Özgür Amed

Son not...

25 Aralık 2014 Perşembe 11:52

“90’ların gri tonunda, Kürdistan’da, gözlerini dünyaya açtı. Yoksulluk kokusunun kırk yıldır geçmediği bir evin dört duvarları arasında ilk ağladığında bende onunla hüngür hüngür ağladım. İlk oğlum idi! Kavganın dağlardan sokaklara, sokaklardan taşın belleğine, bellekten isyana ve isyandan tekrar dağlara taştığı o dönemde oğluma adını kardeşim verdi. Yıllarca sevgi ile seslendiğim bu isim bana kalan en önemli hatırası idi. Çünkü ismi verdikten sonra gitmişti. Yıldızların ışığı ile patikada yol bulanların kervanına katılmıştı.

18 yıl sonra aldım şehadet haberini.

Ara sıra haber alabiliyordum ama her şey çok zordu! İyi olduğunu biliyordum.
Fakat bir gün… 
Arkadaşları ile uğradıkları ihanet sonucu ihbar edildiler. Anlatmama gerek yok! Gerisi kısa Kürt tarihi… Bu kavga devletler ile değil, bizim ile olan, kendimiz ile olan bir kavga. En büyük kavgayı dağlarda, metropollerde, köylerde kendimize karşı verdik. Bu kavgada yenik düşen birinin sonucu idi bu ihbar! Onlarca can bir mağarada katledildi.

Biz tabi bu süre zarfında göçertildik. Köklerimizden koparıldık. Hafızasızlaştırılmak istendik! 
Oğlum büyüdü. Mücadeleyi çok geçmeden bu büyük metropolun soğuk ve gri duvarları arasında tanıdı. O da biliyordu bir şeylerin dar geldiğini…

Teyzesini görmemişti, sadece fotolarından biliyordu. TV’de de görmüşlüğü, izlemişliği oldu. Şehadetinden sonra derin bir sessizlik çöktü üzerine. Çok etkiledi onu… 
Önce Şengal ve sonra Kobanê tam da bu sessizliğin sürdüğü, etkisini devam ettirdiği bir dönemde meydana geldi. 
15 Eylül'de Kobanêlilerin sınırdan taşan hayatı, teller arasında uzanan su şişeleri, telin iki yakasında duyulmayan sesler, kalkan tozların ize çevirdiği gözyaşları ve daha tarifi zor onlarca görüntü! Tarif etmek zor... 

Bunlar oğlum için sınır oldu! Ve çok geçmeden soluğu sınırda aldı… 
Sınırın öte tarafına bir soluk olmak için o telleri aşıp Kobanê'ye gitti! Giderken bize bıraktığı tek bir not vardı: “Teyzemin silahını yerden kaldırmaya gidiyorum”…
Adını koyan teyzesinin adını yaşatmak için şimdi nöbeti devralıyordu. Ben de buraya bu sınıra geldim. Ardından geldim, belki bir haber alırım! Belki sesini duyarım, o ve arkadaşlarının iyi olması yeterdir. Bunu bileyim yeter…”

***

Kobanê’nın her taraftan kuşatıldığı, bir açık katliam kitlesi olarak kendine sınır koymayanların daha çok insan ve kanı arzuladığı ve “Kobanê ha düştü ha düşecek” naralarının atıldığı günlerin ertesinde, Suruç’un bir sınır köyünde, saat gecenin birine geliyorken anlattı bunları bana. İkimiz ateşin başında oturuyorduk! Ateşin aydınlattığı yaşlanmış yüzünü o karanlıkta Kobanê’den ayırmadan anlattı hikâyesini. Oğluna 1 kilometre kadar uzakta, ona dokunacak gibi bir hissi vardı…

Birkaç gün beraber kaldık! Sonra hastalığı sebebi ile sınırdan ayrılmak zorunda kaldı…

Geçtiğimiz günlerde Kobanê Halk Meclisi Eş Başkanı Ayşe Efendî Rojava devrimi hakkında bir değerlendirme yaptı… Şunu dedi “Rojava devriminin özelliği şudur: Evin oğlu şehit düşerse o silahı evin kızı alıyor. Evin kızı şehit düşerse o silahı evin annesi alıyor. Anne şehit düşerse o silahı evin babası alıyor. Baba şehit düşerse o silahı amcasının oğlu alıyor. O silah yere düşmüyor!"

İşte tüm meselemiz bu… 
Bir annenin anlattığı şey ile oranın kalbinden bir kadının tespiti gelip birbirine değiyordu. 
90’lardan başlayan hikâye tekrar başa sarıyordu. Kobanê tam olarak o yaratılan ve sürekli mekân değiştiren belleğin son durağı idi. Bu durakta bir halkın kaderi saklı… 

Bu yazı toplam 8469 defa okunmuştur