Mehmet Dinç

Saklı yaşamlar

07 Şubat 2013 Perşembe 10:59

Otobüs dağların eteklerinde bir yılan gibi kıvrılıp ilerledikçe, Yezidilik üzerine okuduğum bilgileri belleğimin yüzeyine çıkarmaya çalışıyordum: Yönünü güneşe dönüp, Melek-i Tavus’a ibadet eden Kürdistan’i halk. “Ehl-i Kitap” olmadıkları için baskınlara uğramışlar… Birer fedai gibi Şeyh Adiy türbesini korumuşlar… En ızdırap veren ölümlerden ölüm beğenmişler gözlerini kırpmadan. Taşlarla bilenmiş ucu keskin kılıçlar, kanlarını dökmüş Lâleş vadisinin en kutsal yerlerine.

Sonra Derwêşê Ebdî destanından pasajlar anımsıyorum birden. En az Homeros’un anlattığı İlyada destanında geçen Akhilleus kadar cesurdur Derwêş. Adûle’nin aşkı uğruna, kendisinin olmayan bir savaşa atmış kendini. Aşk ve cesaretin ders verici örneklerinden biridir Derwêş’in destanı.

Fakat en çok da kendi ırkdaşları olan Sünni Kürtlerden muzdariptirler. Sünni Kürtlerin eliyle katledilmelerini bir türlü içlerine sindirememişler. Bunu Midyat’ta tanıştığım yaşlı bir Yezidi’nin ağzından duymuştum. Beli bükülmüş, yaşı geçkin, köyde yaşayan birkaç kişiden biriydi. “Irkdaş” olduğumuzu söylediğimde, dudaklarının kenarında acımsı bir tebessüm belirmişti. “Korkaklar bizim ırkdaşımız olamaz,” demişti. “Hem korkup Müslüman oldular, hem de bizi katletti atalarınız,” diye de eklemişti. Bu cümlenin her hangi bir yerinde haklılık payı var mıydı? Susmuştum…

Şeyhan bölgesine iyice yaklaşmıştık artık. İçinde bulunduğumuz otobüs son yokuşu tırmanıyordu. Heyecanım artmıştı. Yıllardır görmek istediğim Lâleş vadisi ve Şeyh Adiy türbesinin yanı başındaydım artık.  Kafileye baktığımda birçoğunun benim gibi kendi içinde heyecan yaşadığını hissediyorum. Otobüsten inmelerle birlikte her kes bir menzile varmak istercesine, adımlarını sıklaştırıyor yokuş yukarı. İçimizde heyecanlı görmediğim tek kişi yıllardır bu bölgede çalışma yapmış Hollanda’lı akademisyen Martin van Bruinessen idi.

Yezidilerin içe kapalı, saklı bir topluluk olduğu düşüncesi hemende yerleşiyor içime. Lâleş: yamaçları dik, dar bir vadi; düşmanlara kendini kapatan bir giz...

İlk etapta kim olduğumuzu öğrenmek ister gibi bakıyorlar bize. Derdimizi anlatıyoruz… Bir Kuçek çıkıyor ortaya; “hoş geldiniz,” diyor sade ve düzgün bir Kürtçe ile. Genç olmasına rağmen Şeyh Adiy türbesi ve kutsal mekânlara adamış kendini. Esmer teni, göğsüne kadar inen sakalları ve başına yazma gibi bağladığı poşusu ile yalın ayak bir şekilde düşüyor önümüze.

Avluya geçiyoruz. Şeyh Adiy türbesinin avlusu dut ağaçlarıyla dolu... Kuçek, avluya girişimizde ayakkabılarımızı çıkarmamızı istiyor; farklı bir anlamı olsa da bu durum kutsal mekânlara “postallarla” girilmeyeceğinin bir işareti olarak kalıyor belleğimde. Ayakkabılarımızı çıkarıyoruz. Avluya birikiyoruz. Kapının dibinde sakalları gibi pos bıyıkları da beyazlamış, geleneksel Peşmerge kıyafetli yaşlı bir adam çekiyor dikkatimi. Yılın her gününde burada yatıp kalktığını öğreniyorum sonradan.

Şeyh Adiy türbesinin girişi taç kapı şeklinde. Kapının kenarlarını süsleyen kemerin üzerinde birçok kabartma göze çarpıyor; Tavus kuşu kabartması ve sağ tarafta siyah yılan kabartması üzerine odaklanıyorum en çok… Kutsal mekânın kapısından, kapı eşiğine basmadan ilk adımı atıyoruz içeri. Işıksız bir alana giriyoruz birden. Bir süre gözlerim karanlığa alışıncaya kadar kaos aralığı yaşıyorum. İki bölmeli, simetrik olacak şekilde revaklarla bölünmüş, beşik tonozlu iki uzun koridorun ucunda buluyoruz kendimizi. Şeyh Adiy türbesine açılan sağ taraftaki koridora yöneliyoruz sonrada. Önde Kuçek, ardından biz.

İçerisi kesif rutubet ve zeytinyağı kokuyor. Bu duruma içerlemiyorum. Her mabet biraz rutubet kokar galiba; mabetlere asalet ve kutsiyet katan duygu birazda buradan gelir belki de… Yerler kaygan… Bir yandan da kaymamaya çalışıyoruz zeytinyağının asırlardır bulaştığı mermer zeminde. İlerlerken yapıyı ikiye bölen revakların sütunlarını saran renga renk kumaşlar çekiyor dikkatimi. Bu kumaşların üzerine de uçları düğümlenmiş başka kumaşlar bağlanmış. Bağlanan her bez parçası ve ucuna atılan her düğüm bir dileğin yerine getirilmesi için...

Koridorun sonunda sola açılan kapının eşiğine geldiğimizde hafiften bir öne geçme yarışı başlıyor.  Şeyh Adiy’nin mezarının bulunduğu odanın kapı eşiğine de basmadan giriyoruz içeri. Yezidilerin tanrısal bir duyguyla idrak ettikleri mezar karşımızda artık… Bez bağlama ritüeli burada da geçerli. Türbe bir anıt mezara benziyor; yüksekliği insan boyundan uzun, dikdörtgen prizması şeklinde… Sade, hiçbir figür, kabartma ya da işlemesi yok mezarın. Çevresinde üç defa dönerek hacı vasfına erişiyor Yezidiler.

Odanın tavanı, bir koni gibi göğe doğru yükselen yüksek bir kubbeyle kaplı... Türbenin etrafında resimler çekiyoruz. Resimlerimize daha fazla inandırıcılık katmak için geleneksel kıyafetleriyle Yezidileride yanımıza alıp, bir de onlarla objektiflere poz veriyoruz.

Şeyh Adiy türbesinin içinden başka bir yapıya açılan bir kapı daha var. Zeytinyağı mahzeni. Bu mekân, mabedin en eski yapısı. Topraktan yapılmış asırlık zeytinyağı küpleri, öylesine yan yana duruyorlar ki ağızları açık ızdırap çeken canlılara benzetiyorum bir an onları. Burada da dilek tutma yeri var. Bir eşarp ya da bir bez parçası duvarın yarısı kadar yüksek bir sütunun üzerine fırlatılmaya çalışılıyor. Eşarbın o kirişin üzerinde durması için üç hakkı var herkesin. Yezidilik inancına göre eğer ki üç defada eşarp o sütunun üzerine durursa dilekleri kabul oluyor insanların. Eşarp sütunun üzerine fırlatılırken, gözlerin kapalı olma şartı var elbette.

Biz oradayken Yezidi halkından çoluklu çocuklu birçok insan kutsal yapının içine salt bir inançla dalıyorlar. Birazda bizim varlığımızdan mıdır, daha bir içten, daha bir tutku ve daha bir inançla öpüyorlar Şeyh Adiy türbesinin kapı eşiklerini, kemerlerini ve sütunlara bağlanmış bez parçalarını.

Kutsal yapıdan dışarı çıkıyoruz. Bu defa da Vadinin biraz daha yukarı taraflarında Kanîya Spî’ye doğru yürüyoruz. Ahşap kapılı bir ayvan burası… Yezidilik inancına göre kutsal su… Ayvanın kenarından dışarı borularla taşınan suda ellerini, ayaklarını yıkayıp temizleniyor Yezidi hacı adayları. Yüzyıllardır bu suda yıkanıp, Şeyh Adiy türbesinde Hacı olmaya giden Êzîdîlerin heyecanını düşündüm bir an. Nasıl bir iman ile dolmuştu yürekleri? Nasıl bir huşu ve heyecana kapılmışlardı acaba? Kuçek’in bizi gezdirdiği son yer burasıydı. Lâleş vadisi gezimiz burada bitiyor. Fakat geziyi az bir zamanlamayla sınırlamaya içim el vermiyor. En azından Şeyh Adiy türbesini uzaktan görecek birkaç resim çekmek istiyordum. Ben ve gazeteci dostum, yüksek damlı evlere, yalçın kayalara çıkmaya başladık. Bulduğumuz her yükseltiden Türbeyi ve kapalı bir şemsiye gibi göğe yükseldikçe ucu sivrilen kubbelerin resimlerini çekmeye başlıyoruz. Bu çekimlerin bir kısmına Lâleş hatırası olarak kendimizi de katmayı unutmadık.

Öğrenilmeyen birçok şey, hissedilmeyen birçok duyguyu arkamızda bırakarak gidecektik buradan. Otobüse binecek son yolcu bendim. Ayağımı otobüs kapısından içeri attığım zaman, dönüp bir kez daha baktım Lâleş vadisine.

Derwêşê Evdî’yi düşündüm bir an. Lâleş vadisinin girişinde duruyordu sanki. Üzerinde lime lime olmuş gömleği, elinde ağır makineli tüfek gibi duran kocaman kılıcı ve her tarafından akan kanlara aldırmadan, ardında binlerce Yezidi genciyle caydırıcı bakışlar fırlatıyordu düşmana.

Bu yazı toplam 9068 defa okunmuştur
cesur yürek
 // mardin'li.....
saklı hayatlara dair duygu ve düşüncelerini gönül gözüyle yazmış yürekli kalemlere....yüreğine sağlık mamoste....
11 Şubat 2013 Pazartesi 23:28
mamosteyé heja
 // umut uluç
Mehmet hocam gerçekten cok güzel bir yazı olmuş tebrikler. serkevtın...
11 Şubat 2013 Pazartesi 22:43
DESTXWEŞ MAMOSTE !
 // kerem QOSERÎ
Ji pênûsa te nivîsek zêde çêjdar û herikbar derketiye mamoste! Heman nivîs bi zimanê dayikê jî bihata nivîsandin ezê bêtir kêfxweş bibûma...serkeftinek ji dil û can!...
11 Şubat 2013 Pazartesi 16:10