Mehmet Dinç

Uykularımın Doğusu

13 Ocak 2014 Pazartesi 13:39

Göğsümüzü yaralayan kum fırtınası içinde ilerlerken, bir serap gibi belirdi kaşımızda. Sevindik elbette… Sevindik sevinmesine de burası var mıydı? Sanrılarımız mı var etti pek kestiremedik. Hem kum fırtınası var mıydı? Bir sanrı mıydı? Onu da kestiremedik.

Ayırdına vardığımız tek şey fırtınanın yavaş yavaş cılız rüzgâra dönmesi, sonra kendini özleten hafif bir melteme indirgenmesi, en sonunda da yaprak kımıldamayan bir havaya dönüşmesiydi. İki derin mağara gibi beliren gözlerimiz dışında yüzümüzü kaplayan poşuları çözdük.

Sis perdesi aralanır gibi oldu; belki de sır perdesi aralanıyordu. Bir çölün ortasında bulunan höyüğe benzer tepenin yamacında bir kulübe belirdi. Burada böyle bir kulübenin belirmesi için bir neden yoktu aslında. Çölün çoraklığına bakılırsa, yan yana gelmeyecek iki nesne gibiydi kulübe ve çöl. Etraf o kadar sessiz ve yaşamdan yoksundu ki daha önce insanoğlunun ayak basmadığı bir yer gibi geliyordu burası. Öyle olunca da bu kulübe, havada yürüyen bir dervişin asasının ucunu toprağa vurduğu yerde bitivermişti sanki.
Yaprak kımıldamayan bu havada çıt çıksa duyacağımızdan etrafı bir süre dinledik. Çıt çıkmadı tabi ki… Kulübeye iyice yaklaştık sonrada… Bir çardağa benziyordu burası. Hurma ağacının kurumuş dallarıyla kaplı bu çardağın altında odun kütüklerinden yapılmış masalar, masaların etrafında da aynı maddeden yapılmış oturaklar vardı.
Çölde Leyla’yı ararken, Mecnun’a eşlik edene benzer hüzünlü bir güneş vardı gökyüzü tavanında. Demem o ki; hava çok sıcaktı. Öyle olunca sıcaktan korunmak için, gölgenin en yoğun olduğu masayı seçtik.

İz sürülmez bir yolun kenarında, oturduğumuz yerden öyle melul melul yola bakarken, dilimiz damağımıza yapışmışken, kulübeden yana bir gölge belirdi. Sonra da ayranlar bakır taslarda, bakır taslar ahşap bir tepside, tepsi adamın elinde başucumuzda bitiverdi. İkinci bir serap bulmuş gibi sevindik. Adamın gözleri, yün yumağına dönmüş beyaz sakalları içinde çuvaldız ile delinmiş gibi kısık iki noktaya benziyordu; güvercin gözlü adam demek lazım…

Bakır tasları aynı anda kafamıza diktik. İçimiz öyle bir serinledi ki bir süre mayıştık. Ayranın içimizi serinleten etkisi geçince eski halimize döndük. Döndük dönmesine de adam yoktu ortalıkta... Kaç zaman sonraydı beyazlar içindeki derviş giyimli adam başucumuzda belirdi tekrar. Adama “Halkın Sarayı”nın nerede olduğunu o anda sormazsak bir daha bu şansı bulamayacağımızı düşündük.

Sorumuza karşılık sağ eliyle ardımızda duran boşluğu işaret etti. O ana kadar o yönde bir şeyin olmadığına yemin edebilirdik. Yemin edersek çarpıla da bilirdik. Arkamıza dönüp, dervişin işaret ettiği yere baktığımızda gözün görmekten imtina edemeyeceği görkemli yapıyı gördük. Devasa kuleleri, Hint tarzı kubbeleriyle bir saray görünüyordu; yine de eprimiş, bakımsız bir görüntüsü vardı.

Yaşlı dervişi orada mı bıraktık yoksa biz orada iken yine kayboldu mu pek anlayamadık. Anlaşılan o ki sarayın görkemi bizi heyecanlandırmıştı. Üzerinde aslan, kartal, yılan, hilal motiflerinin bulunduğu devasa taç kapıdan içeri girdik. İki katlı kocaman bir yapıydı burası. Üstü açık çok geniş bir avlu, avlunun etrafında ise revaklarla ayrılmış, kemerli odalar, üst katın ise iç avluya bakan, yapının dört tarafını kaplayan bir balkonu vardı. Ne var ki içerisi çok sessizdi. Havuzunda fıskiyeler yoktu; şifon bezlerinden yastık kılıfı diken cariyeler de yoktu; Bakır sahanlarda taşınan bıldırcın etleri de yoktu; sahanları taşıyan uşaklar da yoktu; en önemlisi de sultan, prenses de yoktu. Güvercin dışkıları ve avlunun ortasında yosun tutmuş bir havuzdan başka hiç bir şey yoktu. Sarayın kör duvarında, ikinci katın yarısına kadar yükselen bir ayvan vardı bir de; bu ayvandan bir şırıltı şeklinde kaynağı geçmiş zamandan gelen bir su akıyordu ince ince. Çok şey görüp, çok şey soracağımız, çok şey öğreneceğimiz bu yerde sükût-u hayale uğradık.

Buradan uzaklaşacaktık artık. Çölün ufkunda, ucu kuma geçmiş turuncu renkli güneş kaybolmadan düşün götürdüğü yere doğru yürüyecektik. Ayvandan dışarı çıkmıştık ki aksakallı derviş ile bir daha karşılaştık. Anlık geliş gidişleri sanki kayıp düşlerimizin aracısıymış gibi bir düşünceye kapılmamıza neden oluyordu.

“Burada neden kimse yok,” dedim. Anlaşılan o da gitmeye hazırlanıyordu. Tası tarağı toplamak deyimi, dervişin sırtındaki çuvala baktığımda kulübeyi, bahçeyi toplama deyimine dönüşmüştü sanki. “Düşleri zorlamayın,” dedi. “ kaç zamandır o güzel, o iyi, o candan eski zaman insanlarını arıyoruz da göremiyoruz,” dedim. Bir acının sancısını yaşar gibiydi. Havanın içinde bir an hüzün nötronları dolaştı. “Ne zaman ki düzenin çarkı bozuldu, öncülerimiz tebaalarına ihanet etti, o günden sonra bütün güzel insanlar düşlerde kaybolur gibi saklanıyorlar,” dedi. Ekledi sonra “ onları aradığınızı biliyorum. Size tavsiyem vazgeçin. Onlar yoklukta yaşamaya adapte oldular; bozuk düzenin çarklarıyla dönen dünyanız onları havasız bırakır.” Dedi.

Bir anlık dalgınlığımıza geldi yine; dervişin nasıl kaybolduğunu görmedik. Önümüzde bir kapı belirdi. Kemerli, basık ve karanlık bir kapıydı. Anlaşılan o ki bu tünelden içeri girecektik; az gidecektik, uz gidecektik en sonunda hep kaçmak istediğimiz “bozuk düzenin” kucağına doğru yol alacaktık.

Yanımda kimler mi vardı? O güzelim atlara binip ufukta kaybolan bütün insanlar…

Bu yazı toplam 4128 defa okunmuştur