Mehmet Dinç

Yüzyılın tanıklığına gelmişlerdi

25 Mart 2014 Salı 11:11

Gece yarısından itibaren, arabalarını park ettikleri uzak yerlerden, binlerce turna sürüsü gibi keçi yollarını izleyerek geliyordu insanlar.

Minibüs bagajları, kamyonet kasaları, motosiklet sırtları, dört başı mamur atların çektiği arabaların üzerinde üst üste istiflenmiş gibi duruyorlardı. Yerel kıyafetler içinde genç kızlar, rengârenk boynuzlu şapkalar takmış çocuklar, dağ ülkesinin koşullarına uygun bozkır rengi gömlek, şalvar-pantolon giyimli naçar delikanlılar an be an dolup taşıyordu alanın etrafında. Son Cemre toprağa düşmüş, kemikleri sızlatan kara kış göçüp gitmişti artık;  o sebep yere battaniyeler seriliyordu; çocukların uykusu için battaniyelerin ucuna küçük yastıklar yerleştiriliyordu.

Meydana inme zamanı gelmişti. Güneşin ilk ışıkları, kuşların en büyüğü Tavus-u Azam’ın perdeye benzer açtığı kanatları gibi binlerce savaşa şahit olmuş kadim toprakları renga renk aydınlatırken, gözleri yorgun, heyecanları coşkun kalabalık, birbirine değip aynı yerde durup, çoğalan bulutlar gibi meydanı doldurmaya başlıyorlardı.

Bin yıllardır dokunmuş, son şeklini almış renga renk elbiseler giyinerek gelinen bu yerde, bu toprakların, beklide görülecek bin yıllık davasının son celsesine tanıklık edilecekti… Tanık olmak tarihsel bir görevdi; bir ressamın resimleyeceği, bu ana ait bir tabloda bin yıl sonra ölümsüzleşmek için ülkenin her köşesinden getirilen toprağa benzeyen insanların sayısı milyonları aşmıştı.

Kendilerine küçük bir yer açanlar, dev hoparlörlerden yankılanan müziğin ritmine uyuyor, yörelerine özgü oyunlar oynuyorlardı; hepsi de kardeşti oyunların; bir ayak öne doğru ilerlerken, başka bir halayın çemberinde bir ayak arkaya doğru gidiyordu.  Bir yanda da kendinden geçmiş dedeler, nineler bu kutlu günün şerefine halay çemberlerinin ortasında, ellerindeki mendillerle tek kişilik oyunlara duruyorlardı.   Çocuklar ebeveynlerinin omuzlarında küçük bir sapanın iki çıtası gibi duran bodur parmaklarıyla “zafer işareti” yapıyorlardı... Herkesin yüzünde acıyla kriminalize edilmiş onurlu bir zaferin sevinci okunuyordu.Kawa’nın ateşleri yakılmış, kitle giderek kaynayan bir asfaltın buğusu gibi sabırsızlanmaya başlamıştı.

O anın geldiğine işaretti bu. Müzik susmuştu artık, mesajın okunacağı anonsu yapılıyordu. Önemli bir görevi yerine getirmenin verdiği sorumluluğun bilincinde olan adam, herkese nazire yaparcasına sahnede yerini alıyordu. Esmerdi, pala bıyıklıydı; herkesin kanıksadığı, örnek aldığı, sözüne itibar ettiği en zor anlarda bile yüzünden tebessümün eksilmediği bir elçiydi.

Homurtular, çocuk ağlamaları, davul, zurna sesleri, konuşmalar, şakalaşmalar bir bir sona eriyordu. Okunan mesaj, tarihin binlerce yıllık labirentlerinden dolaştıktan sonra dev bir huninin deliğinden çıkıyor, dağlarda, taşlarda, kurdun, kuşun bile pür dikkat dinlediği davudi bir sese bürünüyordu sanki.

Ortalık sofistike arenalarda bir hakikatin anlatıldığı, insanlık tarihinin atası sayılan antik çağlara dönmüştü sanki… dönemin arenalarına sığmayan insanlar, damlardan, pencerelerden, irili ufaklı kayalıkların başlarına konumlanmış sarmaşıklar gibi uzaktan bakılınca bulanık görünümlü bir tablo oluşturuyorlardı.

Elçi davudi sesi ile “yeni bir sayfa açılıyor,” mesajını okudukça tarihin akışı yön değiştiriyordu. Bir ırmağın ani bir kararla binlerce kilometrelik yatağını  bir anda değiştirirken yaşadığı sarsıntı gibi depreşmeye başlıyordu insanlar. Dizginlerinden zorla tutulmuş şahbaz taylar gibi bir fokurdama, bir yerinde duramama, bir eski anılarla, acılarla, dramlarla, trajedilerle doluşmuş bir mirası, bir anıyı gözlerinin önünden film şeridi gibi geçiriyorlardı.

Mesaj son cümlesi de okunduğu zaman, bir süre ortalık doğaüstü bir şekilde suskunluğa gömülüyordu. Bir kas kasılması gibi tüm vücutlar tutuk kalmıştı sanki; ya da yürümeyi unutmuş, ilk adımı atmaya çalışan bir ortopedik hasta gibi ayaklarını yere basmaya cesaret edemiyorlardı. Sessizlik uzun sürmeyecekti elbet, bir çocuk bodur parmaklarıyla zafer işareti yapacaktı; bir genç yüzüne sardığı poşuyu açacak, yüzü bundan sonra legalize olacaktı. Kadınların kabulümüzdür deyip, yeri göğü inleten zılgıtlar çekecekti. Demirci örsüyle dövülmüş, tunç sahanlarda harlanan ateş göğün bağrına doğru yükselecekti.

Yeni bir yaşamın ilk tokmağı davula değiyordu. Çileli bir yaşamın yorgunluğu ve o andan sonrasının umudunu bir arada yaşayan insanlar, omuz omuza, “başımız gözümüz üstüne” diyerek, halaylar eşliğinde uzak yerleri selamlıyorlardı. 

Bu yazı toplam 9914 defa okunmuştur
imla
 // bay dikkatli
yani yorum yazmasaydın daha iyiydi gewer arkadaş...
29 Mart 2014 Cumartesi 22:40
15.15
 // gewer
Süer bir yazı xocw...
28 Mart 2014 Cuma 15:16
nu-roj
 // mahmut
newroza gidemedim ama bu yazıyı okuyunca kendimi orada hissettim. medyada izliyorsun ama olayı böylesine içten samimi ve etkili bir dil ile bire bir yaşananları ustaca aktaran bir değerden okuma ayrıcalığının verdiği haz tarifsizdir.spasiya xwe re dikem hevaI...
26 Mart 2014 Çarşamba 00:56