İrfan Sarı

Sevgilimi buldum!

14 Kasım 2010 Pazar 00:51

Güneş kısa bir süre önce batmıştı. Cumhuriyet devrinden kalma yollara dayanamayan bir yarım otobüste yolculuğa başladı. Yönü güneşin doğuşu. Şoför kibrit kutusuna benzeyen aracın gaz pedalını kapatmış olmalı. Bazen cam düştü düşecek gibi oluyor çünkü.

Yolun kuzeyindeki tepelerin üstünde duran ufuk çizgisini gün batımı hareleri siluet gibi çizmişti. Az yukarı kaldırınca başını, buz gibi otobüs penceresinin camından tek başına duran akşam yıldızını gördü. Karanlığın içini delen bu ışık noktası sanki bir tek onu gözlüyordu.

Yalnızdı. İkisi de yalnızdı. Karanlık rüya gibi girdi ruhlarına. Ama dışarıda sert bir rüzgâr cam diplerindeki boşluklardan uğultuya dönüşüyor ve rüyalarından irkiliyorlardı. Otobüs farlarından yayılan ışıktan görünen yol kıyısında bir sert rüzgârın estiğini anlıyordu. Kurumuş bitkilerin yapraklarını, kökleri savrup duruyordu. Mevsim güzdü.

Suya atılan taşın etrafında halka halka büyüyen daireler gibi çoğaldı hülyaları ve düşlerinin arasına daldı.

Akşamdı, gök kapkaranlık bir çarşaf ile örtülmüştü, akşam yıldızı bir tek delip ışıtıyordu durduğu yerden. Otobüs yol alıyorken çatırdıyordu her bir yeri, yolcular sessiz bir yorgunluğun ya da birkaç saat sonra varacakları evlerinin düşü içindeydi kim bilir.

Yıldız bıkmadan ona bakıyordu.

Yol uzadıkça, otobüs yol aldıkça oda eşlik ediyordu. Akşam geceye davetliymiş gibi süslenmişti. Bir başka yerde aşklar patlıyordu belki zamana. Belki fahişeler dünyaya babasız bebekler getiriyordu. Belki çocuklar vuruluyordu orduların silahından. Belki çılgınca sevişiyordu bu akşamın başka yerinde aşıklar. Açlıktan bitap düşenler vardı belki başka başka yerlerde. Kim bilir bir kadeh şarap için milyonları hazinesinden bonkörce dağıtanlar vardı belki de başka yerlerde.

Ama burada bir akşam yıldızı ile ve başını soğuk bir otobüs camına dayayan adamın yalnızlıklarından doğan çığlıklar duyuluyordu. Bu otobüsün hasbelkader yolcusu, yolunu şaşırmış bir yıldızın buluşmasından ayrılığın o kapkaranlık halleri vardı. İçinden acıyla patlayan ayrılık sözleri ağzına bir volkanik dağın lav püskürtmesi gibi varıyor ve buharlaşıyordu otobüs camında. Parmağıyla yazıyordu yıldıza bakarak. Merhaba. Kuruyordu buhar camda. Bundan anlıyor ki yıldızda merhaba demişti.

Kim önce söze başlayacaktı. Bu bakışmalardan hangi dille tercüme hangi dille buluşulurdu bilinmez ama biri söze başlamalıydı merhaba faslından sonra.

Yurdunun kokusunda akşam yıldızıyla konuşacak biri varsa o yolcuydu.

İçinde ölen ne varsa surlarından aşşağı attı. Yaralı yüreğinden bir gırtlaklık ses verdi! Dedi ben konuşacağım.

Sen hiç âşık oldun mu dedi.

Yıldız dedi ki karanlığı delip aradığım şeyi sen de bilmesen kim bilir…

O ara konuşmanın arasına otobüsün teybinden yükselen Şivan Perwer’in sesi girdi. “Bûka delâl bûka me, bûka kûrdîstan / Destê xwe bêde min herin welatê xwe”

Tamda oraya gidiyordu, yani vatanına. Yıldızlar akşam akşam gelirdi. Sonra çoğalırlardı. Gökyüzünde bir parıltı, bir mercan deryası olurdu. Sevgili bir sıcak bulut gibi gözlerine düşerdi. Ağlaşırlardı.

Toprağa tane tane yağmur, yağmurdan sonra gökyüzüne yedi renk gelirdi. Kokulanırdı havada toprağın kalbi.

Kuşların dilini dinlerdi insanlar. Cıvıl cıvıl olurdu ağaçlıklar. Çığrış çığrış olurdu her yer. İnsan olanlar kuşdilini dinlerdi.

Yıldızları dinlerdi insanlar.

Bu arada Kurubaş Tepesini çoktan aşıp yokuşuna vurmuştu otobüs. Dışarıdaki rüzgâr delirip- kudurmuştu, beşik hesabı bir o yana bir bu yana sallıyordu otobüs. Yıldız hala bakışıyordu en tepesinde göğün. Sonra yavaş yavaş çoğaldılar. Biri orda dedi içinden yalnız yolcu. Aaa! Biri de şurda… Sonra hızına ulaşamadı çoğaldılar. Çoğalınca karanlığı aydınlattılar. Kendi dillerinin aydınlığıydı elbette.

Yurduna doğru yakınlaştıkça içindeki yalnızlık surlarında atılacak gibi oldu. Yalnız değildi çünkü.

Ana dilinin hazinesi saçılmıştı beyninin içinde. Çoğalmıştı.

Surlarından ölüm gibi yalnızlığı atmıştı otobüsten inerken ve ayağını yere basarken. Yürüdü biraz başını yukarı kaldırdı akşam yıldızı yoktu. El salladı. Bakındı etrafında ne varsa el sallıyordu yıldızlara.

Bağırdı sonra yıldızlara.

Sevgilimi buldum! Sevgilimi buldum!

Bu yazı toplam 4358 defa okunmuştur
Muhammet Emin Ensari TUT ELİMDEN.... -2-
 // mezopotamyalı
Ağ be kardeşim! 13 yaşındaki çocuğa 13 kurşun sıkanı ben sen hangi cezayı verebiliriz?
İdam mı?
Bir defa öldürmekle cezasını çekmiş olur mu be kardeşim sen söyle?
Madem idam dahi o 13 yaşındaki çocuğu geri getirmiyor ve katillere idam da az ise o zaman sana müjde:o katiller ebedi cehenneme atılacaklar...
Tüm bu zülümler dahi başka bir yerde büyük bir mahkeme ve zindanın varlığına delildir.. Sabret.
İyiler cehenneme gitmeyeceğine göre ve cehennemde aklen ve mantıken varolduğuna göre elbetteki bu saydığın insan süretindekilerde orada meskünlaşacaklar.
Fakat bizim aceleci heva ve hevesimize göre işler hemde bu büyüklükteki işler dönmüyor:yeri ve zamanı geldiğinde bir göz açıp kapama anı kadar sürmeyecek bir çabuklukta taşlar yerine o...
18 Kasım 2010 Perşembe 17:16
Muhammet Emin Ensari TUT ELİMDEN....
 // mezopotamyalı
Bak O nun sonsuz harika işlerinden bir tanesini mesela atomu, DNA yı bulan yada bunlara ait bir şifreyi çözene biz tutup kendisine ALİM diyor ve hürmet gösterip derslerimizde şükranla yadediyoruz
Bilgisayar programlarını yazan ve harddiske koyan biri olduğu gibi bir incir çekirdeğinde kocaman bir incir ağacının programını yazan biri de olmalı..
Çeşit çeşit tatlarda ve renglerde ve anbalajlarda ve kokularda nimetler vareden kim ise tükrük bezlerini dile yerleştirip ıslak olmasını ve tatları ayırdetmesini ve beyne sinirler yolu ile sinyallar göndermesini sağlayanda O dur..
O bu dil vasıtası ile enva-ı çeşit nimeti şuurlu mahluklarına bir teşekkür için tattırmak istiyor..Etmeyenler başlarını taşa vurmaktan başka bir iş yapmış olamazlar.....
18 Kasım 2010 Perşembe 17:03
Mezopatmayalı ya
 // Muhammet Emin Ensari
rüzgar estiren kocaman yalandan başka bişey değildir. yıldızları, ayı ayartan kocaman bir yalan.

İSANIN ülkesi, dili, sevdiği bir tek gerçek. gerisi yalan...

eğer dediğiğin gibi bir güç olsa. 13 yaşında bir çocuğa 13 kurşun saplanmazdı. N.Ç nin ırzına geçilmezdi. onun gibi bir sürü kadın mağdur edilmez, köle edilmezdi. halepçede onca masum ölmezdi... rüzgarı estiren bunları görmedimi?

sende gaipte kalma vatanında dur....
18 Kasım 2010 Perşembe 13:18