Mehmet Dinç

Sınırı geçmek...

29 Temmuz 2014 Salı 10:56

Nar kokulu bir kasabanın topraklarında ilerliyoruz.

Ne var ki ortalık cehennem yalımı gibi sıcak… O kadar sıcak ki güneşten kopan ateş yalımları görünmez şemsiyeler gibi gökyüzünden kopup peş peşe yere iniyor sanki. Kasaba merkezinde trafik polisi görevi gören zabıta, “bu yolu takip ederseniz bir insan kalabalığı görecekseniz,” diyor. “Gitmek istediğiniz yer orası işte.”  Sormadığımız bir yerin adresini işitmek hoşumuza gidiyor…  O andan sonra yer yer kenarları kırılmış asfalt yolu takip etmek kalıyor bize. Yol uzadıkça da doğru yola yakalaştığımız kanısı güçleniyor bizde... Söz gelimi birçok motorsikletli yanımızdan geçerken zafer işaretleri ile selamlıyor bizleri.  Asfalt ile serüvenimiz kısa sürüyor tabi.  Aslında asfaltın sonuna gelmiyoruz da küçük ok işareti şeklinde dönemeçlerde bulunan direklere çakılı “çadıra gider” levhaların sonuncusu tarlaların içine doğru giden toprak yolları işaret ediyor artık. O andan itibaren de ilerlememiz kolay olmuyor… Tarlaların içinde hareket eden her araç ardında tren vagonları gibi toz katarlarının oluşmasına neden oluyor. Bir an göz gözü görmüyor, bu duruma alışmak için belli bir sürenin geçmesini bekliyoruz…

Nöbet çadırlarının kurulu olduğu yere ulaşıyoruz artık. Çadırların biraz ilerisinde bir platform kurulmuş.  Dev hoparlörlerden gümbür gümbür dalgalanan müzik sesleri yeri göğü inletiyor. Keskin bir bıçağın salatalık kabuğunu soymasına benzer, toprağın kabuğunu katman katman soyan rüzgâr bir anda çöl fırtınası denilen doğa olayının başlamasına neden oluyor. Tozdan dolayı görme menzilimiz düşse de durduğumuz yerden ilk bakışta fark edilen sınırın öte yakasındaki evler ve o evlerin içinde yaşayan insanların dramatik hali, bu doğa olayının verdiği rahatsızlığı ikinci plana itiyor, bununla beraber insanların yüreğinde gümbür gümbür bir heyecanın oluşmasına neden oluyor.

Sınır olunca, insanlar birikince, militarist güçlerde yerini alacak elbette. Yer Mezopotamya ovası olunca, birçok zafer, birçok destan, birçok efsane ve birçok yenilginin yaşandığı bu topraklarda bir ok atımlık uzaklıkta beliren bu manzara karşısında, Mezopotamya mitolojisinden aklımda kalanlarla ile gördüklerim arasında bir bağ kurmakta zorlanmıyorum.  Örneğin yüzlerindeki maskeleri, dirseklerindeki dizlikleri ve kalkanları ile sırtlarına vuran güneş ışığı fonunda birer gölgeye benzeyen askerler, Gılgameş destanında geçen insan başlı dev akrepleri andırıyor bana. Buna karşın yanı başımda ateşe ve güneşe meydan okuyan yüksek belli, dal bacaklı, birçok genç de onlara bakıp bakıp dizginlerinden boşalmayı bekliyor. Bekleyen o gençleri de Gılgameş’ten bu yana, Gılgameş’in öğretileriyle terbiye edilmiş, koşar adım tek ayakları üzerinde sıçrayarak mızrak fırlatan savaşçılara benzetiyorum.

O kadar ki her şey doğal, her şey kendiliğinden var olmuş burada; doğal olmayan tek şey demirin icadı, tellerin varlığı... Güneş ufuk çizgisine dokunuyor artık. Eğildikçe de öte yakada giderek kalınlaşan bir insan karartısı, dev bir mürekkebin dağılması gibi sınırın sıfır noktasına kadar bir alana yayılıyor; karartı gittikçe kalınlaşıyor, gittikçe genişliyor; o kadar büyüyor ki gözün görme sınırlarının dışına çıkıyor.

O yöne baka duralım, yanı başımızda bir diyalog kulağıma çalınıyor “zamanı geldi,” diyorlar; vaziyetlerine bakılırsa birbirlerinin eşi olacak iki yaşlı aralarında konuşuyor;  Birer elleri ile birbirlerine tutunurken, öteki ellerindeki sopalarla adımlarını sağlam atmak için büyük çaba harcıyorlar. O an Jose Saramaogu’nun Körlük adlı romanından bir pasaj düşüyor aklıma: Düzenin uyuttuğu bir toplumun, düzenin çarpıklığını fark ettikleri andan itibaren harekete geçtikleri pasajı…

Burada da insanlar hareketleniyor. Güneş batmış, karanlık basmış, rüzgâr hafif hafif çöl ayazına dönerken insanlar ağır ve kararlı adımlarla sınıra doğru yürüyorlar. Üstlerine üstlerine gelindiğini gören, akrep başlı insanlar, bir tırsma havlinde mağrur bir ruh haline bürünerek tarih sahnesinden yavaş yavaş çekiliyorlar. 

O andan sonra yıldız sağanağına tutulmuş bir çöl gecesinde, sınır diye çizilen tellerin her iki yakasında peş peşe havai fişekler patlıyor; havai fişekler patlayınca sanırsın gökyüzünde yedi renk, yedi kuşak, ters yönde akan bir şelale beliriyor. Göz, gözü görüyor, el eli… Çığlık çığlığı duyuyor... Bu andan sonra insanların bekleyişi çok sürmüyor. O an ne teller kalıyor, ne mayınlar ne de Akrep başlı insan suretleri… Bir yakadan ötekine sel baskını gibi insan akıyor;  sanırsın Fırat, yüzyıla yakındır ayrı düştüğü muradına eriyor…

Zılgıtlar çekiliyor, halaya duruluyor, havai fişekler patlamaya devam ediyor; sınırın orta yerinde kardeş kardeşi kucaklarken, algının dışına itilmiş akrep başlı insanların müdahalesi insanları uzaklaştırsa da bu durum sınırların parçalandığı algısını silmeye yetmiyor… 

Bu yazı toplam 8894 defa okunmuştur
Kalemin gücü
 // Osman sağlam
Bu topraklar ki, binyıllardır efsaneler doğurmuş, yiğitleri bağrında büyütmüştür. Anlattığın reel hikaye bana edule nin aşkıyla Mezopotamya nın en kadim halkına karşı birleşmiş olan Arap ve Türkmen aşiretlerine karşı, savaş açan Derweşe Evdi geldi. 12 kardeşiyle savaşa tutuşan yiğitler. Aynı çoğrafya ve aynı yiğitler. Kalemine sağlık....
29 Temmuz 2014 Salı 12:12