Şeyhmus Diken

“Vurun Abalıya” Demeden!

30 Temmuz 2016 Cumartesi 10:27

Benim İslami düşünce doğrultusunda bütün hayatını şekillendirenlerle ilgili ilk “temasım”  1974 yılında Mülkiye’ye (Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi) girişimle başladı diyebilirim. Değişik illerden gelen ve amiyane tabiriyle henüz “gözü açılmamış” “halk çocukları” daha çok “siyaset ve idari bilimler bölümü” denilen yaygın ve bilinen adıyla idari şubeyi tercih ediyorlardı.

Bu tercihi yapanlar Siyasala gelmeden önce “milli görüş” diye dillendirilen kesimlerdendiler. Şöyle bir yaygın kanı vardı. Devlet ancak içerden “ele geçirilebilir”. Bunun yolu da Kaymakam olmak.

Düşünün bir tarafta tez zamanda “devrim yapmak” derdinde olan ve sokakları sürekli istim üstünde tutma gayretinde olan devrimciler!

Diğer yanda ise devlette güç kazanmak, etkili olmak meramının uzun yıllar öncesinden alt yapısını oluşturma derdinde olan ve devlet bürokrasisi için idarecilik bölümünü daha üniversite sınavları esnasında tercih ederek gelen “Milli Görüş”çüler…

Tabii “Milli Görüş” dedikse siz o yıllarda daha MTTB (Milli Türk Talebe Birliği) yapısı içinde örgütlenenleri anlayın. Ben şahsen o yıllarda Fetullah Gülen adını dahi duymamıştım! Genel olarak hepsini aynı şekilde kategorize ederdik.

Benim öğrencilik yıllarımdan bu yana aradan geçen kırk yıllık zaman dilimi içinde ne olup bittiğini yazmayayım, uzun hikâye. Zaten yaşı kemale erenler bütün bu zaman dilimi içinde adeta bir film şeridi gibi zihinsel muhakeme ile ne olup bittiğini biliyorlar. Olası bir İslami iktidarda “Minarelerin ucuna…”yazılması düşünülen sözler ile başlayan! Ve sonrasında Boğaz köprüsüne tank indirilip jetlerle meclis bombalatmayı “Allah indinde” gerçeklik olarak görmeyi içselleştiren bir süreç ve zaman dilimi…

Ben yine de yakın tarihlere kadar yaşananlar bir yana, son birkaç yılın okumaları üzerinden şunu demek istiyorum. Nazarımda Fetullah Hocaefendi hiç de masum biri değil. En azından benim saygı duyduğum değerlere saygısızlığı nedeniyle masum biri olmadığını defalarca söyledim bir kez daha söylemiş olayım.

Onun Bediuzzaman Said-i Kurdi (Nursi) için sarf ettiği sözlerini duyduğumda yargım giderek pekişmeye başlamıştı. "Saidi Nursi Kürt olduğu için onun ziyaretine gitmek onun arkasında namaz için saf tutmak içimden gelmedi"diyordu… "Allah böyle bir dehayı niçin İslam’ın Kılıcı olan Türklerin içinden değil de Kürtlerden çıkarttı", "Biz Erzurum’da Turancı gelenekle yetiştik", "Türklük gururum Said-i Nursi’nin ziyaretine gidip elini öpmeme engel oldu…"

Ve tabii “…altlarını üstlerine getir, birliklerini boz, evlerine ateş sal, köklerini kurut ve işlerini bitir…”(Kürtleri kast ederek), diye ellerini iki yana açıp huşu ile dua etmesini tam beş yıl önce 2011 Kasım ayındaki o görüntülerden izlediğimi hiç mi hiç unutamıyorum.

Ve tabii bu söylemden yıllar sonra 2015 ve 2016 sürecinde Suriçinden başlayarak Cizre, Yüksekova, Nusaybin ve diğer Kürt şehirlerinin başına getirilen onca felaketi gözlediğimizde sahiden de denilenin aynıyla vaki olduğunu ve sarihen yapıldığını yaşadık, gördük, tanık olduk.

Bu sebeple şimdi Diyarbakır’dan, Şırnak’tan, Hakkâri’den onca rütbeli ve sorumluluk mevkiinde olan adı geçen Kürt şehirlerindeki yaşanan bütün felaketin sorumlusu olan şahısların “Darbe Girişimcisi” kimlikleriyle derdest edilmeleri “mazlumun ahı” özdeyişinden hareketle kendini doğrulamış oluyor.

Dolayısıyla yine bu sebepten hareketle; bütün bu sorumluluk mevkiindeki eli kanlı katillerin sadece 15 Temmuz akşamı / gecesi yaptıkları üzerinden değil! Öncesinde işledikleri bütün cinayetler üzerinden yargılanmaları ve yasaların hüküm biçtiği en ağır cezayla cezalandırılmaları ancak ve kısmen kamuoyunun vicdanını rahatlatır.

Böyle bir cezai durum tek başına rahatlatıcı olur mu? Elbette değil.

Bu 2015-2016 tarihleri açısından bir toplu kırım dönemiydi adeta. Bu sebeple devlet failleri cezalandırırken mağdurlarla da yüzleşmeli ve dahi sorunun çözümü için yeni bir sayfa açmayı denemelidir.

Bu sebeple Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Berat Albayrak’ın Roboski Dosyasının yeniden açılabileceği söylemini önemsediğimi ifade ediyorum.

Hani bir söz vardır derler ya! “Bir musibet bin nasihatten evladır” diye! Bu minval üzre 15 Temmuz Darbe Girişimi “doğu yaka” Kürt cenahında yaşatılan “büyük felaket”in batı yaka açısından “sanal” değil sahici olduğunu ayan beyan bir şekilde gözler önüne serdi.

Şimdi “Batı yakada” birileri çıkıp şunu diyebiliyor: Boğaz köprüsü üzerinde, Kızılay Meydanında sivil halkın üzerine tankla yürüyen ateş açıp öldüren, meclisi jetlerle bombalatan acaba doğuda neler yapmamıştır ki!

Evet, belki de şu sokağa yansıyan ve sokakta da çözüm aramanın mümkünatını kamuoyuna faş eden (malum şimdiye kadar sokağı solcular işaret ediyordu) muktedir güce, bir kez daha anımsatmakta yarar var:

Bakın kırk yıllık “Sızıntı” bir “darbe girişimi” ile faş oldu…

Bütün pisliklerle yüzleşmek mümkün, yeter ki niyet edin… 

Bu yazı toplam 3377 defa okunmuştur