İbrahim Genç

Said-i Kürdi’nin Kişiliğine İki Saldırı

25 Mart 2016 Cuma 12:01

Kürtlerin dil, gelenek, tarih ve coğrafya gibi kültürel mirasları inkar ve imhaya tabii tutulduğu gibi büyük Kürt şahsiyetlerin Kürtlüğü de ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır. Bu amaç kapsamında sistem iki yol izlenmekteydi: Birinci yol, Tarihi Kürt beylikleri ve şahsiyetlerin Türk olarak kayda geçirilmesi. İkinci yol, tarihi şahsiyetlerin Kürt olarak kabul edildiği zaman ise bu sefer Kürtlerin Türk olduğu propagandası. Bugün her ne kadar “Kürtler Türk’tür” propagandası çökse de geçmişin yalan yanlış tarih yazıcılığından dolayı Kürtlerin külütrel mirası hâlâ açığa çıkartılmış değildir.Çünkü bugün de Kürtler; Şeyh Sait, Seyid Rıza ve Bediüzzaman Said-i Kürdi gibi şahsiyetlerin mezar yerlerini bile bilememektedirler.

Özellikle 23 Mart 1960 yılında yaşamını yitiren “Devrinin Bediüzzamanı” Said-i Nursi veya Kürdi’nin kişiliğine Türk siyasal İslamcıları tarafından iki şekilde saldırı gerçekleştirilmiştir. Birinci saldırı, Said-Kürdi’nin eserlerinin tahrif edilmesidir. Dolayısıyla Said-i Kürdi’nin eserlerinde onun “Kürdistan” dediği coğrafyaya ‘Vilayat-ı şarkiyye’, mensubiyetini açıkla belirttiği ‘Kürt Halkı’na ise “Doğu Halkı” yazmaktan çekinmediler. Trajik olan ise bu tahrifatın bizzat onun izinden gittiklerini iddia edenler tarafından yapılmasıydı. 

“Kürdistan dağlarında büyümüşüm”

Oysa Kürtlerden koparmak istedikleri Said-i Kürdi, daha 1907 yılında Kürdistan’ın her tarafında fen ve İslami bilimlerin bir arada okutulacağı medreseler açmak istemiştir. Bunun için İstanbul’a giden Bediüzzaman, Kürtlerin taleplerini Sultan Abdulhamit’e ulaştırıp Mısır’daki Ezher Üniversitesinden esinle adının Medresetüz-zehra olacağı ve Kürtçe, Türkçe ve Arapça eğitimin verileceği medrese projesini sunmuştur. Tabii Sultan Abdulhamit buna karşılık Said-i Kürdi’ye “Hakk-ı Sükût” niyetine rüşvet gönderir. Bediüzzman “sus payı”nı geri çevirdiğinde Zaptiye Nazırı bunu, Devlet-i Aliyye’nin iradesini reddetmek olduğunu belirtse de Said-i Kürdi yine de “Reddediyorum” der.

Ama Nazır’ın “Neticesi vahimdir” tehdidi de eksik olmaz. Tabii buna mukabil Bediüzzaman’ın cevabı çok nettir: “Ben hür yaşamışım. Hürriyet-i mutlakanın meydanı olan Kürdistan dağlarında büyümüşüm. Bana hiddet fayda vermez, nafile yorulmayınız.” Bediüzzaman’ın Sultan’a karşı bu duruşunun nedenini de sanırım “Ey Kürdler… Tımarhaneyi bunun için kabul ettim. Kürdlüğü lekedar etmemek için irade-i padişahiyi, maaşını, ihsan-ı şahaneyi kabul etmedim.” sözleri çok net açıklamaktadır.

Şeyh Sait’e mektup yazdı mı? 

Türk siyasal İslamcıların Bediüzzaman’ın kişiliğine yaptıkları diğer bir saldırı da onun diğer Kürt şahsiyetlerle bağını kesmek, hatta onlarla düşman göstermektir. Özellikle Said-i Kürdi’nin Şeyh Sait isyanına destek olup olmadığı konusu bunun başında gelmektedir. Türk milliyetçilerinin ekseriyeti Said-Kürdi’nin Şeyh Sait’e destek vermediğini kabul eder.  Bunun için de Said-i Kürdi tarafından yazıldığını iddia ettikleri bir mektubu referans gösterirler. Oysa Said-i Kürdi’nin geçmişte Kürt kimliğine bağlılığı, Kürt halkı için yapmayı düşündüğü hizmetler düşünüldüğünde bu mektubun inandırıcı olması öyle kolay görünmüyor.

Bu noktada İsmail Göldaş, “Kürdistan Teali Cemiyeti” kitabında konuyla ilgili olarak Şikago’da düzenlenen İslami Filistin Komitesi toplantısında konuşan Muhammed Sıddıki’nin şu sözlerine yer verir: “Bediüzzaman tarafından kaleme alındığı iddia edilen bu mektubun Bediüzzaman’a ait olmadığı konusunda yığınla kanıt bulunmasına rağmen Bediüzzaman’a ait olduğuna dair kendisine nispet edilen mektup dışında bir kanıt mümkün değildir adeta. Her şeyden önce mektuptaki ifadelerle, Bediüzzaman’ın yaşamı boyunca verdiği mücadele çelişki arz ediyor (s. 34).”  Bunun yanında Şeyh Sait’in torunu Melik Fırat da böyle bir mektubun yazılıp gönderildiğine dair bir delil bilmediğini söyler.

Sonuç olarak Bediüzzaman Said-i Kürdi hayatının son demlerini geçirmek için geldiği Kürdistan topraklarında, Urfa’da Newroz günlerinde vefat etti. Burada Halil-ur Rahman Dergâhı’na defnedilen Said’i Kürdi’nin mezarı 27 Mayıs 1960 darbesi hükümeti tarafından 12 Temmuz 1960'da yıktırılmış ve açıklanmayan bir yere götürülmüştür. Dolayısıyla Kürt şahsiyetlerin mezarlarına yapılanlara bakıldığında, devletin ciddi bir “tarihsel mezar politikası” olduğu görülüyor. Bugün de son olarak HDP’nin Şeyh Sait, Said-i Kürdi ve Seyid Rıza gibi Kürt büyüklerinin mezar yerlerinin belirlenmesi için TBMM’ye verdiği araştırma önergesi AKP oylarıyla reddedildi. Bu sebeple de Kürtler haklı olarak “Devletin Kürtlerin mezarlarıyla ne derdi var?” sorusunu her gün soracaklardır. Bununla birlikte onun izinden gittiklerini iddia edenlerin neden Said-i Kürdi’nin mezarının bulunması konusunda pasif veya isteksiz olduları bir soru işareti olarak duracaktır. 

Bu yazı toplam 6204 defa okunmuştur