Mehmet Dinç

Töre(miz) Batsın

21 Eylül 2013 Cumartesi 14:20

Ortalık bir anda mahşer yerine dönüyor. Cezaevindeki akrabalarını ziyaret edenler, yolcu taşımacılığı için kurulmuş durakta bekleyenler, o çevrede esnaflık yapanlar, ortalıkta simit satan çocuklar, dehşet saçan silah sesleriyle ne olduğunu anlamıyorlar ilk başlarda.

Bir saldırı… ama kime ve neye karşı olduğunu bilmeden her biri bir duvarın, bir dükkanın, bir arabanın arkasına gizleniyor bir süre. Saldırı yaklaşık beş dakika sürüyor. Ardından silahlar susuyor. Bir süre sonra kış uykusundan uyanan yaratıklar gibi herkes saklandığı yerden başını uzatıyor dışarı doğru. Ardından olaya tanık olan bir kadının feryatları yeri göğü yırtıyor. Temkinli, ağır adımlar bir süre sonra yerini panik hale bırakıyor. Olayın tanığı kadının yanına varıldığında ise işin iç yüzü anlaşılıyor. Park halindeki arabaların arasında bir bohça gibi delik deşik edilmiş beş can yerde öylece hareketsiz yatıyor.

Üç çocuk, iki anne, cezaevi ziyareti dönüşü nizamiyeden otuz metre bile uzaklaşmamışken, cellâtlardan habersiz, park halinde bulunan arabaların arasında, belki de son kez gökyüzünün mavisine baktıklarını anlamışlardı. Görgü tanıkları silahlar patlamadan önce hiçbir bağırma, imdat sesinin gelmediğini söylüyorlar.  Bu da gösteriyor ki cellâtlarıyla yüz yüze geldiklerinde imdat çağrısında bulunmadılar. Belki de cellâtlarının gözlerine korkuyu saldılar. Sadece çocukları için endişelendiler… Damarlarındaki son damla kan akıncaya kadar kendilerini çocuklarına siper ettiler.  Kendi canlarından geçtiler de çocuklarını kurtaracak bir mucize beklediler…

Hiçbir mucize gerçekleşmedi… Çocuklarının üzerlerine kapaklanmaları da acı sonu değiştirmedi. Kafalarına kurşun sıkılan minik yüreklerin o kısa anda “anne, canım acıyor,” sözlerini bile duyamadılar anneler… yada öldüğü için, yaralı olan Mirza’nın(dört yaşında), kendisine tuhaf tuhaf baktığını da görmedi annesi.

Yine kan davası, yine çoluk çocuk demeden hunharca işlenen cinayetler. Bu kararı alanlar ve tetiğe basanları hangi vicdan, hangi namus, hangi yürek, hangi töre kahraman ilan edecek anlamıyorum. Hangi vampir alınlarından öpüp “siz iyi bir iş yaptınız,” diyecek anlayamıyorum. Olaya şahit olanları dinliyorum: “küçük çocuk öylece annesine bakarken, kafasına kurşunlar yağmaya devam ediyordu,” diyorlar. Başka biri şunu söylüyor: “Anne, çocuklarını korumak için üzerlerine kapandığı halde, kurşunlar yağmaya devam ediyordu.”

Bunu bir töre hukuku görüp “Ama onlarda zamanında karşı tarafın canını acıttı,” gibi bir takım uğultuların çıktığını duyar gibiyim. Her öldürme başlı başına bir vahşettir elbet. Devlet hukukunun ceza kesmekten başka bir işe yaramadığı bir coğrafyada, toplumsal huzuru sağlama toplumun kanaat önderleri, akil insanları ve aydınlarına düşmüyor mu peki? Toplum olarak hepimiz suçluyuz…  Bir yerde bir öldürme olayı gerçekleştiği zaman, araya girmekten çok ondan sonra olacaklar üzerine yorumlar yapmıyor muyuz? Bunlar “intikamlarını alır,” diyoruz. Ya da bunlar “intikamlarını alamaz,”diyoruz. Aslında bu yorumlarla insanları suça biz itiyoruz. Halbu ki öldürme olaylarında, çok güçlü bir toplumsal tepki ortaya çıkarırsak, insanların belleğine öldürmekle çok aşağılık bir şey yaptığı bilincini aşılarsak ve bunu bir doktorin olarak sürekli yaparsak, iyimser yönde bir mesafe kat ederiz kanımca. Dünya hepimizin yaşayacağı kadar büyük bir yer çünkü.

Olaya dönecek olursam, şimdi en çok kim mutlu acaba? Toprak için iki adam vuran İ. Ailesinin fertleri mi? Ya da iki adamları öldürüldüğü için yedi insanın katil zanlısı olarak aranan E. Ailesinin fertleri  mi? Ya da olayların bu hale gelmesini isteyen ve bu hale geldiği için de içten içe sevinen tilki ruhlu başka yapılar, insanlar mı ?

İyice düşünmek gerekiyor. İçinde bulunduğumuz toplumu bilinçlendiremiyorsak, bu cinayetlerden kendimize de pay çıkarmamız gerekiyor. İyi düşünmek gerekiyor… “erkeklik” denen damarın palazlanmasına sebep oluyorsak, iyi düşünmek gerekiyor. Bu cinayetler karşısında, töre hukuku deyip susuyorsak iyi düşünmek gerekiyor.

Son olarak, olaydan sonra cezaevinin önünden her geçtiğimde, boğazımda bir yutkunma başlıyor. Yoksulluğun sureti gibi bir cinayet geliyor göz önüme. Bayramlık elbiseler gibi olsa da çocuklara uydurulmuş eprimiş elbiseler... belki de yol parası yetmeyecek diye, çocuklara alınmayan bir şeker ya da çitos. Sonra Mirza, Süleyman ve Nevin’in yerde yatan serçe kadar küçük bedenleri. Kocaman bir baltayla bir çalıyı yarar gibi çocuklarının küçük bedenlerine saplanan kurşunlar. Çocuklarını koruyamamanın verdiği hüzün ile yerde cansız yatan annelerin, dünyanın adaletine tüküren yüz ifadeleri…

Bu olayda olduğu gibi ateş yoksul evleri yakıyor en çok. Üzülmek, yutkunmak yetmiyor bir yerden sonra. Müdahale edilmeli… töre, namus kavramını bir daha gözden geçirmeliyiz. Ya hepten atmalıyız, ya da kavramın anlamını değiştirmeliyiz. Aksi taktirde, bu tür ölümler karşısında - benim bu yazdıklarım dahil- guguk kuşu olmaktan başka bir işe yaramayacağız.

 O zaman gün gelir o ateş canımızı da yakar.

Bu yazı toplam 12801 defa okunmuştur
.......
 // tahir kaynak
bir insanı öldürmek bütün insanlığı öldürmek gibidir......
26 Ekim 2013 Cumartesi 01:07
töremiz gerçekten batsın
 // serbesti
töre dediğimiz ne içerdiğini de bilmediğimiz çağdışı dışı gelenekleri hepimizin karşı çıkması lazım. bu töreler çok insanın canını yaktı ve yakmaya devam ediyor...
23 Eylül 2013 Pazartesi 21:02
ne demek bu şimdi
 // ehmede bırçi
töremiz batsın demekle kürtler batsın demek arasında hiçbir fark yoktur.Kürtlerin töresinde çocuk ya da kadın öldürmek varmıdır?töreyi batıracağına yaşananı kına anlarım.kürm jı dare nebe dar narıze..ne dediğini bil....
23 Eylül 2013 Pazartesi 11:38