İbrahim Genç

Vencereis pero no convencereis!

22 Aralık 2011 Perşembe 19:17

Türkiye’de her ne kadar okullu-diplomalı oranı artsa da bu; kitap okumayan, araştırmayan, sorgulamayan toplum gerçeğini ortadan kaldırmıyor. Bu okullu-diplomalılar, isimlerinin başına türlü unvanlar alsalar bile aydın olma vasfını taşıyamadıkları ve memur zihniyetiyle hareket ettikleri için de bir aydınlanma olmuyor. Böyle bir ortamda da topluma yeni kültür kodları yerleştirmek çok kolay bir hal alıyor. Bunu kolaylaştıran en önemli etken de fikir dünyasını-hayat felsefesini kitapların içinden süzerek oluşturmamaktır. Bu durum en çok iktidarların  –despotlar, diktatörler, şeyhler, demokratlar (!)-  işine yaramaktadır. Çünkü ortada çok az uğraşla olumlu ya da olumsuz dönüştürülebilecek bir toplum vardır artık.

Böyle bir toplumu aptallaştırmanın ilk ayağını her ne kadar “milli” eğitim sistemleri oluştursa da en temelde lokomotif, medyadır. Çünkü iletişim, özünde gerçeği ya da yanlışı en sıradan insana bile ulaştıran bir aygıttır. Medya (iletişim), toplumun karakterine uygun kanallar ve kodlarla bilgiyi işler ve sunar. Örneğin okuyan-araştıran bir toplumun seçtiği bir iktidardaki medyanın işlevi ile dini-milli gibi değerlerin duygusal hipnozuyla seçilen bir iktidardaki medya işlevi farklıdır. Burada bilgi ve algının yaratımı “toplumdan iktidara”; “iktidardan medyaya” ve en sonunda da “iktidar + medya’dan topluma” şeklinde olur.

DÜŞÜNCEYE SAVAŞ

Türkiye’de AKP iktidarı boyunca bu çok başarılı bir şekilde oluşturuldu. Efendilerinin sadık uşakları gibi çalışan medya, her olay ve olgu karşısında adeta söz birliği etmişçesine hareket etti. Çünkü medya sahipleri aynı zamanda birer iş adamıydılar ve gazete-televizyonlarının politikaları onların tüm işlerini etkileyebiliyordu. Bu sebeple de Başbakan Erdoğan’ın emriyle genel yayın yönetmenleri toplanabiliyor ve aldıkları “psikolojik harp” cephesine iştahla koşabiliyorlardı. Buna karşın bu genel yayın yönetmenleri, arkadaşlarının ve meslektaşlarının tutuklanmasına ya da baskıya uğramasına ses çıkarmadılar, çıkarmıyorlar.  Mesela Mehmet Ali Birand. Özgür Gündem gazetesi 17 yıl aradan sonra tekrar çıkmaya başladığında adeta günah çıkarmıştı. O gün 1990’ların o korkunç savaş ortamında, Özgür Gündem’in 76 çalışanı devlet tarafından öldürüldü. Muhabir ve editörleri 150 yıla varan cezalara çarptırıldı. 1994’de kapatıldı. Tek suçu, Kürt sorununda resmi ideoloji yerine, PKK ve ona sempati duyanları desteklemesiydi. Ne fikir özgürlüğü, ne özgür basın ilkeleri önemsendi. Devlet bu gazeteyi resmen parçaladı.Daha da ağır olanı, bizler Türk medyası olarak, bu cinayeti sadece seyrettik. Bazılarımız alkışladı ve susturulması gerektiğini yazdı.” diyen Birand, iki gündür Kanal D ana haber bülteninde sanki gazetecilerin tutuklanması umurunda değilmiş gibi davranıyor. Kürtler nasıl güvenecek bu adamlara?

Oysa bugün gerek artan insan hakları ihlalleri, gerekse tutuklanan gazeteciler için en başta medya kuruluşları ve yazarlar duyarlı olmalıydı. Fakat bunu görmedik. Özellikle bugün başta Özgür Gündem gazetesi, Dicle Haber Ajansı olmak üzere Kürt ve sol muhalif basına yönelik  baskınlar yaşanırken ve gazeteci-yazarlar tutuklanırken buna sessiz kalınmamalı. Sırtını İktidar’ın baştan çıkaran gücüne dayayıp liboşlaşanlar ortaya çıkmalı. Çünkü bir gün sıranın onlara gelmeyeceğinin garantisi yok. Bununla ilgili olarak Martin Niemöller’in şu sözleri çok anlamlıdır:  "Naziler Komünistleri götürdüklerinde sustum. Çünkü ben Komünist değildim... Sendikacıları götürdüklerinde sustum. Ben sendikacı değildim... Sosyalistleri içeri aldıklarında sustum. Ben Sosyalist değildim... Yahudileri tutukladıklarında sustum... Çünkü ben Yahudi değildim... Sonra benim için geldiler. Ve artık ses çıkaracak kimse kalmamıştı."

AKP iktidarı, çeşitli kelime oyunları yaparak ve bazen de durumu dengelemek için milletin gazını alacak birkaç iyi şey yapsa da resmin bütününe bakıldığında ülkemiz için hiç de iyi olmayan gelişmeler yaşanıyor. Kürt halkının haklarından bahsedip Kürt halkının temsilcilerini, milletvekillerini hapiste tutmak neden? Kürtlerin ulusal menfaatlerinden bahsedenler hakkında onlarca yıl hapis cezası istemek neden? Ağız birliği yaparcasına ülke gerçeklerini Hükümet’in lehine örtbas eden medyaya karşın Kürt ve muhalif sol basın-yayın kuruluşlarına bu baskınlar neden?

Çünkü AKP iktidarı ülkemizin temel problemlerini ülkemiz menfaatine çözmek yerine ABD’in Ortadoğu politikasına hizmet etmeyi seçmiştir. Bu sebepledir ki hiçbir yerde öğrencilerin, duyarlı vatandaşların eylem yapmasına müsaade etmemekte ve halkın doğru bilgiye ulaşmasını da gazetecileri tutuklayarak engellemektedir. Öyle bir hale geldik ki 4-5 öğrenci bile tepkilerini ortaya koyamıyorlar. Televizyonlarda sürekli yaka paça gözaltına alınanları, biber gazı ve copla eziyet edilenleri görüyoruz.

ERDOĞAN’LARIN ÜLKESİ

Gelişmeler ne kadar olumsuz yönde olsa da başta Cumhurbaşkanı Abdullah ve Başbakan Erdoğan olmak üzere, AKP’liler Türkiye’yi “Özgürlüklerin doyasıya yaşandığı bir ülke” olarak tanımlamaktadır. Bu çelişkili durum, ülkemizin karanlık dönemlerinden olan 1990’ların Başbakanı Tansu Çilleri anımsatıyor. Tansu Çiller de başta Özgür Ülke gazetesi olmak üzere Kürtler lehine yayın yapan gazetelere yönelik tedbir alınmasını istediği belgenin bir yerinde “Türkiye’nin hür basın anlayışı konusundaki en hoş görüsünün” diyor. Devamında da söz konusu ettiği basına yönelik baskı yapılmasından bahsediyor. Ve biliyoruz ki Çiller döneminde gazeteler bombalandı, yazarlar- muhabirler katledildi. Bugün de belki gazeteciler öldürülmüyor ama hapisler gazeteci-yazarlarla dolu. Ki Uluslar arası Sınır Tanımayan Gazetecilerin ve Freedom House’ın hazırladığı 2010-2011 raporlarına bakıldığında ülkemizin özgürlükler konusundaki durumu çok net görünüyor.

Sonuca varırken sanırım Miguel de Unamuno’yu anmak yerinde olacaktır. Faşist Franco’nun İspanya’ya cehennemi yaşattığı yıllar, gazeteci-yazarların kurşuna dizildiği bir dönem. Salamanca Üniversitesinde bir konferans salonu. Konferansa azılı faşist general Millan Astray katılıyor, tek gözü ve kolu yok. Konferansın onur konuğu da Franco’nun eşi. Önce General Millan konuşuyor. Çevremizde tanıdığımız faşistlerin de yaptığı gibi tehditler savuruyor, asarım-keserim diyor. Basklılara, Katalanlara laf ettikten sonra “Kahrolsun aydınlar, yaşasın ölüm” diyerek konuşmasını bitiriyor. Bunun üzerine İspanyol düşünür, Salamanca Üniversitesi rektörü profesör Miguel de Unamuno kürsüye çıkarak şu tarihi konuşmayı yapıyor: "Neler söyleyeceğimi merak ediyorsunuz. Öte yandan, beni çok iyi tanıyorsunuz. Böyle bir dönemde susamam. Susmak, yalan söylemek olur. Çünkü susmak, boyun eğmektir. Az önce burada ölüsevicilerin anlamsız çığlığını duydum, 'yaşasın ölüm' diye bir slogan atıldı... Bunu söyleyen General Millan Astray bir sakattır. Cervantes de öyleydi. Fakat General Astray, Cervantes gibi büyük bir adam olmadığı için, amacı bütün İspanya'yı da sakatlamak, kendine benzetmek! "Siz kazanacaksınız, çünkü kaba kuvvet sizin elinizde... Fakat sizde akıl da yok, hak hukuk da... Sizin gibi insanlara 'İspanya'yı düşünün' demeye gerek bile görmüyorum...

Yeneceksiniz fakat ikna edemeyeceksiniz! (Vencereis pero no convencereis!

Bu yazı toplam 4864 defa okunmuştur