına hükümetten, devletten doğru atılması gereken adımlar var kuşkusuz. Bu noktada neler söylersiniz?

Çözüm süreçlerinde meclisin kapanması söz konusu olamaz. Bu sadece eleştiri değil, olmazsa olmazdır. Devlet var olduğundan beri olan bir sorun. Tarihte onlarca isyan var. Meclis toplanmış bir irade göstermiş. Çatlak sesler çıktı. Ama irade de çıktı. On yıl önce bunun olma koşulu yoktu. Bir bakan görüşmeleri savunabiliyor. Bu önemli. Torba yasanın içinde eleştirilecek çok nokta var. Sadece güvenlik kurumunun yetkilendirilmesi çok ciddi handikaptır. Zaten onun yetkisi var. Sadece yetkiyi arttırmış oluyor. Hatta yargılanamaz kılma artırımı var. Yarın bir insanı öldürüp, terörle mücadele adına öldürdüm demesi karşısında yetkilenmiş ve yargılanmayacak oluyor. Ama önemli olan yönü şudur bizim için; bunun oturup Sayın Öcalan’la görüşülmüş olmasıdır. Maddeler konuşulmuştur. Kürt halkının lideri, önderi esas alınıp görüşülmüş bu maddeler. Oradan görüşüldükten sonra meclise gelmiştir. Bu bizim için önemli. Müzakere dememizin nedeni budur. İstediğimiz gibi ya da yarı yarıya istediğimiz gibi değil. Ama görüşmeler bugüne kadar meşruydu bugün ise yasallaştı. İrade olarak kabul edildi demektir. Biz bugüne kadar bunun mücadelesini veriyorduk. Bu açıdan önemsedik. Bundan sonra kabul edilen iradeyle birlikte çözüm yasalarının meclise gelmesidir.

Tam da irade olarak kabul edilmiş, bu müzakereler yasallaşmış ve meclis kapanıyor. Bu araya 3 ay soğuma döneminin girmesi demek. Sıcağı sıcağına sonuç alabiliriz. Devlet ciddi bir darlık yaşıyor. Aynı anda İsrail’in Gazze’ye, IŞİD’in bir yandan Musul-Kerkük diğer yandan Rojava’ya saldırıları var. Ortadoğu kan gölüne dönüyor. Eğer Türkiye, Kürtlerle barışını sağlarsa Ortadoğu’nun örnek ülkesi haline gelir. Halkların nefes borusu haline dönüştürürse Türkiye, hayaline kavuşabilir. Yapamazsa kan gölü bataklığının bir parçası olur.

Meclisi açık bırakıp çözümü geliştirirse İsrail ve Filistin meselesinde irade olacak ve arabulucu olabilir. Tüm Avrupa’yı da arkasına alabilir. Kendini sadece cumhurbaşkanlığı seçimine kilitlenmiş durumda. Günü kurtarmaya çalışıyor. Gelecek vizyonu yok. Süreci bitirir mi, Sayın Öcalan var. Bu zor. Sadece yavaşlatır. Gelişmelerin sizi nereye sürükleyeceğini bilemezsiniz. Siz yavaşlattığınız sürece yöneten değil sürüklenen olursunuz. Türkiye, bir an önce kendini buradan çözüm üreten bir noktaya getirmeli.

‘ASLOLAN SAYIN ÖCALAN’IN ÖZGÜRLÜĞÜ’

Bu noktada çözüm sürecinde müzakerelerin sağlıklı ve sonuç alıcı olabilmesi için, demokratik bir barışın tesisi için Sayın Öcalan’ın koşullarının rahatlatılması ya da özgürlüğünün önemine dikkat çekiyor Kürt hareketi bir taraf olarak. Ev hapsi gibi kamuoyunda yürütülen tartışmalar da var. Siz aynı zamanda Barış İçin Öcalan’a Özgürlük Platformu’nda da yer alan bir siyasetçi olarak meseleye yaklaşımınız nedir?

O aşamalar olabilir, olmayabilirde. Ama asıl olan özgür olmasıdır. Aşamalar olur, hangi aşamalar tartışılır, ev hapsi olabilir, bulunduğu yerde örgütüyle, halkla, STK’larla ilişki kuracağı mekanizmalar yaratılabilir. Başkan Öcalan, hiçbir şeye kendi karar vermek istemiyor. Görüşmelerde sadece kendi düşünceleriyle değil paylaşarak, görüş alarak bir perspektif oluşturmak istiyor. Bu demokrasidir. Kendi başına da yapabilir. Ama ezelden beri yöntemi bu. Bunun ortamı o hücre değil. Bilgisayarının olabilmesi, telefonun olabilmesi, ilgili bütün şahıs ve kurumlarla görüşme olanağının sağlanabilmesi, yazışmalarda bulunabilmesinin sağlanabilmesi. Bu devletin çözüm niyetiyle yaklaşıp yaklaşmadığını gösterir. Halk da AKP’ye güvensizliğin temel nedeni Öcalan’ın halen hücrede tutuluyor olması. Yok etmeyi hedefliyor diyor halk. Bu koşulların oluşturulması noktasında halkta AKP’nin bu işi çözeceği iradesinin olduğunu düşünür.

‘SAYIN ÖCALAN DÜNYA LİDERLERİ GÖZÜNDE DE KÜRTLERİN ÖNDERİ’

Artık tüm toplumda hücrede tutulması kabul görmüyor. Bir komedi artık. Görüşüyorsun, adım attığını söylüyorsun ama hücrede tutuyorsun. Bir anlamı yok. O odanın boyutu değil mesele. Hiçbir iletişimi olmadıktan sonra anlamı yok. Bu noktada anlamsızlaştı. İkincisi ise ciddi ve önemli bir gelişmenin şu olduğunu düşünüyorum; Sayın Öcalan, 2013 Newrozundaki deklarasyonunu yayınladığında ABD Başkanı Obama, teşekkür etti. Bu şu demektir; dünya liderleri de Başkan Öcalan’ı Kürtlerin lideri olarak gördüğünü gösterir. Halen terörist demenin anlamı kalmamıştır. O günkü koşullar silahı gerektiriyordu. Bunu da ifade ediyor Sayın Öcalan. İnsanlar Kürt dediği için sürgün edildiği koşullardı. Sesini yükseltebilmek, Kürtlerin varlığını dünyaya duyurmak için silahı araç olarak kullanmak zorunda kaldılar. Uzun yıllar Kürt hareketinin özgürlük mücadelesi terör olarak görülmedi. 11 Eylül saldırılarına kadar böyle gitti. Sonrasında zaten her Müslüman örgüt, terör örgütü olarak görüldü.

İşin ilginç yanı PKK’nin bağımsız Kürdistan yerine Türkiye sınırları içinde eşit ve özgür birlikteliği tartıştığı süreçte bunlar yaşandı. Böyle bir paradoksu da var. Başkan Öcalan’ın tutuklu kalmasının ne sosyal, ne siyasi ne felsefik, hangi açıdan bakarsanız bakın gerekçesi de yaşamda karşılığı da yok. Hükümetin, devletin tamam demesine kalmış. Şu an dahi özgür kalsa herhangi bir itiraz olmayacaktır. Mandela da özgür kaldığında öyle oldu. Herkesin kabul ettiği zaman gibi bir şey olamaz. Her şeyi herkese sormak değildir demokrasi. İnsan haklarına, demokrasiye aykırı olup olmamasıyla ilgilidir.

‘POLİS EŞİ ‘ÖCALAN ÖZGÜR OLURSA SORUN ÇÖZÜLÜR’ DİYOR’

Size ilginç bir şey söyleyeyim. Yaşanmış bir şeydir bu. Seçim sürecinde çalışma yürüten arkadaşlarımıza Öcalan’a özgürlük kampanyası için imza toplamasını istedik. Bir eve gidiyor arkadaşlarımız. Önce seçim çalışması kapsamında konuşuyorlar. Ardından imza kampanyasını anlatıyorlar. Evde bulunan kadın HDP’ye destek vermeyeceğini ama Öcalan’ın özgürlüğü imza kampanyasına destek vereceğini söylüyor. Ve eşini polis olduğunu söylüyor. Bu çok ilginç. “Barış buradan geçecek. Eşim gittiğinde akşam ölüm haberini almak istemiyorum, eve sinirli, gergin gelmesini istemiyorum. Bunun yolu Öcalan özgür olursa olacak” diyor.

O nedenle de çözüm sürecinde esas almamız gereken AKP ne yapıyor, Başbakan Erdoğan ne diyor olmamalı. Başkan Öcalan ne diyor, ne yapıyor, bize önerileri nedir? Bu önemli. Madem ki AKP hakları vermemekle masayı kotarmaya çalışıyorsa mücadeleyi yükseltelim. AKP’yi küçültelim. Bunu yaparak, demokratik siyaseti yükseltelim penceresinden bakıyoruz. 

İBRAHİM AÇIKYER / ANF

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
1 Yorum