Mehmet Dinç

Unutulan Badem Ağacı

10 Ocak 2015 Cumartesi 09:00

Unutulan Badem Ağacı

En rahat askerliği o yapacak derken, uğurlayışımızın üzerinden beş gün geçmişti ki elinde kocaman kırmızı mühürlü jelatinin içine konulmuş bir belge ve omzuna astığı yarım simite benzeyen çantasıyla mahallenin ucunda beliriverdi; aynı donuk bakışlar, aynı kirli sakal, burnun sağ yanındaki aynı ben ve aynı kareli ceketiyle... Bir de tüm dünyaya meydan okuyan devrik bakışlarını da beraberinde getirmişti İsmail.  Sonra gün aşırı uzaklıkta bulunan bir şehirden değil de mahallenin yanı başındaki semt kahvesinden gelir gibiydi. Bakkalın önünde oturmuş çaylarımızı yudumlarken önümüzden geçti. Hiçbir şey sormadık ona, o da bir şey söylemedi. Yoldaki tozlara aldırmadan - kıyafetindeki tek değişiklik ayağındaki asker postalıydı- soluğu kendi ismi ile anılan ipleri keçi kılından yapılma salıncaklı badem ağacının gölgesinde aldı.

İsmail orayı mesken ediniyor diye hiçbir genç kızın, hiçbir çocuğun ve gücü İsmail’e yetemeyen hiçbir delikanlının gölgesinde oturmaya cesaret edemediği bu ağaç, yarım hilale benzeyen mahalle caddesinin ortasına denk gelecek yolun kenarındaydı. Böylece İsmail mahalle yolunu hem sağ taraftan hem de sol taraftan en uç noktaya kadar gözleme şansına sahipti. Başka bir değişiklikte çoraplarının içine sıkıştırdığı sigara paketiydi. Sigara içmesine içiyordu da eskiden -askerden önce diyelim- sigara paketi gömleğinin cebinde herkese meydan okur gibi dururken, son gelişinde paketi çoraplarının içine saklamayı yeğlemişti.

İsmail ağacın bulunduğu yerden mahalle çeşmesini de gözlüyordu; pencerenin ardından yağan karı gözler gibi, daha doğrusu boşluğa dalar gibi testilerine su doldurmaya gelen kadınları gözlerdi. Aslında İsmail her şeyi gözlerdi de sadece gözlemekle kalırdı. Örneğin gece karanlığında birbirini takip eden kızlarla erkeklerin peşlerinden de yürürdü. Mahallenin sonunda bulunan okulun bahçesinde buluştuklarında ise bir çift parlak göze dönüşerek varlığını belli ederdi sadece. O zaman da âşıklar baskına tutulduklarını anlar birbirinden uzaklaşır, farklı yönlere doğru kaçışırlardı. Sonra mahalle sorunlarıyla da ilgilenirdi, kontrol amaçlı ilgilenirdi tabi; örneğin belediyenin iş makinesi mahallenin caddesinde, sokaklarında hafriyat çalışması yapmaya görsün, onlara ilk yaklaşan İsmail olurdu. İşçileri göz hapsine alır, çalıştıkları bölgenin dışına çıkarak mahallenin içine karışmalarını caydırmaya çalışırdı.

Tabi bu İsmail bütünüyle de yalnız değildi. Hatta ona bir efsane olarak da hayranlıkla yaklaşan birileri vardı hep. Söz gelimi önlüklerini çıkarıp çantalarına sıkıştıran, böylece okuldan kaçtıklarını belli etmeyen ergen horozlar gibi sesleri çatallaşmış iki çocuk da hep yanında dururlardı İsmail’in; bulunmakla kalmaz İsmail’e sadakatlerini göstermek için de vereceği emirleri kulaklarını dört açarak beklerlerdi. Söz gelimi İsmail susadığında çeşmeye koşarlardı; sigarası bittiğinde bakkala giderlerdi; inatları tutup başka damlara konan İsmail’in güvercinlerini yakalamak için damdan dama, duvardan duvara tırmanırlardı.

İsmail, askerlik dönüşü kaldığı yerden yaşama devam etse de belirli bir süre sonra gün günden yüzünde giderek büyüyen ekşi ifadeyi fark etmek zor değildi. Yaverleri olan çocuklar- adamları diyelim- birer hafiye gibi mahallede cereyan eden vukuatları ona taşısalar da yine de bir boş vermişlik,  bir terk-i sanat izlenimi vermeye başlıyordu yavaş yavaş. Buna bizzat bizde şahit olmuştuk; bir defasında badem ağacının önünden geçerken koyu bir sohbete dalmış liseli bir kız ile bir erkeğin o vaziyette geçmelerine müdahale etmemiş, devrik bir bakış fırlatmaktan öteye gitmemişti.

Son zamanlarda bir soruna müdahale etmek dışında terk etmediği badem ağacına da seyrek aralıklarla uğrar olmuştu. Bu tuhaf duruma, en çok İsmail’e bulaşmaktan çekinen gençler kafa yoruyordu; kimine göre kara sevdaya tutulmuştu İsmail, kimine göre mahalle ona dar gelmeye başlamıştı da başka işlerin peşine düşmüştü…  Kimine göre de insanları alıştıra alıştıra ortadan kaybolacak, mahallenin güvenliğini adamlarına bırakırken, o bir efsaneye dönüşecekti; tabi bu son söylenen kitaplardan okunan bir cümle gibi gelmişti bize… Bir de İsmail’in boşluğa bakan pörtlek gözlerini anımsadığımızda bu fikir aklımıza hiç yatmamıştı.

İşte öyle… biz bunlarla kafa yorarken, İsmail’in ender aralıklarla ağacın altında göründüğü bir günün öğle vakti, İsmail’den burun farkıyla ayırabildiğimiz üç ağabeyi birden beliriverdi. Ellerinde sopalarla önlerine gelen her şeyi düz geçecek kadar, göğüsleri dik, adımları sert yürüyorlardı. Ağacın gölgesine vardıklarında, İsmail’in adamları savunma pozisyonuna geçseler de kendilerine yönelen sopalardan tırsıp terki mesken ettiler. Ardından sopalar İsmail’in sırtına, dizine, karnına bir bir iniverdi. Sopalar her kalktığında İsmail’in elbiselerinden bir parçayı da beraberinde havaya savuruyordu. Bu durum çok sürmedi tabi… Sonra ağabeyleri başından beri bir ah bile demeyen İsmail’i saman çuvalı taşır gibi kollarından ve bacaklarından yüzükoyun taşıyarak eve götürdüler.

Sonra her sabah demir ustası ağabeylerinin arasında inşaatlara doğru yollanırken, taş kırma cezasına çarptırılmış bir mahkûm gibi dalgın ve ağır adamlarla yürüdüğü görüldü İsmail’in. Sadece badem ağacının önünden geçerken suç işler gibiydi. İsmail’i, İsmail yapan o devrik bakışları da o an yakalamak mümkündü.

İsmail badem ağacını terk etse de adres tarifinde “İsmail’in ağacı” diye isim vermeye başlamıştık oraya. Hızla yayılıp, herkesin kanıksadığı bu duruma da bir şey yapamazdık artık. Sonunda iyi kötü mahalle bir emeklilik ikramiyesi gibi İsmail’in ölümünden sonra bile anısını yaşatacak bu armağanı vermişti. 

Bu yazı toplam 9086 defa okunmuştur
selam
 // hmtgns
yüreğine sağlık mehmet hocam hataydan selamlar......
14 Ocak 2015 Çarşamba 14:40