Mehmet Dinç

Terk edin karanlık yaşamları

09 Nisan 2013 Salı 16:07

Dağların doruklarında sisler dağılıyor. Karlar çözülmeye başlıyor. Tepelerden, yamaçlardan, yüksek kayaların çatlamış aralarından kudurmuş gibi fışkıran sular besliyor, derin vadilerde şahlanan akarsuları. Sonra bütün kış çıplaklıklarıyla tir tir titreyen ağaçlar bulabildikleri en ücra dallarda tomurcuklarını patlatıyor; yapraklar, gözleri aydınlığa alışmamış bebekler gibi yaşama merhaba diyor. Doğa ana, başı arşa değecek devasa bir çitçi gibi kucağına bağladığı peştemalden etrafa tohum saçıyor. En uzak yerlerdeki toprak parçaları bile yeşile boyanıyor…

Doğa, kanununu dünya kurulduğundan beri bir döngü dahilinde uyguluyor. Bazen kış’ı yaşatıyor, bazen yaz, bazen sonbahar’ı. Eni sonu gelip İlkbahar’da yeni bir başlangıç yaparcasına, her şeyi yeniden inşa ediyor.

Doğanın bu döngüsünün etkisinde en çok insan kalıyor. Yaşlı insanlar, orta yaşlı insanlar, gençler ve çocuklar doğanın döngüsüyle beraber farklı ruh hallerine bürünürüz. Bazen Kış kadar sert ve tahammülsüz, bazen sonbahar kadar yorgun ve kırılgan, bazen yaz mevsimi gibi sıcak ve düşünceli, bazen de ilkbahar kadar umutlu ve canlı oluveriyoruz. Dünya döndükçe nesiller boyu bu duygu düşüncelerle boşalıp doluyoruz.

Bazen öfkeleniyoruz, bazen umutlanıyoruz, bazen yalnız hissediyoruz kendimizi bazen de ruhumuzun sıcaklığıyla çevremizdekilere pozitif enerji ışınlıyoruz.

Doğum, yaşam ve ölümü düşündüğümde nedense doğum mevsimi olarak ilkbahar gelir aklıma. İlk baharı doğasına uygun yaşamak ya da yaşayamamak…

Bazen bakmak, görmek değildir… bazen dokunmak, hissetmek değildir… bazen dinlemek, anlamak değildir… bazen de ağlamak, acı çekmek değildir…

Savaşlardan, öfkelerden, hırslardan ve husumetlerden bir türlü başını kaldıramayıp mevsimlerin geçişine şahit olmayanlara üzülürüm çoğu kez. Karanlık odalarda vampire dönmüş kan emicilerin gün yüzüne çıkmaktan korkmalarına da üzülürüm. Kirli ruhlarıyla insanlığın kaderini uçuruma sürükleyen savaş baronlarının kötülüğün çizgilerini taşıyan yüzlerini düşündüğümde de üzülürüm. Bir ilk bahar günü yerin kat be kat altında işkence yapanlara da üzülürüm. Kurbanlarının boynuna ilmeği geçiren cellatlara da…

Doğa yeniden doğarken, umutlar tazelenirken, ruhu namlunun içi gibi kararanların, günler, mevsimler ve yılların nasıl geçtiğin farkına varmayanlara bir nasihatim olacak…

Dağların doruklarındaki karlar çözülüyor, derelerden kudururcasına ak köpüklü sular akıyor. Soğuk, okşayıcı bir sıcağa dönüyor. Ağaçlar tomurcuk patlatıyor. Kötülüğün üretildiği karanlık tünellerden çıkın. Doğaya karışın, çocuklar gibi yuvalanın çimenlerin içinde. her yeri bir halı gibi sermiş otlara uzanan, yuvarlanın… doğayı görün, doğaya dokunun, doğayı anlayın… insansın yaşamak isteme, kendini yenileme ve umutlarını tazeleme reflekslerini görün.

Halaylar, zılgıtlar ve horonlarla coşuyorken insanlık, terk edin sizi oyalayan, insanlık tarihinin yüz karası yapan karanlıkları. Unutmayın! Doğa bağışlayıcıdır… tıpkı ilkbahar gibi.. sizi de yenileyecek, güzel yarınlara umut bağlamanızı sağlayacak kadar bağışlayıcı ve cömert...

Bu yazı toplam 4265 defa okunmuştur
saet xweş!
 // mahmut
doğanın tercumanlığı ancak bu kadar yapılabilir heval ağzına sağlık. bu doğa hiçbir aykırılığa ve zıtlığa pabuç bırakmamıştır. illa ki bir dengeye oturtmuş ve su akıp yolunu bulmuştur. barışa giden yol da er ya da geç yatağını bulur öyle ya da böyle......
14 Nisan 2013 Pazar 12:53
umuda doğru
 // rojin
güzel yazı... tebrikler...
10 Nisan 2013 Çarşamba 10:58