İrfan Sarı

Sinema sokağı tarihi

06 Ocak 2012 Cuma 13:36

Haritanın en ucundaki o küçük kent yani yeni ismiyle Yüksekova dokuz yüz yetmişli yıllarda bir sinema salonuna sahipti.

O günün koşullarında belki bölgenin genelinde böylesi bir yapıda sinema salonu mümkün olabilirdi ama o sinema salonu hakikaten farklıydı.

Kerpiç duvarların üzerine konulan kavak ağacından direklerin altında oturup film seyretmek o kadar gizemli oluyordu ki insanın aklı resmi ve gayri resmi dururdu.

Bütün kentin nüfusu 6 bin civarındaydı.

Yaklaşık yüz köyü ve birkaç mezrasının yanında İran ve Irak’a komşuluk bağı vardı. Kına, kumaş, çay kaçakçılığının en popüler olduğu bu ilçenin sinema salonu neredeyse bütün köy ve kentin insanlarının bir araya geldiği tek ortak alandı. Ahşaptan yapılmış locaya giden merdivenler korkulukları inanılmaz görkemliydi.

Öğlen saatlerinde başlayan gösterimler akşam saatlerinde locasına kadar hınca hınç dolardı. Bu saatlerde bütün devrimciler Yılmaz Güney filmlerine hücum ederdi.

Haftada bir gün sadece kadınlar için açardı perdelerini. Kadına verilen önem ve değer tartışılmaz üsttü…

Yüksek duvarları toprak sıvayla sıvanmış üstü badanalanmış sinemamız yaz günlerinde serin mi serindi, o yüzden çoğu izleyici gelip tahta sandalyelerde daha ilk anlardan itibaren uykusuna yenilirdi ama yılmaz güney filmlerinin aksiyonu, heyecanı, hızlılığı karşısında gün boyu tarlada çalışan bu insanları dip diri tutardı.

Bazen kendini filmin havasına kaptıran ilk sıra izleyicileri Yılmaz Güneyin at sırtından kameraya gelişi karşısında çaresizce bulunduğu sandalyeden kendilerini yere bıraktıkları duyulurdu, kopan gürültüye istinaden yakılan ampuller her şeyi açığa verirdi. Biraz utanarak doğrulup yerine oturduktan sonra etrafın kıkır kıkır gülüşlerinin arasında yeniden filmin heyecanına kapılırdı. Yani o sahnelerin karşısında pozisyon almak gerekiyordu sanki çünkü çok canlıydı ve çok bizdendi. Ağanın, beyin, devletin işbirlikçilerinin, neredeyse uçan kuşun sömürüsündeydi halk.

Her seferinde yapılan duyurulara rağmen çekirdek çıtlatılan ve kabuklarının yere atıldığı bu sinema salonunda Yılmaz Güney filmleri gelince çıt çıkmazdı ama koca sinema salonu duman altı olurdu. Ciğerlerine kadar çektikleri duman aslında Yılmaz Güney filmlerindeki gerçeklik ve emeğin karşılık bulduğu karşı jestti.

Bu arada Yüksekova sinema salonunda onu izlemek ekmek su gibi bir durum haline geliyor. Köy delikanlıları bir mazeret bulmak için her türlü hileyi göze alıp şehre geliyorlar, saatlerce yol yürüyüp bir Yılmaz Güney filmini belki beşinci-altıncı kez izliyorlardı.

Çocuk sayıldığımız o yıllarda okullarda resmi tarihi öğrenirken bir yandan da benliğimizi başka bir ulusa kurban ediyorduk ama Yılmaz Güney sinemasına giden ağabeylerimiz bu uyutulduğumuz durumdan uyanıyorlardı. İçinde olduğumuz hayatı bile bize sıkıyönetim gibi sunan resmi kültürün dışında bir yaşamı çocuklara dondurma ikram eder gibi sunuyordu.

Devrimci ağabeylerin çirkin krala benzeme onu taklit etme yarışları son surat devam ederken sistem sinema sanatında yoksul halkın cebindeki son kuruşu çekme politikası geliştirdi. Aynı yıllar sinema salonlarına arabesk ve seks filmlerini getirdi. Bu furya yozlaşmayı dayattı topluma. Pek tabiî ki bizim sinema salonu da bu fantezi ve yozlaşma karşısında yenildi. Perdeleri soğudu, gösterimden düştü çünkü bütün yapımcılar bu kirli pastadan kendilerine bir pay almaya niyet edince sanatın ve sanatçının resmen harcanmasına ön ayak oluyorlardı.

Yılmaz Güney sanatın ve sanatçının ruhunu senaryolarına ekip Türkiye’nin sinema çöplüğünden uluslararası sinemalara sanat yapıtları, şaheserler göndermeye başlıyordu. Bu yozlaşma onu sanata ve emeğe daha sıkı bağlayıp alternatif bir yol aralamasına yardımcı oluyordu. Hayatın içinden beslediği filmlerini izleyiciye götürünce kıymetler kopuyordu. İnsanlar tıpa tıp kendilerini gördükleri bu filmlerin karşısında gözyaşlarını tutamıyordu. Ne yazık ki bu sanatçının ve sanatın izleyici karşısına çıkması yasaklanıyordu. Tepkiler onun devrimci sanatını ödüllere taşırken devletin baki kafası ise ona hainlik kılıfı bulma peşine düşüyordu.

Tıka basa yurt sevgisiyle dolu bu dev sanatçıyı sürgünlere göndermeye, cezaevlerine düşürmeye çalışıyorlardı.

O yine de yurdunun içinden insanların manzaralarını sinema salonlarında izleyici ile buluşturup gerçeğin ana hükmünü bıkmadan usanmadan vurguladı. Senaryoları, öyküleri kitaplıklardaki yerini almalıyken devlet durmadan yasaklarla, engellerle onu yıldırmaya çalıştı.

Dünyaya ülkesinin sinemasını götürünce devletin kültür ve sanat alanı bütün yardımları kısıp kıytırık, işe yaramaz, yozlaştırıcı filmlere desteklerini sunuyordu. Oysa o ülkesinin adını her gittiği yerde yumruğunu sıkarak ve ödüllerini havaya kaldırarak konuşturuyordu. Evet, Türkiye’nin diplomasisini

tek başına yapıyordu. Ne hikmetse o ülkesinin adını dünyayla paylaşınca ülkesi de boş durmayıp dava üstüne dava açıyordu hakkında.

Ceza evleri ve sürgün başladığında bizim sinemamızda kapılarını kapatıyordu. Sanat bitince insanlar sanatsız kaldı. Yıllarca boş kaldı. İzleyicisine siyah beyaz film seyrettiren sinema projeksiyon makinesi o küçük kapalı odada yalnız kaldı. Yaşlandı. Sinemanın kendiside yaşlandı. Çatısı, dam direkleri derken duvarları da yıkılıyordu her geçen yıl. Ama gelip geçerken oradaki anılarımızı enkazında arıyorduk bir parçada olsa bulabiliyorduk.

O küçük kentin sokakları bu gün o sinema salonunu arıyor. Ama yok şimdilerde üzerine çok katlı bir beton bina dikmişler. Gelip geçerken buz gibi duruyor. Biraz duruyor bakıyorsunuz sesler yankılanıyor kulağınıza ama yok işte.

Ne yazık ki o sinema salonu yok. Dondurmacı dayının kışın haşladığı nohut ve közlediği kestane kebabı, gündüz Celal amcanın dükkânından alınan gazete külahları dolusu kuru yemiş, İspanyol paça giyen ağabeyler, favorileri, Rahmetli Çéro’su, Bahattin ağabeyi ve daha nice ismini anımsayamadığım emekçileri. En önemlisi filmin bitiminden sonraki paydos ıslıkları çınlıyor kulağımda ve o emekçileri anımsıyorum ama sinema yok yerinde.

Bu yazı toplam 4966 defa okunmuştur
ANNEM, ABİMİN ELİNİ TUTARAK O SİNEMAYA GÖNDERMİŞTİ...
 // AVA AZADİ.....
Ve ağzına kadar hınca hınç doluydu. Vurdulu kırdılı filmin sonunda porno seyrettirdiler. O çocuk dimağlarımızı, ruhlarımızı kendi menfaatleri için zehirlediler. Ve bu yıllarca sürdü. Düşünebiliyormusunuz bu filmleri seyreden insanlar dönüp ailelerine ve cemiyete karışıyorlardı. Bu yüzden o sinema sahipleri ve işletenleri o tahribattan sorumludurlar....
07 Ocak 2012 Cumartesi 03:38
YIKILMAYI HAKEDEN BİR SİNEMAYA DÖNÜŞMÜŞTÜ....
 // AVA AZADİ.....
Yaşımdan dolayı Yılmaz Güney filmlerini o sinemada hiç seyredemedim. Biz en çok Cüneyt Arkın serilerini seyreder müthişte lezzet alırdık. O sinema salonu zanettiğiniz gibi 70 li yılların başından itibaren başlayan o seks filmleri yüzünden kapanmadı. Videonun piyasaya girmesi ve salonlarının yaygınlaşması nedeni ile sinemaya olan rağbet son buldu. Yalnız burada şunu bu vesile ile özellikle söylemek istiyorum: O sinema videolar yüzünden seyirci kaybına uğrayınca eskiden arada bir oynattığı porno filmlerini devamli ve aleni bir şekilde oynatmaya başlamıştı. Ortalıkta hacı hoca müteber saygın adam gibi dolaşıp sonrada milletin ahlakını BİR İKİ KURUŞ PARA KAZANAYIM DİYENLERİNDE SİNEMALARINIn akibeti yazınızdaki gibi olmalıydı....vede oldu....
07 Ocak 2012 Cumartesi 03:26
sanat
 // gewdanızm
sanatı anlamak ıcın.ustun bır dehaya sahıp olmak gerek.cunku sanat basıt bır hosa gıtme olaya deyıldır.ustun bır yetenek gerektıren sosyal bır aktıvıtedır..yuregıne saglık irfan abi güzel olmuş.....
06 Ocak 2012 Cuma 20:10