Özgür Amed

Sırtı kamçıdan haritaya dönenlerin bekleyişi...

02 Kasım 2014 Pazar 10:47

Ciwan Haco’nun istisnasız her fırsatta her hafta dinlediğim bir şarkısı var. Elim gayri ihtiyari gider. “Gund û bajarên çadirî” adında eski bir şarkısı. Ezgisi, sözleri, derinliği ve özet geçtiği tarihsel, toplumsal bellek ile bir deryadır. Tam bir perspektif verir insana. Şarkının sonuna doğru dünyanın öbür ucundan Kürdistan’a öyle bir geçiş yapar ki ilk dinlediğimde şoka uğramıştım. Tüm siyasal-sosyal dinamikleri “Annemin sırtı, yediği kamçılardan harita oldu” diyerek açıklıyor. Bu kamçıları atan “Contirk”lerin torunları diye de ekliyor…

***

Sınır bu aralar çok ağır. Son bir haftadır özellikle ağır…

Bir nicel ağırlıktan bahsetmiyorum. Tamamen duygu ağırlığı. İnsanı çepeçevre saran, boğazından yakalayan ve kendisi ile yüzleştiren, yer yer devrimci bir utanca iten ağır mı ağır bir hava bu!

Üçüncü aya girmek üzereyiz ve ilk günleri hatırlıyorum da; çok kalabalıkmışız. Kış şartları, uzun süren savaş ve günlük basit hayatlarımız birleşince elbet gittikçe azaldık. Şuan geliş gidişler yoğun ve sınır hiçbir zaman bin kişinin altında kalmadı ama kalabalığın, senden olanın, senin yoldaşının yanında olması, tanımasan bile selamlaşmanın verdiği coşkulu ruh hali insana güç-moral veriyor.

Konumuz sınırın yoğunluğu değil, şuan burada olanlarla ilgili. 
Özellikle sınır boyunda bu aralar kalan ailelerin %90 bir hikâye sahibi. Sınırın öte tarafı ile bir bağı var! Bir şekilde onu orada durduran, gitmesine engel olan bir bağ var… Ya kızı ya erkek çocuğu ya akrabası ya sevdiği… Karanlık bir anda düz arazinin hafif tozlu patikasında yoğun silah sesleri arasında bir teli aşıp arkadaşlarına kavuşanları bekleyenlerin bekleyişi bu…

Sınır ağır dedim, biraz somutlaştırma adına hızlıca bir spin atıp pitoresk yapmam iyi olacak…

*

Gece soğuk olduğu için kaldığımız köyde ara ara köylülerin evlerine misafir oluyoruz. Orada tanıştığım bir anne oldu! Oğlu öbür tarafta. Lakin hikaye Alejandro González Iñárritu filmi tadında. Kurgu değil, gerçek… Oğlu doğarken adını veren, geçen yıl şehit düşen bir PKK gerillası. Oğul “yere düşen silahı alacağım” deyip Kobanê’ye gidiyor. Şuan orada savaşta… Aile bir haber almak için öyle bekleyişte!

*

Kaldığım evin sahibi TV’de bir film izliyor. Clint Eastwood’ın “Alcatraz’dan Kaçış” filmine dalıyoruz… Alcatraz aslında Kobanê. Filmdeki askeri yönetim ve mahkumlara karşı amansız tutumları, adadan asla kaçınılmayacağı gidecek hiçbir yerin olmadığını sürekli tekrar edişi filmden aklımda kalan en önemli şey. Dünyanın gözü önünde Alcatraz’a dönen bir Kobanê var. Her tarafı kapalı! Her tarafı mahkum edilmeye çalışılıyor. Herkes diyor oradan çıkış yok. Kanlı ittifakların ve pazarlıkların ışığında ellerini ovuşturup bekleyenler var.

Eastwood’u tanıyorum, diğer filmlerini de izledim deyince ilgimi çekiyor. Sineması üzerine bir iki kelam ettim, Eastwood’un milliyetçi kodları filmlerinde kullandığını söyleyince konu buradan devam ederek ülke sevgisi ve milliyetçiliğe geldi. Oradan da Hitler’e… Amca koyu bir Hitler’ci çıktı. İnsanların fırında yakılmasını doğal bulduğunu gayet soğukkanlılıkla ifade etti. Suruç’un en ücra köylerinden birinde yaşını başını almış bir abê koyu Hitlerci çıktı. Bu nasıl bir karanlık! İŞİD’in Hitler mirasını devam ettirdiği mekan evine bir kilometreden daha az uzaklıkta. Hayat işte… Onu ikna etmeye çalıştım. Sohbet ettik, film arada kaynadı tabi…

*

Kendimi dışarı atoyorum.
Hava biraz soğuk, ateşin başındayız. Her gece ateşler yakılıyor. Ateşin başında sohbetler, dertleşmeler ve analizler oluyor. Kim hangi şehirden gelmiş çok önemi yok. Ateşin ısısı etrafına çember olmuş hepimiz için adaletli. Anneler oturmuş. Ateş yüzlerini aydınlatıyor. Konuşunca her birinin çocuğunun karşı tarafta olduğunu öğreniyorum. Sürekli yüzleri sınıra dönük. Patlayan her silah, çıkan her gür ses yüzlerini oraya çeviriyor. Tek istedikleri sadece bir haber almak! Bir haber alabilmek, bir ses işitebilmek. Bunun için sınırdayız diyor. Sınırdaki en yaygın tartışmalardan olan “din” konusu açılıyor birden. “Allah var mı yok mu” tartışması devamında geldi. Sınıra geldikten sonra namazını terk eden, artık dini görevlerini yerine getirmeyen onlarca insan ile tanıştım. İŞİD var olduğu sürece bunun hiçbir anlamı yok diyorlar. İŞİD İslam adına bunu yapıyorsa biz yapmıyoruz diyorlar. İşte bu ruh halinden bir kadın söz aldı! “Allah yok! O sadece bir nefestir! Tek seferlik bir nefestir! Hepsi bu kadar” dedi. Sonra bir sessizlik çöktü bize…

*

Az ileride başka bir kalabalık var. Ayaktalar! Ateş başındalar onlar da… Saat gece 12’ye geliyor…
Küçücük bir kız, çok güzel Kürtçesi ile oturmuş. Bu gece gelmiş, ilk gelişi sınıra. Biraz sohbet etmeye çalışıyorum. Adının Avesta olduğunu söylüyor. Anlamını soruyorum! Söylemem dedi. Neden diye sorunca şuan etraf çok kalabalık, herkes duyar dedi. Kulağımı ona eğince “Zerdeşt” diye fısıldıyor. Avesta’ya Kobanê’yi duyup duymadığını soruyorum, duymamış. Sadeve YPG/YPJ biliyor. Bir de Rojava devrim marşını! En dikkat çekici şey ise Avesta’nın elinde oyuncakları var. Bırakmıyor… Silahlar patlıyor, çatışma sesleri altında Avesta elinde oyuncakları ile sınırda duruyor…

Avesta ile sohbet ederken karşımızda duran annenin derin of çekişi ile başımı kaldırıyorum. Gözleri yaş… Biz sormadan o başlıyor anlatmaya! Şehit kızımı almaya geldim… Onunla şehit düşmeden yarım saat önce de görüştük. Gece şehit düşüyor…  Cenazesi daha ulaşmadı bize! Geldik alacağız bir şekilde. Fotolarını gösteriyor bize… Duru güzelliği ile bir kadın bize gülümsüyor! Şuan yok, artık yok…

*

Tüm bunlar birkaç saat içinde olup bitiyor. 
Tüm bu hikayeler sadece birkaç saat içinde sen bir şey sormadan diziliyor önüne.

Sınır haliyle ağır…

Sınırda şuan sırtı haritaya dönmüş anneler dolu. Kime dokunsan yakın Kürdistan tarihi gibi.

Kime baksan gözlerinde Zagros’un soğuğu, anlamı…

Kimse baksan sınır tellerin bir parçası. Oraya varmak için çarpan bir çift kalp… 

Bu yazı toplam 7312 defa okunmuştur