1. YAZARLAR

  2. İrfan Sarı

  3. Taşı keşfeden çocuklar
İrfan Sarı

İrfan Sarı

Yazarın Tüm Yazıları >

Taşı keşfeden çocuklar

A+A-

Doğru dürüst bir sokağımız ve caddemiz yoktu. Temeli taştan evlerimizin gerisi bazen pencere dibine kadar bazen dam altına kadar yükselirdi. Bazen de pencere dibinden dam dibine kadar kerpiç evlerimiz olurdu birkaç tane. Damın arkası ahır, ahırın ağzında hayvan zibili olurdu.

Biraz uzağında evlerin yırtıcılar gezerdi, çocuk olmak tehlikeye davet olurdu.

Büyükler öğütlerdi: “Uzaklaşmayın kurt yırtar sizi.” Bilirsiniz kurt avını önce karın boşluğundan tutarak yırtar ve can çekişmesini, kan kaybetmesini bekler sonra avından parçalar midesine indirir.

Evlerin arasında dolanırdık, sesimiz-soluğumuz birbirine karışırdı. Ayaklarımızdan çıkan tozların arsında oynardık, toz koparmakta yoktan yarattığımız bir oyuncaktı. Ciğerlerimiz taptaze; toza toprağa mahkum.

Çoraktı evlerimizin olduğu yerler. Suya hasret. Şehirdi yaşadığımız yer ama suyumuz bir çeşmenin kurnasından içmeye gelirdi.

Yükseğe su taşıyacak elektriğimiz ne de başka gücümüz yoktu.

Çocuktuk bağırışlarımızda büyümenin saklısı vardı.

Toprağı keşfettiğimizde sümüğümüzü kontrol altına alma zamanı değildi daha. Ama toprak ve sudan çamur, çamurdan da kirli bir yüz kirli yüzden de dayak kaçınılmazdı.

Bir gün evin büyükleri de kırmızı topraktan çamur yaptılar pür dikkat izledim. Onlar çamura bulanınca öcümü alacaktım. Suyu toprağa içirdikten sonra yoğurup çamur yaptılar. Bu bizim yaptığımız çamura benzemiyordu ama. İyice kardıktan sonra parçalara bölüp şekillendirdiler. Aklım ermedi ama topraktan parça parça tandır yaptılar. Çamura bulandılar ama dövemedim onları.  Kimsede dövmedi.

Doğru ya büyükler dövülmez, döverdi…

Ama her zaman oyuncağımız taş oldu. Söğüt ağacının güçlü çatal dallarından sapan ayağı, uçlarını da duvar ustalarının lastik eldivenlerini aşırıp fırlatma kanatları yapıyorduk. Taş yuvası ya kaşe bir kumaş ya da çöpe atılmış bir asker potini meşini olurdu. Kumluk alanlardaki yusyuvarlak çakıl taşları da atım için en gözdemizdi.

Rüzgâra karşı verdiğimiz bakımsız saçlarımızın dalgalanışından tenimizde uyandırdığı hissi çocuk uykularımıza gömüveriyorduk. Saçlarımız günahımızdı, günahımızı kesip durdular. Kızların saçı durmadan uzuyordu. Biz çocuktuk oysa.

Konuşurken, uyurken, yemek yerken, haylazlık ederken, gözümüzün görmediği biçimde büyülüyorduk.

Dışarıdaki dünyadan kendimize ait olanları alıp sökmeye çalışıyorduk.

Bize bağışlanan bir dünya kocaman bir yalandı!

Egemenlere bağışlanan bir dünyaya gelmiştik. Herkes kendi muhitinin egemeni ama bütün bu egemen muhitlerin üstünde en büyük egemenlerde vardı. Korku imparatorluğu egemenleri… Kim ki bunlar? Kim bilmez ki?

Taşı keşfeden çocuklar olarak bir gün taş gibi sert egemenlerin kavgasına karışacağımızı biliyorduk gibi, taşı keşif ettik.

Çakmak taşlarını “Berê îspi” olarak isimlendirmiştik. Birbirine çakıp ateş kıvılcımlarını görmemiz tesadüftü, kimse bize öğretmemişti. Bilinçaltımızda da o kadar geçmiş yoktu. Ateş için kibriti biliyorduk, hatta kibriti ilk öğrendiğimde “tekel” kavramını da öğrenmiştim. Her şeyin bir elden yürütülmesi devlet tekeliydi. Ama bu tekelin neye muktedir olduğunu şimdi dahi öğrenememişim. Öyle derin öyle derin ki o kadar olsun.

Şehrin yamacındaki derede yüzmek için suyun yükselmesi gerekiyordu. O zaman da akıntıya kapılıyorduk. Kumdan barikat oluşmadan suya kapılıyordu. Taşı keşif ettik. Bir göletimiz oldu, bu göletin içinde serinleyen mucitlerdik artık.

Parmağımızı ilk o taş kesti, kanımızı ilk o taşlar akıttı. Çocukla taşın kavgası ilk o zaman başladı. Çocukla taşın dayanışması ilk o zaman başladı. Çocukla taşın barışı o zaman başladı.

Her seferinde düştüğümüzde dizimizi taş parçaladı. Kafamızı, alnımızı, kaşımızı taş yardı.

Ve Qêlvêlanê…

Dikili taşı bir başka taşla düşürme oyunu.

İki kişinin oynayabileceği gibi iki gurup arasında da oynanır. Bir insanın bir taşı azami fırlatacağı taş mesafesi ile en az üç en çok beş taş dikilir(toprağa gömülmeden) ve kendi kalendeki ilk taşın önünden diğer kaledeki ilk taşı elinin yardımıyla düşürmek koz elde etmek anlamı kazanır. Koz elinde olduğu sürece diğer dikili taşları düşürmek için hedef alman senin elindedir.

Yani güç, akıl ve denge ister. Elbette ki gez göz arpacıktan geçen bir tahmini süreçte.

Qêl an Vêl ? sorar rakip. Siz eğer kendinizi iyi dengelemişseniz içinize isabet ettireceğiniz düşmüşse. Qêl dersiniz. Ve eğer taşı düşürseniz atımınızla hâkimiyetiniz sürer. Vêl derseniz peşinen karavana demek istediğiniz için isabet ettirmeseniz de hedefinizi kaybedeceğiniz bir şey olmaz.

Çocukluk büyüklerin en çok gördükleri rüyasıdır. Ama çocukluk rüyaları gerçeğe dönüştürmenin çağıdır en çok, rüyaların bedeli ağır olsa da.

Taşı keşfetmekle başlar insan, yüreği, tadı, görmeyi, duymayı, sevmeyi, ağlamayı, gülmeyi sonra keşfederiz.

Yani taş taş üstüne koymakla başlamalı…

Bülbülle söyleşmek gibi değil taşla konuşmak. Onunla konuşmak kavgadır hep, vurmak dökmek ve en önemlisi koparmak.

Sonra taşı mezarlıkta öğrendik, ölenlerin etrafını sarmak, üstünü kapamak ve başının üstüne dikmek, kaybolmamasını işaret etmek.

Dikili taş, mal mülktür sözüm ona ama bir tek dikili taş mezar taşımızdır oysa.

Çocukluk kaybetmek üzerine kurgulanmaz, hep kazanmak üzerinedir hesabı.

Umut üzerinedir. Başarmak üzerinedir. Her ne kadar bura çocukları kaybetse de…

Taşı keşfeden çocuklardık, yaşamı da keşfettik, mutluluğu ve özgürlüğü de… 

Yaşamanın safiliği, özgürlüğün hafifliği içindi çünkü keşifimiz...

Bu yazı toplam 4692 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
8 Yorum