Şeyhmus Diken

Şevbiherkê DikranAmed

26 Şubat 2011 Cumartesi 13:17

"hazırım kefaretini ödemeye,
ağlar ve puşisini örter
mezopotamya..."
Leyla Erdoğdu / Yakasa*

Kılıçdaroğlu'nun Van seyahatinin belki de tek doğrusuydu "Van Denizi" ifadesinin bilinçli telaffuzu. Gitti geldi o takıldı Başbakan'ın diline ve "yanlış" bulduğunu hayatında deniz mi görmediğini, Kılıçdaroğlununun gölü deniz olarak algıladığını dillendirdi.

Oysa bırakınız Van'lıları bütünüyle Kürt halkı sadece konuşmalarında değil, stran ve klamlarında da "Behra Van'ê" Van Denizi diye dillendirirler koca gölü, bilmeyenler Günay Aslan ve Hasan Bildirici gibi Van Denizinin çok sağlam edebiyat ustalarını okumalılar.

Bu egemenin tepeden inme ve ben bilirimci mantığın ilki değil elbette. Bir dostla sohbet ederken tanıklığını paylaştı. Başbakanın Diyarbakır seyahatlerinden birinde partisinin siyasal kurmaylarından biri hem de etkili ve aktif biri Diyarbakır'ı cemaate ve başbakanına anlatırken eski şehrin "Kalkan Balığı" görüntüsünde olduğunu ifade ediyor.

Dönüyor sayın başbakan yanındakilerden birine ve "Diyarbakır'da deniz mi var ki, kalkan balığı görüntüsünde sur yapsınlar, deniz olmayan yerde yaşayanlar kalkan balığını ne bilirler".

Tabi tepkiyi veren siyasetin en tepesindeki olunca, partidaşlık ve siyasal bağımlılık nedeniyle yanıtı da "hayır öyle değil" diye vermek siyasetçi açısından siyaseten na mümkün oluyor doğal olarak...

Kürtçe adıyla "Sêlê Avê" dir Dijle Kaplumbağasının adı. Deniz canlısı Kalkan Balığına benzer Dijle Kaplumbağası görüntü olarak. Sırtının kalkan görüntüsündeki "sac tava" gibi olması nedeniyle de muhtemelen "su sacı" anlamına gelen "sêlê avê" denmesi bundandır.

Şehri 4. Yüzyılda yeniden doğal bazalt plato üzerinde surlarla kuşatarak büyüten Roma devlet düzeninin aynı zamanda bir savaş aleti olarak kullandıkları kalkan görüntüsünde sur bedeni ile çevirmelerinin bir başka ifadesi de bu olsa gerek.

İşte kalkan'ı sadece denizde balık, denizi de sadece bahri umman olarak telakki edenlere inat; evet eski Diyarbakır'ın etrafını 5,5 kilometrelik sur bedenleri ile dört kapılı 82 burçlu ve gerçekten de kuş bakışı baktığınızda kalkan balığı görüntüsünde mimarisiyle eski surlar kuşatır.

Karacadağ'ın çok eski çağlarda volkanik bir kraterken püskürttüğü lavların ateş deresi gibi doğal meyil üzerinde akarak gelirken Dijle önlerinde deniz gibi debisi ve hacmi hayli yüksek nehirle buluşup oluşturduğu doğal bazalt plato kayalık üzerinde kurmuşlar eski ve kadim şehri, kentin en eski Hurri-Mittani ataları. Sonra da o eski ve kadim şehrin bütün mimari yapılarını o bazalt taştan örüp yapmışlar. Her dönemin ibadet mekânlarını, sokaklarını ve evlerini...

İşte o eski ve bazalt taş evlerde bizim çocukluğumuzda hikâye anlatıcıları uzun kış gecelerinde önceden dışarıda köz ateş haline getirilmiş bir mangalı evin en büyük odasının orta yerine yerleştirirlerdi. Mangalın üzerine bir kürsü korlardı.

Kürsünün üzerine de bir palas ve bir de kocaman yorgan sererlerdi. Dinleyiciler yarı bellerine kadar gömülürlerdi yorganın içine mangalın ısınını hissederek.

İkram edilen kış tatlıları ceviz, pestil, sucuktan herkes payına düşeni alırdı. Sonra da adına "Şevbiherk" denen o gecelerde hikâye anlatıcısı başlardı hikâyesini paylaşmaya: "Mîr hemdanê maman, î sal heft salê raketîye nav baxçê gûlan"...

Bir denememde daha paylaşmıştım, Diyarbekirin Ermeni kültürünün özgün temsilcisi Mıgırdiç Margosyan anlatıyordu; Gâvur Mahallesinde yine böyle bir gecede büyüklerinin Ermeni qefle'sinden sonra tespih tanelerinin sayısı kadar kaç kişi kaldıklarının paylaşımını...

Tarih elbette tekerrür etmez, hele kültürel arka planı olan tarih. Belki geçmişte yaşanmışlıkların yeni nesillere yeniden anlatılması için yeni aktörler ve argümanlar eşliğinde paylaşımı olabilir yeni tarih ve yeni zamanlar.

İşte 2011'in Amed'inde bir kış gecesinde yaklaşık 50 kişi; kadınlı, erkekli ve çocuklu topluluk, yine eski bir Diyarbakır evinin divanhane gibi düzenlenmiş büyükçe bir odasındayız. Sur Belediye Başkanı Abdullah Demirbaş'ın "Her şevêk çîrokek" programı çerçevesinde bir şevbihêrk'te buluşuyoruz. Önce bir "çîrokbêj" hikâye anlatıcısı alıyor sözü ve eskiden olduğu gibi başlıyor Kürtçe hikâyesine. Sonra dengbêj alıyor sırayı. Yitik ve eski devranların yaşanmış kahramanlıklarını welatê serhedê'den alıp getiriyor odaya.

Evin sahibi olanca misafirperverliği ile büyükçe bir sini içinde tepeleme ceviz, pestil, badem ve kuru üzüm ikramını eski zamanlarda olduğu gibi yineliyor.

Demirbaş, divanhanelerin usta yöneticileri gibi sektirmeden gâh yaşlı bir kadına, gâh sözü sohbeti kıymetli bir yaşlı rinde "sıra sende" der gibi söz aracılığı yapıyor, kendi sözlerini de esirgemeden. Söz, söz üstüne, anı, anı üstüne geliyor. Cemaatte farklı ve duygusal bir ruh hali egemen. Kürtçe anadili gecenin sahibi konumunda. Arada, dili bilmeyen konuklara kulağa fısıldayarak Türkçe tercüme söz konusu. Ve madem dil üzerinden yürüyor sohbet, bir öneri "Margos Hoca sen de kendi şehrinde kendi ana dilinde konuş".

Mıgırdiç Margosyan Hoca başlıyor zarif Ermenicesiyle bir hikâye anlatıcısı üslubuyla tane tane anlaşılır bir edayla böylesine bir kültürün ve şehirliliğin olanca duygusal iklimine gönderme yaparak Ermenice konuşmaya, Türkçe tercümesini de kendi yaparak.

Sonra dönüyor bana ve bir cümleyle 'Madem Ermeni toplumu ile Kürtlerin kaderi bu kadar birbirinin içine geçmiş "tutar mı tutar" bir öneride bulunacağım. Bunu da sevgili dostum Şeyhmus paylaşsın dünya âleme! Bu şehrin bu kadar çok adı var.

Ama bu adlardan ikisi Ermeniler ve Kürtler açısından çok kıymetli. Benim atalarım 2100 sene evvel milattan önce 95 senesinde bu şehirde 1. Dikran Krallığını kurduklarında Dikranagerd demişler şehrin adına, yani Dikran'ın şehri.

Kürtler de Med atalarına izafeten Amed demişler bu eski ve kadim şehre. O halde ikisinin bileşimi olarak bundan böyle 'DikranAmed' diyelim de bu kardeşlik pekişsin."

Kıssadan hisse çıkarmak her zaman mümkün olmuyor. Bugünün kârı; şehir binleryıllık olunca, büyük acılar, devasa trajediler, iz bırakan kayıplar ve yaşanmışlıklar şehrin hemşehrilerini bilge yapar ve şehrin siciline yeni "izler" düşürür. İşte bu kıssanın hissesi de şu: artık şehrin yeni ve ortak bir adı var: DikranAmed...

Hayırlı ve kademli olsun, isim babası ile çağlar boyu yaşasın DikranAmed...

*Leyla Erdoğdu, Yakasa, Red-Lis Yayınları. Kasım 2010 Diyarbakır

Bu yazı toplam 5657 defa okunmuştur
seviye
 // wanlı
bu ülkede başbakanın emriyle hergün çocuk ve gençler vuruluyor deniz veya göl olmuş ne fark eder...
28 Şubat 2011 Pazartesi 12:00
doğrubeyan
 // aslında
kılıçdar oğlu doğru görmüş arkadaşlar yanlış olan bişi yok kılıçdar oğlu kürtler denizler kadar büyümüş demek istemiştir onu tebrik etmek gerek allah haksızlığı kabul etmiyor merdivenlere ters ten binmesi kürtlere olan samimiyetsizliten dir allah tersine döndürecek onları inşallah az kaldı...
26 Şubat 2011 Cumartesi 16:02
Sayın Şéyxmus Dikén
 // Mehemedé Paloyé
Bréz Şéyxmus merhaba
Sélé avé bana bir başka anlam daha hatırlatıyor.
Yassı olan taşlara sal dedikleri gibi suyla karşıya geçilen yassı araçlarada sal diyorlar.Birbirleriyle bağlantılı diye düşünüyorum.
Özellikle sal cümle içinde sal diye kullanılmıyor.O zaman sal sél e dönüşüyor ve séle avé deniyor.Mesela örnek olarak "me bı salan av derbaz kır" yada e"em bı sélénavé derbazi hemebr bun" şeklinde kullanırsak ne demek istediğim belki anlatmayı becerebilirim.Kürdçe değişik bir dildir.Bire bir Türkçeye çevirildiğinde anlamı karşılamıyor. Örneğin bizde "roda çu" cümlesi bir nehirde boğulup kaybolmaktır.
Sırası gelmişken ;Bir yazın sürügünleri kırarken sonraki yazınla yine gönlümüzü aldın.Teşekkür ve selamlar...
26 Şubat 2011 Cumartesi 14:16