İrfan Sarı

Umut diye

18 Ocak 2008 Cuma

Küçükken
şu parlayan yıldızı
ve etrafındakileri seyrederdim
o kadar ilgimi
çekmesine rağmen
ne olduğunu bilmezdim
bana hep kırık cam parçalarını
anımsatırdı
soracağım kimsede yoktu
Annem beni doğurunca ölmüştü
Babamı ise jandarmalar vurmuştu
Bir “Soro Dayı” vardı
etrafımda
o da “kaybolanların
yol arkadaşı” derdi hep...
Arkadaşımda yoktu ki,
Ondan başka
konuşan

Qotan'sa konuşamıyordu
bazen evin etrafını
koştururduk
O havlardı
ben de gülerdim

üç beş keçimiz vardı
onlarla
Ben ve Qotan
dağ bayır dolaşır
dururduk

ekmeğimizi Zarê Yenge
pişirirdi tandırda
o da hiç konuşmazdı
bazen anlamsız sesler
çıkarırdı
çünkü laldı
geceleri yıldızları benimle
seyrederken elleriyle
bir şeyler anlatırdı
Ben de anlamış gibi
başımı sallardım
mutlu bir aileydik

Soro Dayı
okul okumamıştı
ama dokuz yaşında beni
şehre okula yolladı...
Şehir fazla uzak değildi
Qotan beni sabah
okula bırakır
akşamda alırdı
Zarê yenge
Her gün yolluk bırakırdı
beni elli kez öperdi
ve ben okula gitmek
için yola çıkarken
O ağlardı.
eve döndüğüm zamansa
koşarak gelir beni kucaklardı
gece lamba ışığında
ders çalışırken
Soro Dayı
Oturduğu Mıqet ten
göğsünü gerer
padişah edasıyla
seyrederdi beni
Zarê Yenge
ise durmadan başımda beklerdi
ben yazarken
iki avucunu çarparak
alkış yağdırırdı bana
dikkatim dağıldığı için
sinirlendiğimi hissettiği zaman
kendini toparlar
hiçbir şey yokmuş gibi uysallaşırdı
ama bunu her seferinde yapardı
durmadan...durmadan...

yazın hep damda yatardık,
yıldızlara merakım ondandır
Zarê Yenge
uyumam için masal anlatmazdı
ama uyumamam için
garip seslerini hiç eksik bırakmazdı
vücut dilinden anlıyordum ki
o da hep yıldızlarla
ilgili masallar anlatırdı
ne zaman dama yataklar serilse
Soro Dayı kalaşnikovunu
Ve on dörtlüsünü
söker yağlar ve takardı
bir evlat gibi üzerine titrerdi
bir ondan bir diğerinden
mutlaka kurşun sıkardı geceye
adresi belli olmayan
bu kurşunlar
menziline ulaşırken
bizlerde
hafif uyku haline geçiyorduk
korkudan...
O ise hiç korkmazdı
onun için di ya evimiz tekti
ve şehirden uzaktı
ben ise o parlak yıldızı
“yol arkadaşı belledim” kendime
lisedeyken
çünkü astrolojiyi de
az buçuk çözmüştüm
fakat ben yolumu kaybetmemiştim

o gün tatildi
Ben, Keçiler ve Qotan
dağları dolaşıp
yorulduktan sonra
eve gelmiştik
hayatımda ilk kez
Soro Dayı"yı
yatakta o saatte gördüm
yaklaştım ateşler içindeydi
Zarê Yenge üstünü
yorganlarla kaplamıştı
ellerini dizlerine iliştirmiş
pür dikkat
ve hüzünlü bakışlardaydı
derin derin inleyen Soro Dayı"nın
üstündeki yorganları bir bir attıktan sonra
don atlet katına bıraktım,
işaretle Zarê Yenge"den su istedim
biraz sonra
elinde bir bardak su ile içeri girince
ağlanacak halime gülmeye başladım
ateşini düşürmek için
bütün imkanlarımızı sarf ettik
en son dama serdik yatağını
karanlık bir geceydi
kurt ulumaları yankılanıyordu
evimizin arkasındaki kayalıklarda
saat epey ilerlemişti

O Kore Savaşı gazisi
geniş omuzlu
geniş alınlı
Soro Dayı
Parlak Yıldız doğduğunda
hayattan ebediyen el çekmişti
cenazesini Zarê Yenge yıkadı
mezarını da akasya ağacının altına ben kazdım
inişli çıkışlı ama korkusuz
geçirdiği bütün hayatından el çekince
güzel bir mezara sahip olmuştu
Ben ve Zarê Yenge
sarıldığımız yaşamdan hiç korkmadık
Soro Dayı varmış gibi yaşıyorduk
zaten her gün beraberdik
sessiz ve korkunç
geçirdiğimiz gecelerde
onun cesareti ve Zarê Yenge"nin
menekşe gözleri ısıttı bizi
yalnız hayatımız
benim üniversiteyi kazanmamla
farklı bir seyir aldı

Parlak Yıldızın
yol arkadaşlığını
terk eden Soro Dayı"yı
yattığı yerden huzurlu
kılmak için verdiğim sözü
yerine getirmek için
geceleri
tıngırdattığım sazımın
tellerine dokununca
mezardan
tok bir ses yükselirdi
“Burası Muştur “!
ve gece tekmil dururdu
Zarê Yenge"nin saçlarına karşı

her gün her gün ona anlattım
bir türlü kabul ettiremiyordum
“Soro Dayı burda tek başına ne eder? ”
diyordu
ya Qotan
peki keçiler
ya evimiz
der dururdu

en son yakın köyden birini bulduk
eve keçilere Qotan"a
en önemlisi Soro Dayı"ya bakacaktı
ben de üniversiteye kaydımı yaptırıp
ev tutmuştum
ve Zarê Yenge"yi
almaya gelmiştim köye
Soro Dayının bize bıraktığı miras sayesinde
hiç zorlanmadan okulumu başarıyla bitirmiştim
mezuniyetimde
şapkamı havaya fırlatırken
Zarê Yenge"nin dili çözülmüştü adeta

Temmuzun kavurucu sıcağında
köye vardığımız o gün
Qotan"ın sevincini
resmetmiştim
siyah beyaz
hiç unutmam.
ve en önemlisi
Zarê Yenge sevinçten
hayatında ilk defa benim ismimi
haykırmıştı
Umut diye...

Bu yazı toplam 10328 defa okunmuştur
ÖYLESİN.....
 // yalın onat
İlk başta belirtmemde yarar var; yazınızı çok beğendim elinize dilinize sağlık... karşı olduğum bir dorum var ki... sizde hak verirseniz ajitasyon yapmak veya farkında olmadan ajitasyon içeren yazılar yazmak acıya alışan bir okur kitlesi yaratır... bizlerin yeteri kadar acısı sıkıntısı zaten mevcut... tarihimizin o kanca başlı kırbacı herzaman umuzlarımızda yankı yaptı... içimizdeki öfkeyi çaresizliklere umutsuzluklara değiştirmememiz gerekli şayet bu açıdan bakarsak... susulup sakin duran yazılar yerine cesaretin şaha kalktığı yazılar olursa bunun doğuracağı bireyler toplumda daha sağlıklı olmaz mı?....''Hayata olan sevginiz, en yüksek umudunuza olan sevginiz olsun ve en yüksek ümidiniz, en yüksek hayat düşünceniz olsun'.. diyor ünlü düşünür NIETZSCHE VE EKLİYOR barışı yeni savaşların aracı olarak sevmelisinz ve kısa barışı uzun barıştan daha çok sevmelisiniz.. size iş değil savaş önereirim. Barış değil. zafer öneririm, işiniz savaş barışınız zafer olsun!... sakın yanlış anlamayın kan hastası savaş yanlısı biri değilim belki de bu cümlelerin benim yazımla ne alakası var da diye bilirsiniz... Fakat benim dikatin çekildiği tarafın çaresizlik ve umutsuzluk değilde yücelme cesaretin tüm yazılarda eksik kalması.... neden insanlar her zaman çaresizliklerini balandıra balandıra anlatır duygularının esiri olur ki... insanın sahip olduğu en güçlü sermayesi cesaret ise emin olun cesaretin kimsesizlik ezilmişlik ve buna benzer ajitasyon yönlü duygularla bir ortak nuktası olamaz. biz doğulu genclerin duygusalıkla bir çıkarımımız olamaz. bireysel konulara gelemeyiz halkımız ve sahip olduğumuz değerlerimiz ezilirken oturup ağlamak bize yakışmaz diyorum. yazılarınızın toplumsal çerçevede olması temenisiyle.... İSTANBUL'dan bir kürt....
23 Ocak 2008 Çarşamba 10:21
merhaba erdem abi
 // irfan sari
ferhat namı diğer (çıro)


dediğini yapacam abi bu hususta bildiklerinizi bana mail ederseniz fettah abiyle çalışırım...

"karşıdan geliyor boyu bir seksen /
kafası kapanmaz bir ton kıl eksen /
dedim kız sen kimi sevisen /
dedi hem kel, hem yalancısan"

ilklerim arasına alacam...saygıyla erdem abi......
22 Ocak 2008 Salı 22:40
KÖŞENE SIĞMAZ OLDUN,YENİ KÖŞELERLE YOLUNE DEVAM....
 // ERDEM YÜCEDAĞ
Papağanca olacak,Önceki yorumlarımda olduğu gibi; Yüreğine,Bileğine,zekana sağlık,Bu makalenizde öncekiler gibi harika olmuş, aksi görüştekiler mutlaka olacaktır,çünkü meyve veren ağaçsın,harikalar yarattıkça daha da çok taşlanacaksın,moralını bozmadan yoluna devam et,
Yalnız;Başlıkta belirtiğim gibi; Köşene sığmaz oldun, bu köşenide terk ememek kaydiyle; Başka köşelerde yazılarınızın devamını bakliyıoruz, ininiyorum ki size köşesini açacak çok gazeteler olacaktır,bir denesen diyorum.
2- Hani Yüksekovada Ferhan vardı (Abdurrahman) tahmin edersem Vada taşındı, Hani her gördüğüne aşık olan,hep hayal dünyasında dolaşanş şiirlere ilham olan,Hayatı romanlara sığmayan garipler garibi Ferhatın yaşantısı ile ilgili bir çalışmanız olursa,güzel ve akıcı antalatımınızla harika olacağı düşünüyorum, Onunla ilgili şiirleri Nejdet Özal derlemişti, ondan alabilirsiniz. Hayat hiyayesinin tamamını Fettah Taşçıdan alabilirsiniz,Hani sevdaları, elektrik direğine çıkarat elektrik çarpması, Medet'in köpeğinin onu ısırınca yaşadığı huzun,acılı olduğu kadar komik ve düşündürücü olayların analızı gibi...
Başarılarının devamıdı diler, Gönen'de Ömer Seyfettin var,Neden Yüksekoa'da olmasın...Size ve Tüm Yüksekovalı'lara sevgi ve saygılarımla. Erdem YÜCEDAĞ...
22 Ocak 2008 Salı 18:54