Şeyhmus Diken

Yüzyılın Katliamlarıyla “Yüzleşmek”

19 Temmuz 2015 Pazar 16:24

 1921 yılında Diyarbekır,Van, Bitlis, Elaziz, Dêrsim ve Koçgiri'den oluşan Kürdistan şehirlerinde “Bağımsız bir Kürt devleti kurmak” ana gayesi ile şekillenen isyan sonrası yaşanan katliam ile 2011’de Roboski’de yaşanan masum Kürt “Kaçakçılar”ın katliamı arasında tam doksan yıllık bir zaman dilimi var. 

Dönemin isyanı bastırmakla sorumlu Valisi “Sakallı” lakaplı Nureddin Paşa görev yeri “İsyan bölgesi”ne giderken “Zo [Ermeniler] diyenleri temizledik. Lo [Kürtler] diyenlerin köklerini de ben temizleyeceğim” demişti. El hak denilenleri aynen yapar Nureddin Paşa ve kısa sürede görevini “başarıyla” tamamlar. Koçgirili 500 “isyancıyı” kendi deyimiyle ‘temizler’, ‘tepeler’. İki binini de Anadolu’nun çeşitli yerlerine sürgüne yollatır.

Doksan yıl sonra yılbaşı arifesinde 28 Aralık 2011 günü akşam saatlerinde, Irak sınırında “kaçakçılık” yapan (isterseniz buna belgesiz “sınır ticareti” de diyebilirsiniz) bir grubun üzerine askeri savaş uçakları dört adet bomba bırakır. Kaçakçı grubunda 38 erkek ve çocukla en az 50 katır bulunuyordu. Katırlar akaryakıt ve sigara taşıyordu. Bombalama sonucu gruptan sadece dört kişi hayatta kalabildi. 34’ü katliama kurban gitti. Ölenlerden 19’u henüz reşit bile değildi.

Bu iki olay örgüsü ve belki de cumhuriyetin hemen öncesi ile sonrasında son 100 yılın katliamlar panoramasını masaya yatırmaya yeltendiğimizde çok ilginç ipuçları karşımıza çıkar. Katliamların devlet görevlilerince işle(n)me biçiminde “yöntem farkılıkları” en çarpıcı olanıdır. Koçgiri’de Devlet, valisi, askeri ve dahi Ankara’sı, İstanbul’u ile bizzat katliamın aktörüdür. Doksan yıl sonra Roboski’de devlet Koçgiri’nin 90. anma yılında yine bizzat aktördür.

Koçgiri katliamı ile Şêx Said Kıyamı sonrası Kürt katliamları ve sonrasındaki Takriri Sükûn Dönemi ile Şark Islahat Planları uygulamaları! Akabinde İhsan Nuri Paşa önderliğindeki Ağrı İsyanı, Zilan ve Dêrsim Katliamları bir nevi kimliği “Tanımadan”  devlet eliyle öldürme / yoketme / katletme dönemidir.

Bu dönemin uygulamalarında “Kimliği (Kürt) tanıma” olayı yoktur. Dönemin en çarpıcı görüntü malzemesi “Ağrı İsyanı” sonrası; cumhuriyet gazetesinde yayınlanan “Hayali Kürdistan Burada Medfundur (gömülüdür)” çizimi ve gazetenin manşetidir. Bu “tanımadan katletme” döneminin en bariz gerçekliği Kürt realitesinin tanınmamasıdır. Çünkü resmi ideolojiye göre Kürt yoktur. Devlet nezdinde “olmayan bir halkın” örgütlülüğü de yoktur. Zaten devlete göre “çapulcu, eşkıya, düzen-intizam tanımaz baldırıçıplakları” ıslah etme harekâtıdır yapılmak istenen! Kısmen örgütlü olan halk önderlerinin de yaşam alanları sınırlı ve dünyayla bağlantıları yok denecek kadardır. İlişki ağları da genellikle “İsyan Bölgeleri” ile sınırlıdır.

Koçgiri’de ezip geçen, katleden ve yük katarlarında acımasızca sürgünlüğe yollayan devlet, 1938’e kadar bütün başkaldırıları, direnişleri, yeni katliamlar ve sürgünlerle cevaplar. Misliyle tekrarlar, her defasında katliamın dozunu arttırarak! Takriri Sükün ve (Mecburi) İskân Kanunları ile Şark İslahat Planları dönemin en acımasız uygulamalarını harekete geçirir. Dünyanın kılı dahi kıpırdamaz. Üstelik “mazlumların sesi” olduğuna inanılan “Komünist Enternasyonal” bile katliamlara sessiz kalır, hatta “gerici kalkışmalar” olarak kabul eder!

Dêrsim 38 ile uzun bir suskunluk evresinden sonra artık durum değişir, “Tanıyarak öldürme” gündemleşir. Süleyman Demirel doksanlı yılların başında “Kürt Realitesi”ni tanıdığını yüksek sesle dile getirmiştir. Çünkü artık Kürtler örgütlü bir kimliğe evrlimişler ve siyaseten talepkarlığa soyunmuşlardır. Bu sebeple Devlet Mantığı “Dağlı Kürtlere anladıkları dille davranma” anlayışına dönüşmüştür. Roboski’deki aleni katliam bu anlayışın taçlaşmış hâlidir. Roboski’de Devlet, PKK’nin Kürdistan’da kara’daki alan hâkimiyetine yukarıdan uçaklarla bombalayarak bir devlet meydan okumasıyla cevap vermeye yeltenme operasyonudur.

Ama bu devlet meydan okumasına karşılık artık örgütlenen ve siyasal arka planı, “siyasal sığınağı” olan halk “Mağdur Benlik” ve “Mazlum Kimlik” üzerinden sonuna kadar geri adım atmayan adeta halk meydan okumasını örgütleyen bir yapıya dönüşmüştür. Halkın bu karşı tavır alışına sivil toplum, demokratik siyaset ve toplumsal muhalefet güçlü bir örgütlülük geliştirdi. Buna elbette son yıllarda yaşanan sokak hareketleri ve meydanların başkaldırıları da destek sağladı.

Bütün buraya kadarki “hesap kesimi”nin belki de son durağı olmaya aday 7 Haziran 2015 seçimleridir. Bugüne kadar 100 yıllık cumhuriyetin önce kimliğini, kültürünü, varoluş doğasını kabul etmeden adeta yok sayarak öldürmeye yeltenmesinden, daha sonra kimliğini kabul edip öylece öldürmeye yeltendiği evreden bugün çok daha üst bir evreye tırmandırarak Kürdün seçilmişini de yok saymaya vardıran bir süreç dayatması ile karşı karşıyayız.

Kürdistan’da ve Türkiye şehirlerinde sağlanan birliktelik meyvesini verdi. Egemenin darbeyle koyduğu yüzde onluk baraj yerle bir edilip, tarih yazıldı. “Yasayla koyduğun barajı kaldırmazsan, halkın gücüyle senin yasanı alaşağı eder ve tanımayız” demeye getirdi halk. Bu ülkede zorba iktidarların halka rağmen koyduğu kimi yasaların, anayasaların meşruiyetini tartışmalı hale getirdi halkın gücü. Yeni bir sürece girildi, bu süreç çok hassas ve çok dikkat isteyen bir süreç. Çokçu kültür ve kimliklerin birbirlerini ötelemeden, reddetmeden içselleştirerek bir orkestra uyumu içinde ahenkle ses çıkaracağı, ritm ve tempo tutturacağı bir süreç. İçsesin ahengine ihtiyaç var.

Hani sanki Koçgiri ve Dersim’de Alişêr Bey ve Zarife Hanım için söylenmiş “Şêr şêre, çi jinê çi merê” sözü vardı ya! Şimdi tam da onu büyütmenin, dillere pelesenk etmenin vakti zamanıdır. Kadın, erkek, genç yaşlı, Alevi, Sünni, Ezidî, Asurî-Süryani, Ermeni özcesi bütün halklar ve kimlikler, inançlar aynı ahenkli sesle örgütlülüğüne güvenerek “Biz varız ve buradayız işte ey muktedir” demelerinin vaktidir.

Başta Kürt Halkı olmak üzere bu ülkenin mazlum ve mağdur halklarını yıllarca İttihat ve Terakki’nin her soy ve her boy’dan sol soslu mirasçıları ile aynı çuvala girmeye zorladılar. Girilen o çuvaldan katliamlarla birlikte hep ölü insan bedenleri çıktı. Sonra da yaşayanların gözlerinin içine bakıp “En iyi Kürt Ölü Kürttür” dediler.

Ama Kürtler ve diğer mazlum halklar inadına direniyor, kazanıyor ve yaşıyor…

*Bu yazı 5 Temmuz’da Münih’de “Koçgiri Sivas’dan Roboski’ye Kürt Katliamları” başlığı altında yapmış olduğum konuşmanın özetidir.

Bu yazı toplam 5822 defa okunmuştur