Mehmet Dinç

Trajedinin İz Düşümleri

20 Eylül 2014 Cumartesi 13:42

Zihin yorgunuydum… Gölgeli hüzünler, yoğunluğu yüksek düşünceler yaşadığım zamanlardı. Yorgun ruhların, hava gibi, su gibi, ateş gibi bir çıkış yolu aradığının ayırdında değildim henüz. Bir çıkış yolu ararken bunalımlarına çok güvendiğim bir arkadaşımın “oralara gidersen kafayı dinlersin,” dediği yerlere gitmeye karar vermiştim. Bunun üzerine bir öğle zamanı, ezan ve çan sesinin çakıştığı bir vakitte çantama koyduğum üç beş parça eşya ile ayrılmıştım Mardin’den.

İlk gün, sonraki gün ve gece boyunca bir otobüsten ötekine ve sonra da minibüslerle yaptığım yolculuklardan sonra, tabelasının fosforu, araba farlarıyla ışıldayan bir vakitte, denizin nemi tenime yapışırken, tozu dumana katan minibüsün ardından bakakalmıştım.

Ege’de bir köye gelmiştim. Sırtı kambur, içi küflenmiş çınarların yükseldiği kadim bir ormanın kanatları altında saklanmış küçük bir yerleşim yeriydi burası…

Sabahın erken saatlerinde uyanıyordum;  her hangi bir kaya parçasının insanlığa küsmüş toprağa dönük yüzünde bir tarihin okunabileceği izlenimi uyandıran, bu antik kent düşüncemi dağıtıyor, büyüleyici bir atmosfere sokuyordu beni. Merak duygularım artıyordu böylece; tarihe dair ne varsa, her yeri ve her şeyi gün boyunca ışık değişimleri ile beraber gözlemlemeye başlıyordum. Bu aynı zamanda benim için bir tür terapi yürüyüşleri, terapi düşünüşleri ve terapi gözleyişleri anlamına geliyordu...

Söz gelimi dolambaçlı sokaklar boyunca, avlulardan taşan sarmaşıklarla içi içe geçmiş yaseminler, güz çiğdemleri, şebboylar ve kadife çiçeklerinin önünden geçince, henüz doğaya dokunulmamış en bakir zamanlarda yürüyorum izlenimlerine kapılıyordum. Sonra, kuzeye doğru, bir gize yol verircesine, dikenli yolları geçtikten sonra, ölümün, yıkmayı unuttuğu devasa sütunlar ve devamında da antik tiyatroyu geziyordum; gezmekle yetinmeyip, antik tiyatronun merdivenlerinde, çare arayan filozofların düşünceli duruşlarına bürünerek oturuyordum her defasında.  

Antik tiyatrondan, taş basamaklarla inilen deniz kıyısına gidersem ve denize girersem üstüme sinmiş hüzün yükünü bırakabileceğim düşüncelerine kapılıyordum sonra da. Söz gelimi yanı başımızda kurşun asker yerine konulup, kafaları kılıç ile kesilen etten insan suretlerini de unutabilirdim böylece. Ya da kurdun, kuşun bile aman dilediği çöllerde, ekin biçen insanların terlerini su ile silebileceklerini düşünüp, denizde de yüze bilirdim.

Sonra zamanın eskitmeyi unuttuğu, çardak kısmını asmaların süslediği, beyaz badanalı köy kahvesine de uğruyorum bazen...   Her defasında, kale burçu izlenimi veren denize bakan çınar ağacının en uç gölgesindeki masaya kurulurdum. Buradan kalkacak bir gemi, doğuya, kurak coğrafyalara en yakın limana vardıktan sonra, çöl kumunda da yüze bilir miydi?  Çölde de yüzecek, balık ve yosun kokusunu kesik memelerin atıldığı kutlu ırmaklara taşıya bilir miydi? Ya da deniz, çölün karnını yarıp, orada yaşayan insanları da serinletecek kadar genişleye bilir miydi?

Gündüzleri ortalık çok sessiz... Güneş bir portakal dilimi gibi ufuk çizgisinde suya battığında ise insanlar, gizli bir kabilenin kimseye görünmeden ortaya çıkması gibi bir bir yerlerinden çıkıyorlar;  köyün neon lambalı sokaklarında, salaş bir meyhane de denebilecek lokantasında, avlusu ipe dizili lambaların aydınlattığı kahvesinde ya da kıyıya vuran sularda parıldayan yakamozlar eşliğinde sahilde dolaşıyorlar.

  Geceleri sahile iniyordum çoğunlukla. Orada dalgaların beraberinde taşıdıkları serin rüzgârları göğsümde hissederken, çöl fırtınasına tutulmuş, yaz günü kapıları, pencereleri kapatmak zorunda kalan insanların çilesini düşünüyorum. Sonra da babalarından habersiz tasasız, çekincesiz bu sahil yerine gelen genç kızları gördüğümde de, yüzlerinden ayak parmaklarına kadar gizledikleri halde yine de av mevsiminden kalma bir gafletle, görüldükleri yerde kaçırılarak, pazarlarda satılan Kürt ülkesinin kadınlarını düşünüyorum sonra da...

Köy evi-pansiyon tarzı bu yerde, sabahları diri incirler, parlak üzümler ve etli zeytinlerle süslü yerli malı sofraları gördükçe de her defasında yakılmış, yıkılmış, artık dağlarında tek bir ağacın bile bitmediği, hüznü gözlerinde saklayan insanların yaşadığı toprakların talihini düşünüyorum yeni baştan. Düşünceyi dağıtmak istedikçe, iyilik ve kötülüğün aynı çağda yaşandığının kısır döngüsüne saplanıyorum. Orada kaldığım süre içinde bu böyle devam edip gidiyor; sonunda oradan ayrılacağım gün gelip çatıyor. Bölgesel çelişkileri düşlerken otobüs geliyor; hareket halindeki bu otobüsten atlayan muavin, yine hareket halindeyken, bir eşyayı bağaca tıkıştırır gibi “çabuk ol,” dercesine beni orta kapıdan otobüsün içine itiyor.

Yol uzadıkça, geçici yolcular indikçe, aynı ruh iklimine sahip insanlar kalıyoruz geriye. Sonra yeşil alanlar yerini yavaş yavaş bozkırlara bırakıyor; çöl tozlarıyla kaplı yollar yer yer kum sarısı renge bürünüyor. Bu saatte sınırın ötesinde patlamalar yaşanmaya devam ediyor. Yurtlarını terk eden kadınlar, yanan petrol kuyularının göğe yükselen koyu dumanlarının gölgelerinde, yakalanmak korkusuyla sırtlarında taşıdıkları bebekleri emzirmeye bile zaman bulamıyorlar.

Betonunda büyük çukurlar açılmış varacağımız yerden bir önceki terminalde mola veriyoruz. Savaş yorgunu insanların yılgın bedenlerinden yükselen bayıltıcı bir koku her yana sinmiş durumda. Beyaz fistanı mazot lekelerine bulanmış, sakallı bir adam bas bas bağırıyor bu ara: “Cehenneme hoş geldiniz,” diyor. Durup bakıyorum, “adı Rojava,” diyorlar; “köy meydanında iki kardeşinin başını gözlerinin önünde kesmişler,” diye de ekliyorlar. Rojava’nın söylediğini kısık bir ses ile düzeltiyorum “ Cehennemime hoş geldim,” diyorum.

Bu yazı toplam 7039 defa okunmuştur