İbrahim Genç

Tekbir: İslam ve Ortadoğu

12 Ağustos 2013 Pazartesi 01:45

İnsanlığın ortaya çıkış coğrafyası olan Ortadoğu yüzyıllardan bu yana her türlü zulmün, işkencenin, ölümün ve de kederin başkenti oluyor. Bütün bunlar, Ortadoğu halklarının herkese yetecek demokratik bir sistem yaratamamalarından dolayı hâlâ devam ediyor. Ve Ortadoğu’da halkların birlikte inşa edemediği demokrasi eksikliği, tüm halkların Batı’nın müdahalesine maruz kalmasına da neden oluyor. Böylece Batı emperyalizmi, İslam coğrafyasında kendisine kolayca bir müdahale alanı oluşturabiliyor ve kapitalist tüm çıkarlarını Ortadoğu’dan temin edebiliyor. Oysa Ortadoğu coğrafyasında yaşayan tüm halklar “herkese özgürlük, herkese demokrasi” şiarıyla bir hoşgörü ve birlikte yaşama kültürü yaratabilseler, birlikte zenginleşerek yaşayabilirler. Bunun anlaşılması ve hayata geçirilmesi, semavi dinlerin anlaşılmasıyla olabileceği gibi çağdaş demokrasilerin özümsenmesiyle de olabilir.

Ne var ki Müslümanların çoğunlukta olduğu Ortadoğu, İslam’ın “Müslümanlar kardeştir” buyruğuna rağmen savaşın ve nefretin yurdu olmuş durumda. Birçok medeniyetin ve inancın kaynağı Ortadoğu, tüm kutsal öğretilerine rağmen zalimlerin pay-ı tahtlarına  kucak açmış. İslam Peygamberi “Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız” buyurmasına rağmen birçok İslam ülkesi ve Müslüman, ancak birbirilerinin kanı üzerinden bir yaşam kurmuşlar. Böylece inancın “Kendin için istediğini Müslüman kardeşin için de iste” ahlakı bir kenara bırakılmış, tamamen bencil ve çıkarcı bir kapitalist kişilik yaratılmıştır. Bu da beraberinde Müslümanları, birbirilerinin kuyusunu kazmaya götürürken aynı zamanda bu ideal için bazılarını münafıklarla ve hatta emperyalistlerle ittifaka sürüklemiştir.

Bu yüzdendir ki son on yıldır Ortadoğu’nun birçok ülkesinde; Irak’ta, Libya’da, Mısır’da ve son olarak Suriye’de eşi benzeri görülmemiş zulümler ortaya çıkmıştır. İslam ülkelerinde her defasında halkının demokrasi taleplerini kulak ardı eden diktatörler, bir kargaşanın ve nefretin yeşermesine neden olmuşlardır. Kendilerine “şeyh, emir, sultan” gibi kavramlar da yakıştırıp dindar süsü veren ama diğer taraftan halklarının yoksulluğuna gözlerini kapatan diktatörlerin “dediğim dedik” tavrı, iktidarlarını korumak adına onları emperyalistlerin uşağı yapmıştır. Oysa Ortadoğu’da da bireyler ve sonra halklar özgürce yaşayabilirlerdi. Çünkü Müslümanların, kendi topraklarında Allah’ın da kendilerine bahşettiği enerji kaynakları sayesinde mutlu yaşayabilme olanakları var. Ama gel gör ki birçok halk, bizzat kendilerine “Müslüman” diyen ülkelerin kanunlarıyla, kirli ittifaklarıyla zulme uğradılar, işkence gördüler, asimile edilmeye çalışıldılar. Trajik olan da bu ülkelerin halklarının da kendi ırkından olanların zalimce yönetimlerine ses çıkarmamasıydı.

İşte bugün Suriye ve Mısır’da Müslümanların Kur’an-ı Kerim’deki ayetleri ve Hz. Muhammed (S.A.V)’in sünnetini anlamamasından dolayı zulüm devam ediyor. Müslümanlar, birbirilerinin kardeşi ilan edilmelerine rağmen kimi zaman bir cami çıkışında, kimi zaman da bir hak için meydana döküldüklerinde birbirilerini katlediyorlar. Birbirilerini katlederken de “Allahuekber” diye bağırıyorlar. Bugünlerde özellikle Batı Kürdistan’da –Nam-ı diğer Rojava- kendilerine İslami örgüt (!) diyen El-Nusra, Irak İslam Devleti ve Bilad El-Şam gibi örgütlerin yaptıkları barbarlıklara şahit oluyoruz. Daha önce Rojava’nın dışındaki Suriye kentlerinde insanları canlı canlı kesmelerine, yüksekçe yerlerden atmalarına ve insanlara işkence etmelerine şahit olduğumuz bu örgütler, bugün Rojava’da bunu yapmaya çalışıyorlar.

16 Temmuz’dan beri savaşı, şiddeti ve zulmü Rojava’ya kaydırmaya çalışan bu örgütler, sıkıştıklarında anlaşmaya varmaya çalışıyorlar. Fakat ilk fırsatta her türlü saldırıyı gerçekleştirip son birkaç haftada özellikle Tel Ebyad (Girê spî)’ta Kürtlerin evlerini talan ettiler, bir Kürt gencinin ve yetkilinin kafasını kestiler. Bütün bunları yaparken de ağızlarına asla yakışmayan “tekbir”ler getirdiler. Alınan haberlere göre El Nusra ve türevleri, kendilerince hutbelerinde “Kürtlerin canlarını, mallarını, kadınlarını” kendilerine helal sayıyorlardı. Oysa Peygamber Efendimiz Veda Hutbesi’nde “Müslümanlar  kardeştirler. Bir Müslüman'a kardeşinin kanı da, malı da helal olmaz.”  diyor. İşte bu yüzden bir halkın toprağına tecavüze kalkışıp orda da barbarca davranıp bir de “Allahuekber” diye bağırmanın İslam’la bir ilgisi olabilir mi?

Olamaz; çünkü Hz. Muhammed ilk vahyiyi aldıktan sonra Allah “ve rabbeke fekebbir (Allah’ı tekbir et, 74/3)”  derken, Müslümanlara bir sınır da çiziyor. Çünkü tekbir; Allah karşısında insanoğlunun acizliğini, noksanlığını kabul edip her türlü kibirden uzaklaşmasının ifadesidir. Yoksa, bir insanı öldürmekle kalmayıp ona işkence etmek, kafasını koparmak değildir. Hükmün üzerinden kalktığı bir mevtanın organlarını kesmek, kulaklarından tespih yapmak da Müslümanlık değildir. Bunun adına barbarlık denir ki geçen Cuma (26.07.2013 bizzat Diyanet’in camilerde okuttuğu hutbe de bunu ele alıyordu. Hutbede şu ifadeler pek dikkat çekiciydi: “Müslüman muhayyilenin bugün tekbir sesini hayal edemeyeceği yerler de var. Bağdat’ın sokaklarında, Şam’ın çıkmazlarında, Nil nehrinin kıyılarında kardeşin kardeşi öldürürken Allah-u ekber demesi ne hazindir. Bebeklerin kulaklarına okunan tekbirin, artık onlar katledilirken duyulmaya başlanması ne büyük bir hüsrandır Ya Rab!  Bir insanı öldürmenin bütün insanlığı öldürmek olduğunu öğütleyen bir dinin mensuplarının, bunu yaparken en yüce kelimeyi dillerine alabilmelerinden daha hazin ne olabilir. Tekbiri bir katlin, tekbiri siyasi bir emelin, tekbiri bir sûiistimalin, tekbiri bir ticaretin sloganı haline getiren Müslümanların ‘hayye’ale’l-felâh’ çağrısına mazhar olmalarını ne kadar bekleyebiliriz? Allah’ın büyüklüğünü küçük emellerimize âlet ettiğimiz sürece, nasıl kurtuluş umabiliriz? Allah’ın zulme razı olmayacağını bile bile, O’nun adını hayal edilemeyecek yerlerde tekbirlerle dillendirmek, İslam’a karşı işlenen ne büyük bir cinayettir.”

Şüphesiz ki Allah “eşref-i mahlukat” dediği insanlığa yapılan zulmü kabul etmez. Allah’ın resulü de alemlere rahmet diye gönderilmişken bu katliamları, zulümleri onaylamaz. Sadece Hz. Muhammed’in Veda Hutbesi’ni okumak bile bizim bunu anlamamıza yetecektir. İster Müslüman olsun ister olmasın, insanlığın İslam’da nasıl güvende olduğunu Peygamber Efendimiz Veda Hutbesi’nde “İnsanlar! Bugünleriniz nasıl  mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz nasıl mübarek bir şehir ise, canlarınız, mallarınız, namuslarınız da öyle mukaddestir, her türlü tecâvüzden korunmuştur.” deyip hesap gününü hatırlattıktan sonra “Sakın benden sonra eski sapıklıklara dönmeyiniz ve birbirinizin boynunu vurmayınız!” uyarısında bulunuyor. İslam’ın barış, hoşgörü ve kardeşlik çağrısını unutanlar; maalesef ki dini kullanarak Kürtlere her türlü zulmü yaptılar. Oysa kendi içinden yüzlerce evliyalar, seyyidler, şeyhler çıkarmış Kürtlere kimsenin dini öğretmesi haddi değildir. 

Bu yazı toplam 7991 defa okunmuştur
Kaleminizden Adalet Damlattığınız için Muhabetlerimizi iletiyoruz...
 // mezopotamyalı
Türkiye üzerinden 90 yıldır oynanan oyunlara rağmen bir iç savaş yaşanmamasının en büyük sebebi sizin işaret ettiğiniz ve izah ettiğiniz İslam kardeşliğidir..
İbrahim hoca kalbinizin hep adaletle atmasını diliyoruz....
16 Ağustos 2013 Cuma 18:20
20:43
 // hsncrn
Kaleminize saglik hocam dicek butun sozleri soylediniz.kelimeler yetersiz gorduklerimiz karsisinda.. Saygilarimla.....
14 Ağustos 2013 Çarşamba 20:43
ol
 // biji
biji ola rasti u mırovi...
13 Ağustos 2013 Salı 16:15