İrfan Sarı

Zaman eğretileri

15 Temmuz 2008 Salı

Öğle vaktinin ciğeri patlamıştı korkudan, çünkü hemencecik akşam gelmişti. Akşam gelince de eve koşmak gerekiyordu keza sokaklar pek tekin değildi. Hani gündüzlerde çok güven vermiyordu ya! Ama neyse ki; daha görülebilirliliği vardı.

 

Geçen akşam şehre rast gele savrulan ateşli silahların izleri daha duvarlarda barut kokusu vermeye devam ediyordu. Toprak evlerin duvarlarına saplanmış kurşunlar serçelerin sığına bileceği yuvalara dönüşürken beton binalara çarpan mermiler de parçacıklara ayrılıp savrulmuşlardı diplere doğru.

 

Korku rüzgâra kapılmış saman gibi savruluyordu başımızdan aşağı. Yaşamak korkusu değildi tabi bu, bir faili meçhul yolculuğun belirsizliğinden doğan korku. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde; bir masalın kahramanı olmak gibi bir şeydi bu.

 

Patlamaya pişman olmuş kurşunlar bile acımasız o eğretileri durduramadı…

 

Şehir biraz sonra karanlığa gömülecek ve karanlıklarda dolaşanlar yuttukları günü hazmetmeye çalışacaklar. Yılan gibi dolanarak bir ağacın gövdesinde öylece duracaklar asılı. Sonra daha yükseklere çıkacaklar şehri can can kesecekler gözlerine.

 

Böyle havalarda çakmak çakmak dolaşır kurşunlar. Geceyi yıldırım gibi kesen bir yağmur anı sanırsınız. Korkular kalbinizin atımında soluk soluğadır.

 

Ve çocuklara mutluluk sözcükleri kurmak lazımdır bu havalarda.

 

Uzak şehirlerin denize bakan yüzünü anlatırsınız bir kerede, sonra gözleriniz geceyi çizen bir serseri kurşuna takılır, sözcükler ağzınızda yön değiştirir ister istemez. Yolunu şaşırır birden kurduğunuz sözcüklerin hikayesi. Sonralar bir türlü bitmez.

 

Bedeniniz korkularını verir dışarı, ter olur, kızıl bir yangın yüzünüzde yada kapkara gecede daha kara bir hece “mîza min hat” (çişim geldi). Bu bir kaçma ve korkma eylemidir sabırsız. Gider bir düş kurarsınız kimsesiz ve tanrıya bir haber ulaştırırsınız. Yine bıraktın beni yalnız diye.

 

Kimi kimsesi yoktur bu karanlık ve kahredici gecelerin.

 

Gücünü kim koyarsa ortaya, kanın tadını en iyi kim bilirse, adam öldürme sanatını kim beceriyorsa o dur gecenin kabadayısı.

 

Kabadayı demek haksız bir eylemi haklı göstermedir bu gecelerde.

 

Yıl bin dokuz yüz fi tarihi…

 

Gecelerin karnına girdiğimiz o meyan kökü yediğimiz tarih. Meyan kökü öksürüğü bire bin kesen, kesmesi lazım gelen bir bitkidir çünkü öksürürseniz hükmünüz ölüm kesilir. Ölüm şekilsiz şimalsiz dolaşırdı eğreti zamanların aklından.

 

Kurşunlar dolaşırdı gecelerin koynunda ve biz çocuklarla korkuşurduk, biz bunu kaç zaman geceden sabahın körüne kadar yapardık. Sabahın köründe ekmek yemek lazımdı, ekmek parası kazanmak için çünkü.

 

Duvarlara çivilenen ve ağaç gövdelerine saplanan kurşunlar biliriz, bir de çatı diplerinde kanadından vurulan güvercinler.

 

İşte o zamanların bedbaht hikayeleridir dolaşır belleklerimizde belirli belirsiz.

 

“Korkutmak sindirmek yetmedi ise öldür!” demek en nihai çözüm denildiği zaman...

Bu yazı toplam 7322 defa okunmuştur